“ŞEB-İ ARÛS”, “VUSLAT GECESİ”

“Ölüm günü tabutum yürüyünce, şu dünyanın derdiyle dertleniyorum sanma. Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. Buluşma-görüşme zamanım, o vakittir benim. Beni toprağa tapşırınca elveda elveda deme sakın. Mezar cennetler topluluğunun perdesidir. Dolunmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşle aya guruptan ne ziyan gelir ki? Sana dolunmak görünür ama doğmaktır o. Mezar, hapisane gibi görünür ama ruhun kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de çıkmadı? Niçin insan tohumu hakkında yanlış bir sanıya düşersin?”

Böyle diyordu, İnsan düşüncesine yepyeni bir mesaj veren ve İslam düşünürlerinin fikir ve sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi üçgeni içinde sunan; insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan katarak yeni ufuklar açan ve yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna… O yüzden, onun ölümüne Şeb-i Urs ( düğün, şenlik, kavuşma gecesi) dendi. Bu deyim zaman içinde "Şeb-i Arûs" şekline getirildi.

Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü bir Şeb-i Arus şenliğinde “Yaradan’ın” rahmetine, onun deyimiyle “ Nur, nura” kavuştu.

“ Bu gece dünya gebe kaldı, ebedi bir dünyayı doğuracak” diye ifade koyan Mevlana, ayrı kalan ruhunu vuslata erdirirken güneş batmak üzereydi. Böyle büyük bir manevi aşk ehlinin batmasına sanki maddi olarak güneş de tanıklık ediyor gibiydi.

            Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna, ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.
             Mevlana’yı nerde ve nasıl aramalıyız? Taş duvarlar arasındaki görkemli türbesinde mi, Konya’da mı, Belh’de mi arayacağız? İşte bize ipucu veriyor sonsuzluk eri:"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir." Özü, manası ariflerin gönüllerine giderken, her dinden, her ırktan, her memleketten, her renkten insan onun ardından gözyaşı döktü. Herkes bir kayba uğramıştı, kedisi bile. Ağzına bir kırıntı bile koymadan, sahibinin ölümüne yas tuttu ve tam yedi gün sonra, o kedicik de Şeb-i Arus düğünüyle açlıktan öldü ve Mutlak sahibine yol aldı…

Şeb-i Arûs herkese nasip olmaz. Ölmeden önce ölmeyi bilen olmalı her şeyden evvel. Nefsi yani egoyu, "Ölmeden evvel ölünüz” emrince "Hak’ta yok olmak" anlamında öldürmekle başlar vuslatın ilk adımı. Tüm mevcudatın sahibine olan aşk yanma kıvamına geldiğinde,  “Canın beden kafesinden kurtularak aslına döndüğü, katrenin denize, can ummanına erdiği an” "Allah’a, Mutlak ve ölümsüz Varlık’a dönüşün" telâkkisiyle atılır ikinci adım.

Nasıl anlamalıyız ve nasıl tanıyacağız Mevlana’yı? Bunun için Mevlana’yı Mevlana yapanı anlamalıyız her şeyden önce.

Ayrılıktan bahsedenler hiçbir zaman anlayamayacaktır onu, çünkü Mevlâna: "Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan." der.

Kur’an’ı ve Hz. Muhammed’i anlayamayan ve tanıyamayan, bilemeyecektir onu, çünkü Mevlâna: “Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim, Ben Hz. Muhammed’in ayağının tozuyum, Biri benden bundan başkasını naklederse, Ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikâyetçiyim…” der.

Ümitsizlik içinde, çaresizliği pompalayanlar ve sen ben kavgası yapanlar da anlayamayacaktır Rumi’yi, çünkü Mevlâna: “Gel, gel, ne olursan ol yine gel; İster kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel; Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir; Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…” der.

Kendi içinde tutarsız olanlar da anlamayacaktır onu. Sürekli “kim”lik değiştiren şartlara göre huy ve saf değiştiren, dün dündür bugün bugündür anlayışı içinde ne olduğu belli olmayanlar da tanıyamayacak ve yakın olamayacaktır, çünkü Mevlâna: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol…” der.

7 asrı geçen bir zamanda onun önünde el bağlayıp, sadece türbedarlık yapanlar, özüne inemeyenler, belli ayin ve törenlere indirgeyenler; Mesnevi’sini, Divan-ı Kebir’ini, Fihi Mafih’ini okumayanlar da onu anlayamayacaktır, çünkü Mevlâna: “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız.” der.
           Bir sosyal bilinç ya da tarihi bir devire hapsedenler ve yerel, bölgesel bir arayışta olanlar da  anlayamayacaktır.Onun hayat macerasının gayesini, kozmik ve evrensel hatta kainatsal anlayışını bilmek lazım, çünkü Mevlâna: “Güneş olmak ve altın ışıklar halinde ; Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim; Gece esen ve suçsuzların ahına karışan ;Yüz rüzgarı olmak isterdim…. / Bir katre olma, kendini deniz haline getir; Madem ki denizi özlüyorsun, katreliği yok et gitsin.” der.

Şems’i bilmeden tanıyamazsınız Mevlana’yı. Mevlâna yanmadan önce Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems’de "mutlak kemalin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Şems bir kıvılcım oldu Mevlana’da. Onda olgunluğu ve kemaleti gördü. İçindeki aşkı tanıyan biri oldu Şems. Bir şey harekete geçmişse yaratılan alemde, mutlaka onu harekete geçiren bir şey vardır.Der ki Mevlana: “Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap…”

Mevlâna büyük bir Hak aşığıdır. Aşkın efendisidir. Aşkta var olmuştur. Bizzat aşktır. Aşkın ne olduğunu soranlara; "Benim gibi ol da bil, ister nur olsun, ister karanlık, o olmadıkça, onu tamamıyla bilemezsin." buyurur. O, aklını nur ile yıkamış, akıl ve gönülleri kirden ve ikilikten kurtarmış ve temizlemiştir.

Mevlâna cihana sığmayan hudutsuz bir anlayıştır. Güzeli, doğruyu, iyiyi, aşkı, hakikati arayanlara müjdeler veren lâhudî sestir. Zulmette kalanlara teselli sunan Rahmani sedadır. Ayrılıktan inleyenlere şifa bahşeden devalı nefestir. İnsana insanı öğretendir. Her şeyin insanda olduğunu ve tüm evrenin insanın emrine verildiğini öğretendir.

            Ahlakı, ilmi, hikmeti, sevgisi, aklı, tavrı, idraki, davranışları ve her şeyi ile yüceliği öğreten bir HAL ABİDESİ’dir.

Ham olanların, aşk ile piştikten sonra yandıkları zamandır, "Hakk’a vuslat",  "Sevgiliye kavuşma" günü. Çünkü ancak o zaman güzelleşeceğiz, çünkü: “Biz güzeliz, sen de güzelleş, beze kendini; Bizim huyumuzla huylan, bize alış başkalarına değil…” der sevgi deryası.

            Yaşamı taparcasına isteyen, ölmemek için çırpınan insanlara “ölümün istencini yaşamayı” nasıl anlatmalı ki…

Önce hazır olmak, pişmek lazım anlaşılan. Biz pişmeden hiçbir Şems bizi yakamayacaktır. İçimizdeki tüm damlaları, denizleri bile tutuşturmaya and içmeliyiz ve gönülden arzulamalıyız “ŞEB-İ ARUS’U” ki, biz de aşk ile var olalım.

Share Button

“ŞEB-İ ARÛS”, “VUSLAT GECESİ”” üzerine bir düşünce

  1. Cenab-ı Hak ‘Aşkın Efendisi’nin aşıklarından eylesin.
    Selam ile.. Aşk ile..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir