ABDÜLHAMİT HAN’IN YAPTIĞI HATAYI ERDOĞAN YAPMAMALIDIR

ABDÜLHAMİT HAN’IN YAPTIĞI HATAYI ERDOĞAN YAPMAMALIDIR
On dokuzuncu ve yirminci asrın siyaset dehası, Büyük Sultan, Büyük Halife İkinci Abdülhamit Han, rikkatli ve merhametli bir tabiata sahipti. Hz. Ömer (RA) veya Yavuz Sultan Selim Han gibi celadet sahibi değildi. Oysa yaşadığı ve tahtta oturduğu dönem, kendisinin tabiatına uygun değildi, tam aksine celadet ve şecaat gerektiriyordu. Munis tabiatıyla otuz üç yıl ülkeyi ayakta tutması ise sadece yüksek dehası ile açıklanabilirdi.
Rikkat ve merhameti, “kızıl sultan” ithamından koruyamamış, munis tabiatı sert ve sağlam tedbirler almasına mani olmuş, kılı kırk yaran dehasıyla aldığı tedbirler kendisi tahttayken ülkeyi zapt altında tutmuş ama kendisi tahttan indirildiğinde bünye bir anda dağılmıştır. Tedbir kavrayışındaki dahiyane incelik, dengeleri teşhis etmesindeki derin idrak, denge kurmadaki müthiş maharet, düşmanlarının birbiriyle mücadele etmesini temin, kendisine yönelmesini men etmiştir. Gerçekten de önünde hürmetle eğilmekten başka yapacak bir şey yok.
Bir insan hem dahi hem de mutedil bir mizaca sahipse, o insana kılıç kuşandırmak (sert tedbirler aldırmak) kabil olmuyor. Zekasıyla düşmanını yenme maharetinin zevki, ince düşüncesiyle kurduğu denklemlerin çözülememesinden aldığı keyif doyumsuz bir lezzet sağlıyor. Bir insanın rakibini (veya düşmanını) zekasıyla yenebilmesi, aynı zamanda zarafetini muhafaza imkanı da verdiği için gerçekten ince ve yüksek bir zevktir. Bu imkan ve maharete sahip bir insanın yumruk atması, kılıç sallaması, tetik çekmesi çok kaba görünüyor. Zarafetini kaybetmeden düşmanını mağlup etme maharetindeki yüksek asalet, bu tür mizaç hususiyetlerine sahip insanlara savaş kararı aldırmıyor. Bu insanlar kana dayanamıyor, kan akıtılmasına karar veremiyor, işlerini kanla halletmiyor.
Hem dahi hem de şecaat sahibi insanlar ise savaş meydanlarında boy gösteren büyük kumandanlardır. Bunlar, savaş meydanlarını tam bir sanatkar inceliği ile dokuyor, askeri kıtaların tertibini sanatkar mahareti ile yapıyor, silah seslerini bir musiki nağmesi gibi dinliyor. Orduların zaferleri, şecaat ve deha sahibi olan bu insanlara yakışıyor. İşte bu şahsiyet terkibinin lazım olduğu devirde, devlet ve medeniyetin çöküşün eşiğine geldiği bir zaman diliminde, İkinci Abdülhamit gibi bir merhamet abidesinin tahtta bulunması, mukadder akıbetin uzak zamanlara tehir edilemeyeceğinin alametidir.
*
İkinci Abdülhamit Han, mizacındaki rikkat ile ahlakındaki dikkatin kurbanı oldu. İmanındaki kesinlik ve idrakindeki keskinlik ile harmanlanan ahlakındaki dikkat ve mizacındaki rikkat, bir tane mermi atılmadan, bir kişinin burnu kanamadan, bir adet top bataryası ateşlenmeden teslim olmasına yol açtı. “Hareket Ordusu” nam çapulcu kıtaları, değil İstanbul’u işgal etmek, İstanbul’a yaklaşamadan imha edilebilecekken, imanının ilzam ettiği mesuliyet hissi, mizacından neşet eden merhamet zafiyeti, bir avuç çapulcuyu çağın dehası karşısında galip kılmıştır. Bostancı başının (Saray muhafız birliği kumandanının) huzura çıkıp, “Hünkarım, orduya ihtiyacımız yok, müsaade edin, bostancılarla bu çapulcular güruhunu dağıtırım” demesi karşısında Yüce Halife, imanının ve mizacının şahikasını, buna mukabil işgal ettiği mevkiinin ve taşıdığı sıfatın zafiyetini ilan eden şu meşhur cevabı vermiştir; “Benim için Müslüman kanı dökülmesine rızam yoktur”. İşte bu söz, Büyük Sultanın imanının derinliğini göstermiş, mizaç ve şahsiyetini zirvelerin zirvesine taşımış, ne yazık ki aynı söz ve tavır ise Hilafet müessesesini aşağılara yuvarlamış, devleti yerle bir etmiş, medeniyetin tasfiyesine kadar giden yolu açmıştır.
“Benim için Müslüman kanı dökülmesine rızam yoktur” ifadesi, tahtta oturan bir insanın nefs terbiyesinde hangi merhaleleri aldığını gösteren müthiş bir misal. Milyonlarca kilometre karelik bir ülkeyi idare eden, bunu da seçimle değil veraseten elde eden, kendisi rıza göstermediği takdirde tahttan indirilmesi mümkün olmayan bir insanın bu sözü söyleyebilmesi, hulus-i kalple edelim ki velayet çapında bir ruhi inkişaf mevzuudur. Hanedan-ı Ali Osmanideki bu itikadi derinlik, ahlaki kıvam, ruhi irtifa, tarihte emsali çok az görülen bir vakıadır. Velayet seviyesinde ferasete sahip bir devlet reisinin, bir avuç çapulcu güruh karşısında mağlup olması, tabii ki idraksizliğinden değil, aksine mahşerdeki hesabın büyüklüğünün idrakindeki derinlikten kaynaklanmaktadır.
Cennetmekan Abdülhamit Han’ın o meşhur sözü, kendisi için Müslüman kanının dökülmesine mani olmuştur ama kendisinin “yokluğundan” dolayı milyonlarca Müslüman kanının dökülmesine de sebep olmuştur. Sadece Müslüman kanının dökülmesiyle kalmamış, Hilafet ve Şeriat’ın ilgasına kadar giden yolu da açmıştır. Yokluğunun neticelerine, bu neticelerin ağırlığına ve maliyetine bakınca, Yüce Halifenin, çapulcular güruhu olan “Hareket Ordusunu” bire kadar kırması gerektiğini görüyoruz. İşte burası kritik noktadır…
Bir Müslüman şahsiyet, makamı nefsi için mi ister yoksa ümmet için mi ister? Belki de sorunun şöyle sorulması daha doğrudur; “Bir Müslüman şahsiyetin, makamı, nefsi için mi yoksa ümmet için mi istediği nasıl anlaşılır?”. Bu soru herkese sorulabilir ama asla şahsın kendisine sorulmamalıdır. Zira makamı isteyen kişiye sorulduğunda, samimi değilse doğru cevap vermeyecek, samimi ise ümmet için istediğini söyleyemeyecektir. Gerçekten samimi bir Müslüman şahsiyet bilir ki, “makam” her ne kadar ümmet için istense de, öyle ya da böyle, az veya çok nefsin de hoşuna gider. Bu manada, makama getirilmek veya makamda tutulmak istenen şahsiyete bu sorunun sorulması, her iki ihtimalde de (samimi olan için de olmayan için de) sıhhatsiz bir cevabı ilzam eder. Bu soruyu o şahsa sormak, samimi bir şahsiyeti kaybetmek veya samimiyetsiz bir adamı başımıza dikmekle neticelenir. Gerçekten de samimi bir şahsiyet için bu soruyu cevaplamaktansa, o makamı boşaltmak daha kolaydır.
Taht (veya makam) kavgası yapan insanların, o kavgayı neden yaptıkları, umumiyetle kavga esnasında anlaşılmaz. Kavganın sebebinin nefs mi yoksa ümmet endişesi mi olduğu, makamı elde ettikten sonra yaptıklarında görülür. Doğru, güzel, iyi işler yapıyorsa ümmetin kaygısını çekiyor demektir, iktidarın keyfini sürüyorsa nefsinin kavgasını yapmıştır.
Ümmetin endişesini ve mesuliyetini taşıyan ehliyet ve liyakat sahibi şahsiyetler, olmaları gereken makamda değillerse orayı elde etmek için, olmaları gereken makamda iseler orada kalmak için kavga yapabilirler, yapmalıdırlar. İkinci Abdülhamit Han misalinde görüldüğü üzere, yoklukları büyük boşluklar oluşturacaksa, iman, ahlak ve samimiyetleri mesuliyetlerinin önüne geçmemeli, bilakis iman, ahlak ve samimiyetten dolayı o kavgayı yapmalıdırlar. Abdülhamit Han misalinden geriye doğru bakıldığında görülmüştür ki, bazı Padişahların taht kavgasına girmesi doğrudur, bu doğru, tahtı elde ettikten sonra yaptıklarıyla ispatlanmıştır. Abdülhamit Han misali ortadayken, Padişahların kardeş katili olduğu ithamı, “yokluklarının” maliyetini hesaplamayan ucuz düşüncelerin neticesidir.
*
Ve Tayyip Erdoğan…
Her türlü ithamı göze alarak, açık yüreklilikle ve tüm samimiyetimizle söyleyelim ki, Tayyip ERDOĞAN, İkinci Abdülhamit Han’dan sonra gelen en büyük liderdir. On bir yıllık iktidarında yaptıkları temel istikametini göstermiştir. Başbakanlık veya Cumhurbaşkanlığı makamını talep edişi, ümmet için taşıdığı endişedendir. Kaht-ı Ricalde boğulan ümmetin Tayyip Erdoğan’a şiddetle ihtiyacı vardır.
İkinci Abdülhamit Han tahttayken, zamanın Müslüman alimleri, fikir adamları, siyasetçileri ona muhalefet etmişlerdi. Mehmet Akifler, Sait Nursiler ila ahir… Bu insanları mazur görmek mümkün çünkü Abdülhamit Han türünün ilk misaliydi ve öyle bir siyaset dehasının devleti nasıl idare edeceği ile ilgili bir tecrübe yoktu. Günümüzün Müslümanları, tarihimizdeki Abdülhamit Han misaline rağmen, Tayyip Erdoğan’nın samimiyetini görmez ve onu desteklemezlerse, tarihin en ferasetsiz, en basiretsiz, en idraksiz, en ahmak insanlarıdır. Cennetmekan Abdülhamit Han çöküş sürecinde yaşamıştı, varlığı çöküşü geciktirmiş, yokluğu çöküşü hızlandırmıştır. Tayyip Erdoğan, kuruluş ve kurtuluş sürecinde yaşıyor, şahit olduk ki, varlığı bu süreci hızlandırmaktadır, anlamalıyız ki yokluğu bu süreci akamete uğratır veya yavaşlatır.
Kaht-ı Rical çağında, böyle bir lideri harcama lüksümüz yok. On bir yıllık iktidar dönemi ve ondan önceki hayatı bilinen Tayyip Erdoğan’ın samimiyetiyle ilgili hala endişelerimizin olması, Erdoğan’ın, endişelenecek bir şahsiyet olduğunu göstermez, olsa olsa bizim, tedavisi olmayan “endişe hastalığına” yakalandığımıza delildir.
*
Tayyip Erdoğan’ın otoriterleştiğini, iktidar zehirlenmesi yaşadığını, tek adamlığa soyunduğunu, diktatörleşmeye meylettiğini söyleyenler, ya insan tabiatını ve iktidarın bu tabiattaki tesirini bilmiyorlar veya samimiyetsiz bir propaganda yürütüyorlar. Bunu söyleyenler, Tayyip Erdoğan’ın sahip olduğu gücü bir günlüğüne elde ettiğinde, meydana çıkıp “ben tanrıyım” diye bas bas bağırmayacak kaç insan tanıyorlar?
Bazılarının Tayyip Erdoğan’ın çevresine dönük tenkitleri var. Bu tenkitler, çevresinin, Tayyip Erdoğan’ı pohpohladığı, bulunduğu makamı işgal etmeye devam etmesi için teşvik ettiği meselelerine yöneliktir. Çevresi Tayyip Erdoğan’ın o makamda kalmasını teşvik ediyorsa, doğru yapıyordur ve bu doğruyu yapmaya devam etmelidir. Abdülhamit Han misalinde bir mühim nokta daha var, Cennetmekan Abdülhamit Han’ın Bostancı başı, Hünkardan izin isteyeceğine, haber bile vermeden gidip Hareket Ordusunu imha etmeli, sonra gelip vaziyeti rapor ettikten sonra başını Hünkara uzatmalıydı. O Bostancı başı bilmeliydi ki, o müthiş mizaç, o Yüce Halife, o katıksız mümin, kendisi için Müslüman kanı dökülmesine rıza göstermez, öyle bir kararı vermezdi. Tam o noktada birinin o kararı vermesi gerekiyordu ki, mesuliyet de Bostancı başına düşüyordu çünkü zaten vazifesi Hünkarı korumaktı. Tayyip Erdoğan’ın çevresine yönelik tenkitlere bakınca, o Bostancı başı gibi ferasetsiz ve dirayetsiz insanlardan mürekkep olmadığını görmek umut vericidir.

“ABDÜLHAMİT HAN’IN YAPTIĞI HATAYI ERDOĞAN YAPMAMALIDIR” için bir yanıt

  1. sizin tarih ile ilgili bir bilginiz olduğunu sanmıyorum.abdulhamit han gibi milliyetci bir hükümdar ile yolsuzluk dosyalarına karışmış ülkenin yasama yürütme ,yargı,gibi can damarı kavramlarını tek bir şahıs ele almış durumda iken nasıl benzetme yapabiliyorsunuz.hatta kemalizimden bile bahsetmiyorsunuz.bugun yaşıyorsanız bu topraklarda abdulhamit han gibi mustafa kemal gibi nice şehitlerimizin sahesinde.bu gün siyasi tartışma içinden çıkıp ülke geleceğinden bahsetmek varken akp yi bir padişaha benzetiyorsunuz.siz atanınızı tanıyın bence önce.saygılar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir