Ah Şu Dücane Cündioğlu

Dücane Cündioğlu’nun 15 Ağustos 2010 Pazar günkü yazısını okuyunca, insanın nevri dönüyor. Yazı müellifsiz okunsa tam bir şarkiyatçı dili ve üslubu görülecektir. Fakat müellifin Dücane Cündioğlu olduğunu gören okuyucunun, ruh hali geriliyor ve patlamamak için hususi bir gayret sarf etmek mecburiyetinde kalıyor.
Epistemoloji ile ontoloji arasındaki irtibatın anlaşılmaması, bunların her birinin diğerinden müstakil olduğu zannını meydana getiriyor. Epistemolojinin üzerine basan akıl, ontolojiyi bu merkezde inşa eder. Bu durumda, epistemoloji merkezli bir ontoloji meydana gelir ki, tüm ontolojiler aslında epistemoloji ile maluldür. Epistemolojiden bağımsız bir ontoloji kurma imkanı, insan aklı esas alındığında (akıl merkezli tefekkür faaliyetinde) yoktur. Epistemolojiden bağımsız ontoloji kurma imkanı, sadece ve sadece insanın idrak kaynakları dışında kendisine sunulan bir bilginin olması ile kabildir. İnsan dahlinin olmadığı bir ontoloji teklifi, epistemolojiden bağımsız olabilir. Bu noktada bile teklif edilen “müstakil ontoloji”yi insanlar, anlama faaliyetine konu edindiklerinde epistemolojinin etkisi az-çok görülür.
İnsanlık tarihinde epistemolojiden müstakil ontoloji teklifi en mütekamil manada İslam tarafından yapılmıştır. Peygamberler tarihi bu teklifin mütemadiyen yapıldığını göstermektedir ama İslam son ve en mütekamil din olması hasebiyle bu teklifi, konunun ufkunun ötesinde teklif etmiştir. Hak dinlerin ve son din olarak İslam’ın teklif ettiği ontoloji, vahiy ile teklif edildiği için insanın akıl merkezinde ürettiği epistemolojiden bağımsızdır. Felsefi gelenekte “mutlak bilgi” (yani vahiy) olmadığı için, insanın idrak vasıtalarından (umumiyetle de akıl marifetiyle) elde edilen bilgiden (ve dolayısıyla epistemolojiden) ontoloji kurulur. İslam irfan ve hikmetinde ise bu silsile tam tersinedir ve önce ontoloji vardır, zira vahiy mevcuttur. Dolayısıyla İslam irfan ve hikmet sarayı, ontoloji üzerine oturan epistemolojik bir mimari ile inşa edilmiştir.
Felsefe geleneğinden İslam’a bakan şarkiyatçılar, “mutlak bilgi”yi (yani vahyi) kabul etmedikleri için, Kur’an-ı Kerim’i, müellifi insan olan bir kitap olarak kabul ederler. Bu kabul, felsefi gelenekteki epistemoloji tabanlı ontoloji yaklaşımını devam ettirmelerini gerektirir. Dolayısıyla İslam’ın ontoloji tabanlı epistemoloji yaklaşımını anlamaları beklenmez. Bu durumda şu sözü söylemekte hiçbir mahzur görmezler. — “Bilmek istemediğimiz şeyler varolmazlar. Bilmek istediklerimiz ise varolurlar.” Şarkiyatçıların (yani felsefi gelenekten gelenlerin) bu sözü söylemeleri normal görünür ama bir Müslüman mütefekkirin bu söze itibar etmesi, şarkiyatçı değilse eğer, kabul edilemez. Yazısına bu sözle başlayan ve yazısını bu cümle üzerine bina eden müellifimizin (Dücane Cündioğlu’nun) ne söylediğinin farkında olmadığını, farkında ise şarkiyatçılık yaptığını kabul etmemize mani olan nedir? Müslüman fikir ve ilim adamının telifini, “hüsn-ü niyetle” tevil ve tefsir etme kaidesi, bu kadar derin yanlış ve hakikati bu kadar ters yüz eden bir hata karşısında hala cari midir?
***
Müellifin yazısındaki tek vahim hata bundan ibaret değil. Yazının devamında bunun kadar vahim başka yanlışlar da var. Mesela, merak ve tecessüs bahsindeki ifadeleri tam bir facia…
Tecessüsün İslam irfanında reddedildiği konular bellidir. Allah’ın zatı ile ilgili tecessüs ve mahrem hayat ile ilgili tecessüs… İlim, fikir ve hikmet ile alakalı hiçbir konu, tecessüse kapatılmamıştır. Zaten tecessüs, ilim, fikir ve hikmetin muharrik kudretidir. İslam tarihinin büyük alim ve mütefekkirleri, keskin tecessüs istidadına sahip olan zatlardır ve bu manada tecessüs ele geçmez bir istidat ve marifettir. Tecessüsün olmadığı insanların tahsili, sadece ezberlemekten ibarettir. İslam maarif sisteminin ezberden ibaret olduğu istikametindeki tenkit, batılıların (ve tabi ki müsteşriklerin) ağızlarındaki sakızdır. Tamam da kokuşmuş bu sakızı Müslüman mütefekkirlerin çiğnemeye başlaması neyin nesidir?
Müellifimizin orijinal bir şey söylemek veya yazısının kompozisyonunu kuvvetlendirmek için sarf ettiği “’Hiç’, hiçbir ilim dalının konusu değildir, zira varolmayan (gayr-ı mevcud) ve bilinmeyen (gayr-ı malum) bilinemez.” cümlesi, zeka parlamasından başka bir manaya işaret etmez. Çünkü zaten tecessüs, “hiç”i konu edinmez. Tarihte hastalıklı ruhlara sahip kişilerin bir takım saçma sapan sorularına verilen cevaplardan hareketle, tecessüs zem edilmez. İslam tarihindeki ilim ve hikmet ana mecralarına bakanlar, “hiç”in tecessüse konu olduğunu görmezler. Sapkın ve hastalıklı ve tabi ki istisna denecek kadar az sayıdaki kişilerin zihni savrulmaları üzerine tez mi inşa edilir?
Müellifimizin dönüp dönüp söylediği, “bilmek varetmektir” ifadesi, felsefi geleneğin epistemoloji temelli ontoloji yaklaşımının şahikalarındandır. Mevcudatın (kainatın) ne olduğunu bilmeyen, varlık yekununun ne olduğu kendisine bildirilmeyen, dolayısıyla akıl ile ulaşabildiğinin var olduğunu kabul eden felsefi gelenek, tabi ki akıl ile mahdut ve maluldür. Fakat felsefi geleneğin zirvesi olan bu ifade, İslam irfanından bakıldığında insanlığın düşebileceği en dip çukurdur. Çünkü akıl zaten mevcudatı ihata edecek hacimde bir idrak merkezi olmadığı için, kainatın (yani malumun) ufkuna bile ulaşamaz. Ufkuna ulaşamadığı varlık yekununun içindeki seyahat, ancak “malum” olan ile ilgilenir. Öyleyse bilmek, var olanı (yani mevcudatı) bilmektir, olmayanı var etmek değil… Kastedilen, mevcudatın ufkunun ötesinde bir şeyi varetmek ise, bu yaratıcılıktır. Bunu kastettiğini düşünmek çok ağır bir itham olur diyeceğim ama müellifimiz bu tür düşüncelere de uzak görünmüyor. 20.03.2010 tarihli yazısındaki şu ifadesi, “Yaratılan aynı zamanda yaratandır, kaçınılmaz olarak.”, hüsn-ü niyetle tevil etme imkanını elimizden almıyor mu?
Müellifimizin akıl, akletme ve düşünme bahislerindeki ifadeleri, zihni organizasyonunun nerelere kadar savrulduğunu göstermesi bakımından ibretamiz.
“Kadim toplumların kabulü böyleydi. Onlar düşünmeyi Şeytan’a has bir yeti olarak tanımlıyorlardı. Aklı ve akletmeyi.”, diyerek İslam medeniyet tarihinin dışında yaptığı girişi, “Ulemanın bir kısmı ise, bir ayet-i kerimenin yanlış tefsirinden hareketle bir akılyürütme sürecini durdurmak için “İlk kıyası şeytan yapmıştı” demeyi marifet bilirdi.”, şeklindeki ifade ile devam ettirmektedir.
Kadim toplumların düşünceleri ile İslam irfanının verimlerini neden aynı havzaya döktüğü anlaşılmaz bir zeka sıçramasıdır. Hıristiyan ortaçağında kadının insan olup olmadığının tartışıldığı malumumuz olduğuna göre buradan hareketle hangi hikmet bahsini tetkik edebiliriz? Diğer taraftan Kur’an-ı Kerim’in sadece akıl ile tefsir edilmesinin men edilmesindeki “doğru yaklaşım”, aklın ve tefekkürün hayatın tüm alanlarından ihraç edilmesini neden gerektirsin? Böyle bir manayı kastetmediği iddiasına karşı ifade edelim ki, yazıdan bu durum anlaşılmıyor. Yazının zaten “tefsir” meselesi üzerine kurulmadığı açıkça anlaşılması karşısında, birçok konunun birbirine karıştırılarak “orijinal” fikir beyanı çabasını teşhis etmemiz gerekiyor. Diğer taraftan Kur’an-ı Kerim’in en geniş tefsiri, İslam irfanının yekunudur. Teknik manada tefsir ilminden bahsetmiyor olduğumuzun anlaşıldığı zannıyla ifade edelim ki, mesela İslam mimarisi de Kur’an-ı Kerim’in geniş manada tefsiridir. Yani İslam irfanının yekunu, geniş tefsirdir. Zira Müslümanların anladıkları ve yaptıklarının tamamı, Kur’an-ı Kerim’deki mana yekununun söz ve fiil haline gelmesidir. Bu noktadan bakıldığında, akıl, akletme ve düşünce bahisleri, sınırları içinde kalmak kaydıyla fevkalade mühimdir. Aksi istikametteki tüm fikirlerin iyi niyetli olanları, “ezber”den başka bir alternatif bırakmaz. Kötü niyetli olanlarına zaten sözümüz yok…
Müellifimizin tüm bu gevezelikleri yapma sebebinin, sözü, bir ressamın “iblis” konulu bir tablosuna getirmek olduğunu öğrendiğimizde, apışıp kalıyoruz. Kendi kaleminden takip edelim. “Bunca gevezeliğin bir tek nedeni var: Bir akıl hastahanesinde yaşamı sonlanan Rus ressam Mikhail Vrubel’in (öl. 1910) “İblis” (1890) olarak da bilinen ünlü tablosuna sözü getirmek. Galeri Tretyakov’da, karşısında uzun dakikalar geçirdiğim bu şaheser, gerçekte, ilhamını Puşkin’in halefi Lermontov’un (öl. 1841) ‘İblis’ adlı şiirinden alır.”
Pes be adam… İslam’ın irfan ve hikmet binasına, “filin züccaciye dükkanına girmesi” gibi girmenin sebebi, ramazan ayında “iblis” konulu bir tablo mudur? Ne diyelim ki bu noktada… Hangi kelam bir mana ve kıymet ifade eder ki bu durumda?
Ha… Müellifimizin tuhaflıkları bitmedi. Malum olduğu üzere her yazısının sonunda “talib”den talepleri vardır. Yazının bu kısmına bakın… “İmdi, söyle ey talib, sen oruç tutarken şeytanın seni nerede beklediğini bilmek ister misin? Beyninde mi, kalbinde mi? Çarşıda mı, camide mi?”
Pes… Yahu ramazanda şeytanlar bağlanır. Ortalıkta şeytan filan yok… Şeytanların zincirlerini kırıp müminlerin hayatına niye sokuyorsun? Senin ifadenle, “bilmek varetmektir” ya, mübarek ayda olmayan şeytanı, bildirip de niye varediyorsun? Sen ne yapıyorsun?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir