“MÜSTAĞNİ”LEŞME

          Kadim bir anlayışı önümüze sermeye çalışırken   Voltaire, “ Kendi bahçemizi kendimiz yetiştirmeliyiz.” diyor.

Kendi bahçemizi, kendi çevremizi, kendi olmazsa olmazlarımızı, yaşamsal değerlerimizi sadece ve sadece kendimiz düzenlemeliyiz. Bütün bunları bir başkasından beklemek “ lüks ve keyfi bir yaşamın” beklentisinden başka bir şey değildir.

 Kendi yaşam alanlarımız, eğer istediğimiz gibi değilse ve bunun değişmesini istiyorsak, kendi eylem anlarımıza ve insanı insan yapan kararlı mücadelemize geri dönmenin vakti gelmiş demektir. Kendi bahçemizin başkalarınca yetiştirilmesini bekliyorsak, İrem bahçelerini görmemiz mümkün olmayacaktır/olamayacaktır ve tüm yaşamımız bir çorak vadiye dönüşecektir.

Hayatta her şeye itirazı olup da düzelmesi konusunda kendisini “müstağni” görenler, aslında cüce olan kendilerini dev göstermekten başka bir şey yapıyor değildir. “Müstağni” görünenler, güneşin doğup battığı her seferde, hayatın her anındaki yol ayrımlarında, küçük sığınaklar bulup büyük yüceltmeler yapmaya çalışıyor. Kendini her değişim ve dönüşüm anlarında müstağni görenlerin kullandığı kelimeler, cümleler, zihinlerinde biraz daha karmaşıklığa, ürkekliğe, güce eğilim ve korku tüneline dönüşüyor.

Yaşamın yol ayrımlarında kendini müstağni görenler, sancı duymayan zihinleriyle, dertlenmeyen gönülleriyle, asaleti, erdemi ve hikmeti bulmayan/bulamayan “dil”leriyle her geçen gün biraz daha fersiz, dermansız, tersiz ve kemiksiz yücelmeyi, güçlenmeyi istiyorlar.

Büyük ve derin düşünmek yerine, büyük ve derin çelişkileri; emanet ve sorumluluk bilinci yerine, büyük ve derin laflar etmeyi; kendimize ve çevremize sahip çıkma duyarlılığı yerine, müstağnileşmeyi, neme lazımcılığı, baneneciliği, görmezden ve duymazdan gelmeyi tercih edenler kendi açmazının ve paradoksal döngüsünün ürettiği girdapta çamurlaşacaktır.

Konuşuyoruz… Hep konuşuyoruz… Kekemelerimiz bile birer hatip gibi… Ciltler dolusu söylevlerimiz, kitaplarımız var. Yapsınlar diyoruz, nerdeler diyoruz, çözsünler diyoruz, ahlaksızlık ve sorumsuzluk her yeri sardı diyoruz, uzun uzun şikâyetlerimizi sıralıyoruz, bazen susuyoruz, susmayı yüceltiyoruz, sesimizi bazen sert ve kalın bazense yumuşak ve ehilleşmiş buluyoruz, yol arıyoruz, bulunca da beğenmiyoruz, yol da olmuyoruz yolcu da. Haklı olarak bir şeylerden rahatsızız. Hırsızlardan, yolsuzlarda, iltimastan, asabiyetten, adam kayırmadan, yollara tükürülmesinden, içi boşaltılan eğitimden, yollardaki çukurlardan, tümseklerden, hastasıyla ilgilenmeyen doktordan, pahalılıktan, ucuzluktan her şeyden haklı olarak şikâyetçiyiz. İşte müstağni olmak da burada başlıyor: “yapsınlar, düzeltsinler, değiştirsinler…”

Ama çok büyük laflar ederken küçük sorumlulukları bile görmeden, hayatın ve var oluşun hakikatine ermeden, kendi bahçemizi kendimiz yetiştirmeden hiçbir şey düzelmiyor, düzelmeyecek. Çünkü bilmek ama bilincinde olmamak yaşamın en büyük paradoksu ve trajedisidir.

Unutmayalım ki, sorumluluğundan kendisini müstağni görenler, bir “fecr-i Kazibe” kanarak yalancı bir aydınlıkta karanlığa boğulurlar. Kendisini kendisinden müstağni görenler, yürümek isteyip de ayağını kıran bir insanın durumuna çok benzer.

Kendimizi, yaşadığımız zamandan ve mekândan müstağni göremeyiz. Çünkü bedeli ödenen ve ödenecek olan yüce gayelerin adanmış neferi olmaktır yaşam. Çünkü biz insanız ve insan kalmalıyız. İnsanlığımızı öldürerek insanileşemeyiz. “Esfele safilin” olmak yaratılış hakikatinden kendimizi müstağni görmenin bir sonucundan başka bir şey değildir.

Kendimizi, müstağni göremeyiz. Çünkü cennetin hemen ötede olduğunu unutmak bir yok oluştur. Unutmayalım ki, iyilik ve kötülük burada, cennet ve cehennem bir nefes ötededir.

Kendimizi, müstağni göremeyiz. Çünkü sorumluluk ve başkalarını önemsemek yaşamın özüdür. Herkes var olan tercihlerinin ebedi olmayacağını çok iyi bilmelidir. O yüzden bırakın, iyimserliği, sorumluluğu, kadirşinaslığı aptallık zannetsinler…

Müstağni olmak, içimize sessizce ve sinsice bir zehir göndermenin diğer adıdır. Biz zehirlendikçe toplumun vicdanı da çürümektedir. Zehirlenmemek için kalplerimiz “aşkı”, zihinlerimiz “eleştirel aklı”, ruhlarımız “özgürlüğü”, bedenimiz “sahip çıkma sorumluluğunu” kuşanmalıdır.

 

Biz müstağnileşemeyiz. Çünkü biz “Kim var?” diye seslenilince, fert fert “ben” varım ve benim olduğum yerde kimse yoktur anlayışının bilincindeyiz. Üstadın deyişiyle, iyi insanlar iyi atlara binip gitse de hala iyi insanlar ve iyi atlar hazır ve nazırdır. Nihayetinde unutmayalım ve unutulmayalım ki kendini “insanın var kılınanın hikmetinde” müstağni görmeyen herkes birer “Asasını Kavramış Musa”dır…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir