AHLAK İDRAK AKIL

AHLAK İDRAK AKIL
İnsan, anlamadan öğrenebilen, öğrenmekle “yapabilen” bir varlık. Yapabilme maharet ve kudreti anlama şartına bağlı olsaydı, insanlar, yürümeyi bile beceremez, nefes bile alamazdı. İnsanın en basit faaliyetlerinden olan yürümek, o kadar girift fizik denklemler ve dengelerle alakalıdır ki, muhtemelen birkaç bin kişinin dışında kimse yürüyemezdi.
Anlamadan öğrenebilmek ve yapabilmek özelliği, Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. Anlamak bunların şartı olsaydı, insanlar, yirmi otuz yaşlarına kadar ancak “baba” demesini öğrenirlerdi. Konunun paradoksu ise, öğrenmeden (bilgi sahibi olmadan) anlamak imkansız fakat aslında (nazari manada) anlamadan da öğrenmek imkansız. Her nasıl oluyorsa, anlamadan ve anlama iktidarına sahip olamadan öğrenmek ve yapabilmek mümkün olabiliyor. Allah’ın ihsanlarından, ruhun sırlarından, insanın acayip hallerinden birisidir bu hususiyet.
Anlamadan öğrenebilmek ve yapabilmek büyük ihsanlardan biridir ama her ihsan (kıymet) gibi istismarı çoktur. Öğrenmek, anlama zannını, yapabilmek ise daha derinde anlama vehmini üretiyor. Bilgileri öğrendiğinde anladığını zannedenler, anlama ihtiyacı duymaz oluyorlar. Yapabilmeye başlayanlar, anlama ihtiyacı bir tarafa, anlamanın (yani fikrin) lüzumuna bile inanmıyorlar. Oysa öğrenmek, ezberden başka bir zihni evren inşa etmez. Sadece öğrenerek yapabilmek ise, taklitten başka bir özellik kazandırmaz. İdrak, öğrenmekten sonra lazım fakat öğrendikten sonra idrak etmeye ihtiyaç hissetmiyor insanlar.
*
Öğrenmek, anlamaktan önce olduğuna göre, “nasıl” sorusu, “niçin” sorusundan öncedir. Öyleyse önce ahlak inşa edilir, sonra fikir… Ahlak öğrenilir, kuşanılır, yaşanır. Bu safhaya dünyadaki her insan ulaşır, ulaşıyor da… Ahlakın kuşanılması için “niçin” sorusunun cevabını beklemek, yani idrak etmek, otuz-kırk yıl ahlaksız yaşamaktır. Ahlaksız yaşamak, yaşamamaktır. İnsan hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, onu yaşamak için anlamayı şart koştuğunda, yaşayamaz. Kırk yaşına kadar başka şekilde yaşayan kişi, ölmezse, kırk yaşından sonra dünya görüşünün ahlakını çok zor kuşanır. Kuşanamadığı ahlakın fikri, lüzumsuz bir gevezeliktir.
Önce ahlak şiarı, hem İslam’ın muhtevasından süzdüğümüz hem de insanın ruhi, zihni ve akli süreçlerinden anladığımız bir usule işaret eder. İslam, imandan (şehadet kelimesinden) sonra, amellerin (farzların) ne olduğunu ve nasıl tatbik edileceğini öğrenmeyi farz kılmıştır. Öğle namazı vaktinde Müslüman olan kişinin üzerindeki ilk farz, öğle namazını öğrenmektir. “Niçin namaz kılınır” sorusuyla ilgilenemez, “namaz nasıl kılınır” sorusunun peşine düşmelidir. Öğrenme süreci bittikten sonra, anlama süreci başlar, başlamalıdır.
“Nasıl” sorusunun (yani ahlakın) öncelenmesi, insan tabiatı ile İslam’ın teklifleri arasındaki mutabakatın harikulade misalidir. “Önce idrak et sonra tatbik edersin” türünden sözler, nefsin mazereti, sığ akılların meşgalesi, şeytanın iğvasıdır. Bu husus aynı zamanda, İslam tedrisatının da temelidir.
*
Ahlak (nasıl) ile fikir (niçin) bahisleri, müstakil alanlar oluşturmaz, tek hacim oluşturur. Ahlak, hayatın sathını fikir ise derinliğini oluşturur ki ortaya bir hacim çıkar. İslam, o hacimdir. İnsanı hayata bağlayan ahlak, Allah’a bağlayan fikirdir. İkisinden biri eksik olduğunda muallakta kalır ve her şey anlamsızlaşır. Tabii ki ahlak da (İslam ahlakı) insanı (Müslüman’ı) Allah’a bağlar fakat bu bağ, taklidi imandır. Bu dahi gerektir fakat idrak sahipleri için bu noktada kalmak büyük bir cezayı göze almaktır.
*
Önce ahlak demek, ahlakın fikirden daha kıymetli olduğunu göstermez, sadece daha acil olduğunu gösterir. İslam irfanına bakıldığında ahlak üzerindeki yoğunluk ve hassasiyet fikirden önce gelir. Bu durum, tahkiki imanın orta zekalarda gerçekleşmesinin zorluğundandır. Cemiyetin kahir ekseriyetini oluşturan insanlar orta zeka olduğu için, cemiyet inşası ahlakla gerçekleştirilir. Derinlik boyutuyla ahlak fikirden daha kıymetli değildir ama cemiyeti teşkil eden insan sayısı bakımından ahlak fikirden çok daha kıymetli hale gelir. Bu sebeple, içtimai alanda ahlak, ferdi alanda fikir daha kıymetlidir. Fakat bunlar birbirini nakzetmez, iptal etmez, kıymetsizleştirmez. Bilakis birbirini besler ve tamamlar. Yani ferdi oluşlarda fikrin daha kıymetli olması, ahlaktan mücerret bir ferdi hayat ve oluş seyrine girmeye cevaz vermez. Derinleşme ahlaki çerçeve (daha net ifadesiyle Şeriat) muhafaza edilerek gerçekleştirilir. Şeriat’ın dışındaki derinleşme beyhudedir.
Derinleşmenin çerçevesini ahlak oluşturduğuna göre, ahlak bizatihi fikirdir. Zaten fikir, ahlakta mahfuz mana ve hikmetlerin keşfidir. İstikamet üzere olmak zaten budur. Fikir istihsali için ahlaki çerçeveye ihtiyacımız olmasaydı, (haşa) vahiy ve Risalete de ihtiyaç duymazdık. Çünkü kazmayı ahlaki çerçevenin oluşturduğu alana vurmak gerekiyor. Ahlak, hazinenin satıhtaki koordinatlarıdır. Hazinenin kendisi olmayabilir belki ama hazinenin haritası olması cihetiyle, hazine kadar kıymetlidir.
*
Büyük Doğu, kadim İslam irfanında, sübut bulmuş usule riayet ederek, nasıl sorusunu öncelemiş ve İslam’ın devlet nizamını inşa etmeye çalışmıştır. İnşa etmiş değil, inşa faaliyetini başlatmıştır. Her şey hazırlanmış ve tatbik edilebilir hale getirilmiş zannında olanlar, “İdeolocya Örgüsünü” tekrar tekrar okumalıdır. İslam Devletinin sadece çatı katının sistemi örülmüş fakat devletin dev cüssesi hala inşa sırasını bekliyor. Bu istikamette çalışmayanlar, “öksüz yapıyı ustada bırakanlar”, Büyük Doğucu değiller, işin gevezeliğinde olan akıl fukaralarıdır.
Üstadın “nasıl” sorusunu öne alması hususu dikkat çekicidir. Dehalar, “nasıl” sorusu ile fazla meşgul olmazlar. Onları tatmin eden “niçin” sorusudur. Büyük Dehanın “nasıl” sorusunu öncelemiş olması, tabiatına (mizacına) terstir. Buradan da anlaşılmalıdır ki, “nasıl” sorusunun cevabını öncelikle aramış olması, “vazife şuuru” ile ilgilidir. Yirminci asır dünyasında tabiatını aşan kaç tane insan gösterebilirsiniz ki?
Tüm bunlardan sonra, “niçin” sorusunu kafi derecede cevaplamadığını zannedenler varsa, “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu” isimli eserini birkaç defa daha okusun. Kadim Yunan’dan yirminci asra kadar batıda, gelmiş geçmiş tüm “dehaları” hesaba çekmek, “niçin” sorusunun cevabı değilse, kim kendi gevezeliklerine bu sorunun cevabı diyebilir ki? İslam’ın “niçin” sorusunu cevaplamak için, bir zamanlar İmam-ı Gazali Hazretlerinin yaptığı gibi, tüm felsefeyi silkeleyip ayağının altına almak kafi derecede büyük bir tefekkür hamlesi değil mi?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

“AHLAK İDRAK AKIL” için bir yanıt

  1. Ah!Toprağımdan demiri zikirle çıkarabilsem,
    Dâvud nebî yanında bir çırak olabilsem.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir