İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-19-HAYAT TELAKKİSİ-1-

Hayat, sayısız varlığın, sayısız vakıa ile birlikte kaynaştığı bir deveran halidir. Hayat da varlık gibi kesintisiz hareket halindedir. Çünkü kesintisiz bir ihtiyaç mevcuttur. İhtiyaçlar, zaman tarafından zapt altına alındığı için, devridir. Bir defa karşılandığında biten, bir daha zuhur etmeyen ihtiyaç yoktur. İhtiyacın devri (zamani) özelliği, mutlak tatmini imkansız kılar. Mutlak tatmini muhal olan ihtiyaçlar, varlığın özündeki nakısa gibi hayatı mütemadi harekete mahkum eder.
Mutlak tatminin olmaması müthiş bir zafiyet… Öncelikle zamanın hapishanesini gösteren bu zafiyet, zaman ile ilgili temel bir problemimiz olduğuna işarettir. Hayat bahsine her nasıl bakılırsa bakılsın, hikayenin özü zamanda düğümlenir. Nasıl ki varlık, gide gide “mekan” bahsinde tıkanırsa, hayat da zaman bahsinde tıkanır. Varlık ve hayat birbirinin mütemmim cüzü olduğuna göre, meselenin temeli zaman ve mekan bahislerinde kıvranır durur.
Sadece “zamani” ihtiyaçlarla tüketilen bir hayat, bedeni hayattır. Bedeni hayat, hayvani hayatın gelişmiş halidir ama o evrenin ufkunu aşamaz. Bedeni hayat, devri ihtiyaçların peşinde koşmaktan başka bir iş yaptırmaz.
İnsan, derununa gömülmüş (ruhta mahfuz) olarak “sonsuzluk duygusu” ile teçhiz edilmiştir. Derununda sonsuzluk duygusu olarak görülen bu temayül, ruhta mahfuz olan “sonsuzluk hali ve bilgisidir”. Mesele, sadece ve basit bir duygudan ibaret değil, aksine insandaki en sıhhatli ve muhkem bilgi merkezi olan ruhun sahip olduğu “temel bilgi” cinsindendir. Ruha ulaşamayan, onun perdelerini aralayamayanlar, derinliklerinden gelen “akışı” duygu zannetmekle malul bir akla sahiptir.
Sonsuzluk duygusu, aynı zamanda ebediyet talebidir. Ruhtaki “beka vasfı ve bilgisi”, insanın derunundan sonsuzluk duygusu olarak tezahür ederken, akl-ı selim seviyesine çıkmış idrak melekesi bu duyguyu alıp, tekrar “bilgi” haline getirir ve insanın ve hayatın merkezine diker. Akl-ı Selim çapına ulaşamayan idrak melekesi ise, derinlerden çağlayan sonsuzluk duygusunu çıplak olarak yaşamak mecburiyetinde kalır. Sonsuzluk duygusu, ebediyet bilgisi haline getirilemediğinde, sonsuzluğu yaşamak isteyen insan zihni evreni, zamanı, “hız” ile aşmaya çalışan bir akılsızlık haline duçar olur.
*
İnsanın (ve insanlığın) hikayesi, sonsuzluk duygusu ile sınırlı imkanların berzahındaki kıvranıştan başka bir şey değildir. İnsan, izah edemediği ebediyet arzusunun (sonsuzluk duygusunun) muharrik kuvveti ile sınırlı imkanları çekiştirmekten başka bir şey yapamamanın (veya bazı komik şeyler yapmanın) ıstırabına hayat demeyi itiyat edinmiştir.
Cenab-ı Allah Azze ve Celle, öyle bir “Sani-i Kainat”tır ki, insan bedenini zamanın ağı ile sımsıkı örmüş, mekana mıhlamış fakat onun derununa da, “baki” vasıflı ruhu gömmüştür. İnsan, kendi kendine kaldığında, ruhundaki “sonsuzluk duygusu”nun tik taklarıyla uyarılmakta fakat “ne yapacağını” bilmek bir tarafa, ruhi uyarıcının “ne olduğunu” dahi bilmemektedir.
Aklının obje hakkında elde ettiği bilgiyi bir şey zanneden, onunla iktifa eden, insani hususiyeti ondan ibaret gören insan, derunundaki kaynaşmanın icbarıyla tuhaf davranışlara ve temayüllere sahip olmaktan kurtulamıyor. Pozitif bilimlerde ulaştığı seviyeye inat, ruhi ilimlerde emeklemeyi bile beceremeyen, “peygambersiz anlayış ve hayat” parantezinde kafasını vurmadığı taş bırakmıyor. Evrimden psikanalize, nirvanadan her türlü “aşkın” saçmalığa kadar sayısız cihet ve istikamette savruluyor, kıvranıyor. Bunun adına da, tuhaf bir inatla “hayat” diyor.
*
Temelde peygamberlerin “haber” verdikleri iki husus var. İkinin birincisi Allah, ikincisi ise Ruhtur. Allah’tan gelen ruhtur, O’na dönecek olan da ruhtur. Zaten ancak O’ndan gelen O’na dönebilir. Allah’ın beyanı tabii ki “her şeyi” muhtevi ve muhittir fakat kainattaki her şeyin merkezi ruhtur. Her şeyin beyanındaki “merkezi varlık ve mevzuu” farketmedikten sonra, çaba niye?
Beyanın yekunu, önce ruha ulaşmak, sonra da Allah’a ulaşmak için değil midir? “Kendini bilen rabbini bilir” ölçüsüyle güzergah tayin edilmiş değil midir? Hayatın hakikati “ruhi hayat”tır. Ruhi hayat, dünyadan önceki hayat ve dünyadan sonraki (ahiretteki) hayattır. Bu hayat dünyada yaşanamaz zannedilmeye başlandığından beri, hayat hakikatini kaybetti. Dünyada ulaşılması muhal olan, ahirette sunulur mu? Başka bir ifadeyle “ruhi hayat”, bu dünyada, ahiretin varlığına dair elde edilebilecek en ileri, en muhkem delildir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir