İTİBARSIZLAR

İTİBARSIZLAR

(takipmaras.com sitesinden iktibas edilmiştir)

Duyduk ki sırtlanlar, kendilerini itibarsızlaştırmaya çalıştığımızı söylüyormuş. Bunlara boşuna soytarı demiyoruz, soytarılar; itibarsız birinin itibarsızlaştırılamayacağını anlamaz. Sizi itibarsızlaştırmak kimsenin iktidarında değildir, zira itibarınız sıfırın altında seyrediyor. Siz soytarılar, çevrenize topladığınız alt kadro soytarılardan başka kimseye kulak vermediğiniz için kendinizi itibarlı zanneden zavallılarsınız.
Size emanet edilen milletin makam ve iktidarından başka hangi özelliğiniz var? Siz, varlık iddianızın tamamını makamınıza bağlayan “yok kişilikler”siniz. Sizden önce de o makamlarda oturanlar vardı, o makamdan ayrıldığı gün çevresinde kimse kalmadı. Çünkü şahsiyetiyle kıymetli olmak, şahsiyetiyle itibarlı olmak, şahsiyetiyle sevilmek başka şey, makamınıza alaka gösterilmesi başka şey… Siz daha bu ikisinin farkına bile varamayan idrak fakirlerisiniz. Okumaya devam et

Share Button

MÜCADELE TARZIMIZ-3-AHLAK MÜCADELESİ

MÜCADELE TARZIMIZ-3-AHLAK MÜCADELESİ

(takipmaras.com sitesinden iktibastır)

Mücadelemiz; ahlak ve şahsiyet mücadelesidir. Ahlaksız ve şahsiyetsizlere karşı şiddetli mücadele yürütmekten başka çare olmadığına inanıyoruz. Ahlaksız ve kibirli kişiler, naiflikten, tevazudan anlamazlar.
Hakikatin insandaki ilk tezahürü ahlak ve şahsiyettir. Hakikat mücadelesinin tabii ve zaruri cephelerinden birisi, ahlak ve şahsiyet mücadelesidir. Madde, kainattaki en değersiz varlık çeşididir, maddi menfaatin peşinde koşan bir insan ise kendini en değersiz derekeye düşürmüş demektir.
İnsan suretinde yaratılan varlığı, “Hz. İnsan” yapan kıymetler, ulvi kıymetlerdir. Ulvi kıymetlerin fertteki toplam karşılığı, şahsiyettir. Şahsiyet sahibi olmak, “Hz. İnsan” olmaktır. Ulvi kıymetleri tek tek saymak yerine, şahsiyet ve ahlak mefhumlarıyla hepsini birden ifade ediyoruz.
*** Okumaya devam et

Share Button

“Kitap, dolu bir silahtır yakın gitsin”

“Kitap, dolu bir silahtır yakın gitsin”

“Bitişik evdeki kitap, dolu bir silahtır, yakın gitsin.” Ortaçağ Avrupa’sından Nazi Avrupa’sına kadar Batı’nın azılı kitap düşmanlarının ortak sloganıdır bu. Ecdadımız bu tahripçi zümreye “kitap yağıları” demiş.

İbn-i Battuta’nın “Seyahatnâmesi” ile Gerçek Hayat dergisinin Ocak 2012 sayısındaki “Yangın değil, kitap soykırımı” ve Sabit Fikir dergisinin yine Ocak 2012 sayısındaki “Cehennem ateşlerinde kitap yakanlar” yazılarından kitap düşmanlarının (cellâtlarının demek daha münasiptir) fiillerini okurken dehşete kapılıyoruz.

KUDUZ KÖPEK GÖRMÜŞÇESİNE KİTAP YAKANLAR
Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLAT VE MÜESSESE ÜZERİNE

TEŞKİLAT VE MÜESSESE ÜZERİNE

(Terkip ve İnşa dergisi 10. sayı)

Her dünya görüşü çapına ulaşmış fikir, kendini insanda ve hayatta gerçekleştirmek ister. Fert ve cemiyetin hayat içerisinde akacağı mecraları oluşturmayan fikrin hayatta karşılığı yoktur, bu ihtimalde entelektüel gevezelikten ibaret kalır. Mefkurenin hayata yöneldiği andan itibaren ortaya çıkan ihtiyaç “teşkilat ve müessese fikri”dir. Fikri hayata hakim kılıp, fikrin hayatını inşa edecek vasıtalar, teşkilat ve müesseselerdir. Hayatın deveranını sağlayabilmek ve hayata vaziyet edebilmek için teşkilatlanmak şarttır. Hayat teşkilatsız ve müessesesiz akmaz.
Bir dünya görüşü çapında fikir üretip, medeniyet tasavvuruna doğru ilerlemek ancak; fikrin teşkilatını kurup, müessese fikri ve modelleri oluşturmak ve tatbik etmekle mümkündür. Bunlar aynı zamanda medeniyet temrinleridir. Müslümanlar olarak, insana, hayata ve varlığa dair külli fikirler üretmeli, külli fikrin diğer adı olan medeniyet tasavvurunu merkeze almalı, onun çatısı altında hamle ve hareketi gerçekleştirmeliyiz. Hayatı tüm şubeleri ile ihata edecek imal-i fikirde bulunmayan yaklaşımların eklektizme düşmeleri kaçınılmaz olur. Dolayısıyla hayatın her alanı ile ilgili fikir geliştirmelidir. Okumaya devam et

Share Button

ŞAHSİYET BOZUKLUKLARI-1-TARİF

ŞAHSİYET BOZUKLUKLARI-1-TARİF

Şahsiyet ve kişilik… Bu mefhumlar birbirinin yerine kullanılıyor ama aslında çok farklıdır. İdrak ve tefekkür ucuzladığı günden beri bu iki mefhum gibi birçok mesele anlaşılamaz hale geldi ve yanlış kullanılmaya başlandı. Türkiye’de alfabe devrimiyle birlikte dil devrimi de yapılmak istenmiş, Osmanlı Türkçesindeki her kelimenin karşısına bir “sözcük” uydurulmaya çalışılmıştır. Alfabe müşahhas (somut) bir mesele olduğu için değiştirilebilmiş fakat dil (mefhumlar, ıstılahlar ila ahir) daha mücerret meseleler olduğu için uydurukça hamlesi ancak kısmi neticeler vermiştir. Mefhumlarımızdan (dilimizden) koparılmak istenmemizin sebebi; İslam’ı anlayamaz hale gelmemiz ve batı kültür ve uygarlığına bağlanmamızdı. Bu sebeple uydurukça kelimeler, bu milleti batıya taşımanın lisan manivelalarıdır. Okumaya devam et

Share Button

Milletle iktidar olan yorulunca değil, Atatürkçülüğe özenince yıkılır

Milletle iktidar olan yorulunca değil, Atatürkçülüğe özenince yıkılır

İktidar yanlısı televizyon ve gazetelerde köpürtülen “Milletimizin gönlündeki Atatürk ile sonradan kavramlaştıran Atatürkçülük farkı ortaya çıkmıştır. Sorun bir zihniyetin Mustafa Kemal’i kendi ideolojik amaçlarının simgesine dönüştürmüş olmasıdır” şeklindeki sözler yakın tarihte yaşanan gerçeklere göre son derece fahiş bir hatadır!

“Atatürk aslında şöyleydi böyleydi…” şeklinde gerçeklikten uzak, sun’i ve saçma sapan yazılar ve konuşmalar nezdimizde pespayelikten başka bir şey değil. “Atatürk ayrı, Atatürkçülük ayrı” iddiası çok gülünç ve gerçeklerden uzak. Atatürkçülüğün temellerini M. Kemal uygulamalarıyla bizzat kendisi atmıştır.

İktidar mensubu muhafazakâr-mukaddesatçı bilinen bâzı gazeteci, yazar, milletvekili ve parti başkanları tarafından yapılan “Atatürk’ü Kemalistlere ve CHP’ye bırakmayalım” yollu konuşmalar gündemi hayli işgal etti ve zihinlerde soru işareti bıraktı. Okumaya devam et

Share Button

Soytarılar-7-Kamu Kuruluşlarının Soytarılaştırılması

SOYTARILAR-7-KAMU KURULUŞLARININ SOYTARILAŞTIRILMASI

Soytarılığın zararları yazmakla bitmez, sıradan yazıyoruz ama şimdilik ancak büyük zararlarını yazıyoruz. Büyük zararları bile çok sayıda yazı konusu olacak gibi görünüyor. Buraya kadar soytarıların insanlar üzerindeki yozlaştırıcı etkisini, yani insanları soytarılaştırmasını tetkik ettik. Maalesef zararları sadece insanlar üzerinde değil, bunlar kamu kuruluşlarını da soytarılaştırıyor.
***
Kamu kurumlarının soytarılaştırılması tam bir felaket… Gerçi soytarı, felaketin ta kendisidir zaten… Nerede bulunursa orayı berbat ediyor, bir yerde çoğalırsa orayı ahırdan beter hale getiriyor. Makamlar, kuruluşlar, meclisler ila ahir…
Her makam bir kamu kuruluşudur, o kuruluşun başıdır. Ya müstakil bir kuruluştur veya bir şube cinsindendir. Müstakil kuruluşun (mesele belediyenin) başına soytarının gelmesi halinde tüm kuruluş, bir şubenin başına soytarının gelmesi halinde o şube hızlı şekilde soytarılaşma sürecine giriyor.
*** Okumaya devam et

Share Button

TABİİ TEŞKİLATLILIK HALİ

TABİİ TEŞKİLATLILIK HALİ

(Terkip ve İnşa dergisi 10. sayı)

*İman ve teşkilat
İman, ruhi yöneliştir, ruhun istikamet kazanmış halidir. Bu sebeple iman, ruhi teşkilatlanma halidir. Ruhi teşkilatlanma, müşahhas değil, mücerrettir. Şahıslara veya müesseselere bağlılık değil, manaya bağlılıktır. İnsanların aynı istikamete yönelmesidir, bu sebeple kendiliğinden bir teşkilatlılık haline işaret eder. Muhataplarına iman teklifinde bulunmalarından dolayı dünyadaki en büyük teşkilatlar, dinlerin ta kendisidir.
İman, derin ve muhkem bir teşkilatlılık halidir. Dış etkiyle mümkün olmayan, kendi kendine zuhur eden, insanı ruhundan kavrayan, kalbini ve zihnini teşkilatlandıran ve idare eden bir kıymettir. İnsanı büyük hadiseler karşısında ayakta tutan, ağır yükleri taşımasını mümkün kılan, şiddetli saldırılar karşısında mukavemet ettiren bir ruhi kıymettir. İdeolojilerin arayıp da bulamadığı, teşkilatların elde etmek isteyip de üretemedikleri bir kıymet…
* Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLAT NEDİR?

TEŞKİLAT NEDİR?

(Terkip ve İnşa dergisi 10. sayı)

Hayat ferdi gerçeklikten ibaret olsaydı ve içtimai gerçeklik olmasaydı teşkilat denilen yapıya ihtiyacımız olmazdı. Ferdi hayat, teşkilata ihtiyaç duymaz, içtimai havzadaki gerçekliklerden biri değilse. Ferdi hayat, içtimai gerçekliklerden biri olduğu için onun bile teşkilata ihtiyacı var.
Hayat ferdi gerçeklik ile içtimai gerçekliğin toplamından meydana geliyor, çünkü insan mutlak ferdi hayat yaşayamıyor. Özet olarak “insan sosyal varlıktır” şeklinde ifade edilen bu hususiyet, birçok şekilde izah edilebilirse de Müslümanların bilmesi gereken en önemli boyutu, “mutlak ferdiyetin” tevhid mevzuu olduğudur. Sadece insan değil hiçbir varlık, yalnız başına var olabilme ve varlığını devam ettirebilme kudretinde değildir. “Mutlak ferdiyet” iddiası, uluhiyet iddiasıdır. Okumaya devam et

Share Button

“Allah ve Rasulü’nün Emaneti: Yetimler”

“Allah ve Rasulü’nün Emaneti: Yetimler”

Ali Yurtgezen hocanın “Ahmet Nafiz Yaşar “müstearıyla yazdığı (Semerkand Dergisi Kasım 2017) “Allah ve Rasulü’nün Emaneti: Yetimler” yazısı, bâzan ihmal ettiğimiz bâzan da “geçim derdim başımdan aşkın” deyip savsakladığımız önemli bir vazifeyi hatırlatıyor.

Müslüman milletlerin yetimlerinin çoğaldığı kalbsiz ve merhametsiz modern zamanlarda daha da ihmal ettiğimiz “farz-ı kifâye” olan yetimi korumak ve kollamak vazifemizi irfan lisanıyla anlatan bu yazıyı haberdar ediyor, birkaç bölümünü takdim ediyorum:
Okumaya devam et

Share Button

Atatürkçülüğün zararlarını Serdengeçti’den öğrenmek

Atatürkçülüğün zararlarını Serdengeçti’den öğrenmek

Atatürkçülüğün Türk milletinin bin yıllık Müslüman kimlik ve değerlerine mesnet olacak bir değer olmadığını, aksine lâdinî ve pozitivist bir zihniyet olduğunu söylediğimizde, Atatürk milliyetçileri yahut ulusalcılar bize demediklerini koymadılar. Zararı yok, onlar zaten muhalifimiz; attığı taşlar bizi incitmez.

Bizi inciten, dimağları hâlâ temyiz etme gücüne erişmemiş ve idrakleri hâlâ Atatürkçülükle bir miktar kirli kalmış dost bildiğimiz sözde Türk milliyetçisi geçinenlerin attığı taşlar… “Millî kahraman, “Millî şahsiyet” diye toz kondurmadıkları “önder”in inkılâplarına sahip çıkışları bizi derinden yaraladı.

Okuduklarını anlamakta güçlük çektikleri belli. “Millî kahraman” dedikleri “önder”in yanlış olduğunu söylediğimiz Millî Mücadele’deki duruşu ve rolü değil, Cumhuriyet’in kanlı ve bâtıl inkılâplarında başrol olmasıdır. Biz, Atatürkçülüğün Türk milletinin tarihî hüviyetine ve sosyolojisine uygun bir değerler sistemi olmadığını, olamayacağını söylemeye ve ispat etmeye devam edeceğiz.
Okumaya devam et

Share Button

REKABETTEN UHUVVETE DÖNMEK İÇİN

REKABETTEN UHUVVETE DÖNMEK İÇİN

Meşhur hikâyedir; Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethine hazırlandığı günlerde bir sabah erkenden tebdil-i kıyafetle Edirne çarşısında alışverişe çıkar. Girdiği ilk dükkândan bir şey satın alır. İkinci bir şey daha satın almak istediğini söyleyince, dükkân sahibi, “Ben siftahımı yaptım; onu da yandaki dükkândan alınız.” diyerek komşusu esnafa yönlendirir Fatih’i. Genç padişah yandaki dükkânda da diğer dükkânlarda da aynı tavırla karşılaşır. Esnafın böylesine bir tok gözlülükle birbirini kollamasından pek memnun olmuştur. “Ben bu milletle değil İstanbul’u, dünyayı fethederim!” diyerek Allah’a hamd ü senada bulunur. Okumaya devam et

Share Button

Atatürkçü değilim, Atatürkçülük ihtiyaç mıdır?

Atatürkçü değilim, Atatürkçülük ihtiyaç mıdır?

İri iri akademisyenler Atatürkçülük üstüne bol bol propaganda yapıyorlar. Bu taife resmî ideolojinin aydınlarıdır ki, yakın tarih üstüne yazdıkları kitapların ve söylediklerinin çoğu yalan ve gerçek olanın üzerine örten bilgilerle dolu.

Bendeniz Atatürkçü değilim. Niye Atatürkçü olayım? Kendimi Atatürkçü hissedecek kadar sığ ve dogmatik kafalı görmüyorum. Atatürkçü olmak Türk milletinden olmaklığımı ifade etmeye yetmiyor?

“ATATÜRKÇÜ DEĞİLİM” DEMEK TÜRKLÜKTEN AZLEDİLMEK MİDİR?
Okumaya devam et

Share Button

Türkçülerin meylettiği müelliflerin medeniyet fikrindeki arıza ve farklılıklar

TÜRKÇÜLERİN MEYLETTİĞİ MÜELLİFLERİN MEDENİYET FİKRİNDEKİ ÂRIZA VE FARKLILIKLAR

Medeniyetin İslâm’ın maddî ve mânevî olarak tecessüm ettiği Medine modelinden neşet ettiğine, böyle bir medeniyetin varlığında siyaset ve toplum yapısının fıkıh ahkâmına göre seyreden bir tekâmül olduğuna inandığımızı ölçü alarak Türkçü akımın meylettiği bazı müelliflerin medeniyet fikrindeki ârıza ve farklılıkları tahlil ve tenkid denemesi yapmak istiyoruz.
Evvel emirde belirtelim ki Türkçü ifadesinden kastımız, Türklüğe dair dünya görüşlerini laik / seküler zeminde sürdüren anlayış etrafında hareket eden cemiyetlerdir.
*Türkçüler Gökalp’ten tevarüs eden medeniyet fikrinde sabit… Okumaya devam et

Share Button

İSLAM VE TEŞKİLAT

İSLAM VE TEŞKİLAT

(Terkip ve İnşa dergisi 10. sayı)

İslam’ın her hükmü teşkilata atıf yapar. Hiçbir din ve dünya görüşü İslam kadar teşkilat meselesini ciddiye almamıştır.
Doğrudan veya dolaylı olarak içtimai gerçekliğe atıf yapmayan İslami ölçü yoktur. Her ibadet ferdi gerçeklik ile içtimai gerçekliği harmanlar, sadece birine ait ibadet bulmak mümkün olmaz. İçtimai gerçeklik, aynı zamanda teşkilat demektir. Bazı ibadetlerin ferdi gerçeklik kısmı ağır basar, bazılarının içtimai gerçeklik boyutu ağır basar ama hiçbir ibadet tek gerçeklik üzerine oturmaz. Çünkü İslam’ın insan telakkisi, ferd ile cemiyeti terkip eden veya ferdi ve cemiyeti insan telakkisinin iki tezahür mecrası olarak kabul eden bir muhtevaya sahiptir. Okumaya devam et

Share Button

İdrakimize vurulan Atatürkçülük zincirini ne zaman kıracağız?

İdrakimize vurulan Atatürkçülük zincirini ne zaman kıracağız?

Bu ülkede Atatürkçülük zincirine beyinlerinden bağlı bürokratik güçlerle bu zincirin Türklük ve Cumhuriyet’in kendisi olduğuna inanan zavallılar var.
Bu ülkede Atatürkçülük zincirinin “millî” bir zincir olduğunu zanneden statükocu kafalarla, Atatürkçülük zincirine vurulduğunu fark etmeyen nâdanlar var.

Ulusalcılar, solcular, laikçiler, modernler ve benzerleri Atatürkçülük zincirinden kurtulmak istemeyen mankurtlardır. Atatürkçülüğün karanlığına bir uyuşturucu müptelâsı, bir yarasa gibi alışmış ve beyinleri Atatürkçülük ayinleriyle sulanmış bu ideolojik köleler lâ-dinî Kemalizm’in karanlığından geldiler ve bu karanlıkta yaşamakta ısrar ediyorlar. Aldandıklarını, aldatıldıklarını ve hakikati anlamaya mecalleri yok.
Okumaya devam et

Share Button

MEDENİYET AKADEMİSİ TABİİ Kİ BİR HAYALDİR

MEDENİYET AKADEMİSİ TABİİ Kİ BİR HAYALDİR

(Terkip ve İnşa dergisi 9. sayı)

Medeniyet tasavvuru yani büyük terkip için medeniyet akademisine ihtiyacımız var. Sebebi malum; çok büyük iş, çok çetin iş, çok girift bir iş… Ümmetin ilim, irfan ve tefekkür müktesebatını cem edecek, terkip edecek, inşa ve tatbik için hazır hale getirecek, yeni şartlar ve hadiselerden dolayı yeni bilgi alanları ve ilim dalları kurulmasına ihtiyacımız olup olmadığını tespit ile ihtiyacımız varsa bunları kuracak bir müessese… Çok büyük çok…
Burada bir sır gizli… Büyük işler büyük teşkilatlara ve kadrolara ihtiyaç duyar. Medeniyet tasavvuru ve muhtevasında mahfuz olan milyonlarca mevzu ile ilgilenecek seviyeli kadrolar bir araya gelmeden meselenin halli kabil değil. Çok sayıda Müslüman ilim ve fikir adamının bir müessese bünyesinde müşterek faaliyette bulunması ise bugünün şartlarında ve ahlaki seviyesinde medeniyet tasavvuru oluşturmaktan zor. İşte sır burada… Bir araya gelemeyen fikir ve ilim adamı çapındaki (!) kadroların böyle büyük bir işi üstlenmesi ve gerçekleştirmesi muhal. Okumaya devam et

Share Button

MEDENİYET KADROSU VE SİYASİ UFUK

MEDENİYET KADROSU VE SİYASİ UFUK

(Terkip ve İnşa dergisi 9. sayı)

Müslümanlar seksen-doksan yıldır “kadro” yetiştirmekle meşguller. Birçok cemaat ve gurup, “Neden şu işleri yapmıyorsunuz?” türünden sorulara karşı, “Kadro yetiştiriyoruz” türünden cevaplar veriyorlar. Bu cevap yanlış değil, kadro yani insan olmadan yapılacak iş ne olabilir ki? Muhakkak ki bir iş yapılacaksa o işin kadrosunun yetişmiş olması gerekiyor, aksi takdirde kasaba ameliyat yaptırmak zorunda kalınıyor ve ortaya cerrahi tedavi değil kıyma makinası çıkıyor.
Kadro yetişmeli, yetiştirilmeli… Fakat sorulan soruların içinde “Medeniyet hamlesi neden başlatılmıyor?” sorusu olmadığından mıdır bilinmez, medeniyet kadrosu ile ilgili hiçbir ufuk ve teşebbüs yok. Sebebi malum; medeniyet tasavvuru olmadığı için medeniyet kadrosuna ihtiyaç duyulmuyor. Öyleyse silsile vuzuha kavuşuyor, önce tefekkür ve tasavvur, sonra kadro, sona hamle… Anlaşıldığı üzere bu silsilenin başında da, tefekkür ve tasavvuru keşif ve telif edecek mütefekkir kadrosu… Bu nokta dikkat çekici bir paradoksa işaret ediyor, kadro yoksa tefekkür ve tasavvur olmuyor, tefekkür ve tasavvur olmayınca kadro yetişmiyor. Bu fasid daireyi kıracak ve bir noktasından sahaya girecek olan mütefekkir kafaların yetişmesi şart…
* Okumaya devam et

Share Button

“Doğru Atatürk” de “Yanlış Atatürk” de aynı kapıya çıkar

“Doğru Atatürk” de “Yanlış Atatürk” de aynı kapıya çıkar

Bütün “Atatürk” târifleri aynı kapıya çıkar. “ Doğru Atatürk” diyen de “Yanlış Atatürk” diyen de aynı yerde duruyor ve farklı sesler çıkarıyorlar. Nihayetinde temelden reddettiğimiz yahut İslâm’la var olan Türk milletinin temelden reddetmesi ve kendi hâline bırakılması gereken, dahası kendi taraftarlarınca beğenilmesine karışmamak lâzım gelen Atatürkçülük, onlarca defa söylediğimiz üzere lâdinî-pozitivist ve Protestan bir İslâm düşüncesini muhtevî bir dünya görüşüdür.

O devrin yazarlarınca yapılan her cihetten M. Kemal tasviri öyle durup dururken, M. Kemal’den habersiz, ona rağmen yapılmış değildir. Bizim yukarı satırlarda ileri sürdüğümüz lâdinî-pozitivist M. Kemal, bizzat kendi görüş ve siyasetinden neş’et ettiği, bizzat kendisinin böyle bir zemini hazırladığı, zaman zaman sessiz kalsa da benimsediği bilinen bir gerçektir.
Okumaya devam et

Share Button

MEDENİYET AKADEMİSİNİN ASGARİ FAYDASI

MEDENİYET AKADEMİSİNİN ASGARİ FAYDASI

(Terkip ve İnşa dergisi 9. sayısı)

Hamiyetperver beş-on Müslüman bir araya geliyor, bir şeyler yapmak istiyor, “ne yapalım” sorusunun ilk cevabı “bir dernek veya vakıf kuralım” şeklinde oluyor. Teşkilat nedir, müessese nedir, fikrin temsili ve tatbikatı nedir gibi soruların peşine düşmeden, yani sadece ne yapalım sorusunun peşinden giderek ulaştıkları nokta dernek veya vakıf… Güzergahın dernek veya vakfa uğraması ve orada demir atmasının bir sebebi de, mevcut mevzuatta kanuni teşkilat modeli olarak bu ikisinin olması… Şirket, okul vesaire gibi kanuni teşkilat modelleri olsa da, onların şartları ağır olduğu için dernek ve vakıfta karar kılınıyor. Dernek veya vakıftan önce veya sonra sorulan diğer soru da şu; “faaliyet alanımız ne olsun”… Yine teşkilat ve müessese fikri olmadığı için, mevcut dernek ve vakıflara bakılıyor, umumiyetle mevcut olanların bir benzeri kuruluyor, ya yardım derneği veya talebelerle ilgilenecek bir iş kolu… Okumaya devam et

Share Button