AHMET SELİM O KADAR DA DERİN DEĞİLMİŞ

AHMET SELİM O KADAR DA DERİN DEĞİLMİŞ
Zaman gazetesi yazarı Ahmet Selim, Türkiye fikir piyasasına göre gerçekten fikir adamı. Fakat Türkiye fikir piyasası çok kısır olduğu için “gerçek fikir” adamı. Üstadın 27.05.2012 tarihli “Bunu da anlamadınız” başlıklı yazısı, hem Türkiye’nin fikir çarşısını tasvir etmek hem de kendinin fikir derinliğini anlamak için iyi bir malzeme oluşturuyor ve iyi bir misal teşkil ediyor. Bu sebeple konu ile ilgilenme ihtiyacı hissettik.
Bir müddettir devam eden “muhafazakar sanat olur mu?” başlığı altındaki tartışmalar, ülkenin fikir hayatı için ciddi veriler temin etti. “Muhafazakar sanat olmaz” diyen batılı kafalar derinliklerini (seviyesizliklerini) sergilerken, Müslüman fikir ve ilim adamları da doğrusu ciddi patinajlar yaptı. Ahmet Selim’in yazısı da bu konuya dair bazı verileri piyasaya sundu.
Ahmet Selim, “bunu da anlamadınız” derken, “muhafazakar sanat olmaz” diyenlere karşı bazı tespit ve tenkitler yapıyor. Doğrusu yazı, Ahmet Selim’in seviyesini gösteren bir yazı değil, bu sebeple tek yazıdan hareketle üstadın tenkidini yapmak vicdanlı bir davranış olmaz. Fakat Müslüman fikir, ilim ve sanat adamlarının “muhafazakar sanat” konusundaki patinaj noktaları (hiç değilse bazı noktaları) Ahmet Selim için de vaki. Karşı taraf ile ilgili tenkitleri bir tarafa, muhafazakar sanat meselesinin kaynağına dair yaptığı sondaj çalışması, konuda ne kadar “derinleştiğini”, aslında derinleşemediğini göstermesi bakımından ibretlik bir hadisedir.
Konu, özü (kaynağı) itibariyle “insan tezi” ile ilgilidir. Fikir, ilim, sanat alanları ve faaliyetleri, sahip olunan insan tezinin tabii neticeleridir. İnsan teziniz neyse, fikir, ilim ve sanat anlayışınız da o çerçevede, derinlikte, muhtevada gerçekleşir. Ahmet Selim de bu noktayı bildiği için, muhafazakar sanat meselesini izah için sanat konusuna, sanat konusunu izah etmek için de “insan konusuna” giriyor. Tam da bu noktada “derinliğini”(!) deşifre eden bir tespit yapıyor. Ahmet Selim’e haksızlık yapmamak için hemen belirtelim ki, buradaki sığlık, ülkenin tefekkür ufuk çizgisi olarak hemen hemen herkeste (tabii ki istisnaları var) mevcut. Ahmet Selim’in seviyesini deşifre eden beyanı şu:
“Aslında hayal de bir çeşit düşüncedir, aklın ürünüdür. Aklın (beynin) dışında ayrı bir hayal üretme, tahayyül etme merkezi yok. İnsanın bir ruhu var, bir de bedeni. Ruh beyne taalluk ettiği zaman nefs doğar, ve hayatiyet beyin merkezli olarak bütün bedene yayılır. İnsanın maddî varlığında en az bilinen organ beyindir. Yürek de orayla irtibatlanarak kalb haline gelir. Beyin ölürse kalb, bir et parçasına döner.”
Ahmet Selim’in bu tespiti, hem yazının hem de “muhafazakar sanat” tartışmasının en derin (gözümüzden kaçanlardan özür dileriz) fikir beyanıdır. Muhafazakar sanat merkezinde başlayan ve buna bağlı olarak “insan tezi” çerçevesinde meydana gelen tartışmanın en derin tespiti kabul ettiğimiz bu beyan, maalesef, hem yanlış hem de sığ… Yanlışlığı da zaten sığlığından kaynaklanıyor.
Bu paragrafta sığ ve yanlış olan kısım şurasıdır; “Ruh beyne taalluk ettiği zaman nefs doğar, ve hayatiyet beyin merkezli olarak bütün bedene yayılır. İnsanın maddî varlığında en az bilinen organ beyindir. Yürek de orayla irtibatlanarak kalb haline gelir. Beyin ölürse kalb, bir et parçasına döner.” İslam’ın insan tezinin temeli, ruh-beden birlikteliğidir. Ruhsuz insan telakkisi, materyalist felsefenin ürünüdür. Hiçbir Müslüman insan telakkisini “ruhsuz” şekilde yapmaz, ruhun kabul veya reddi, itikadi meseledir. Ne var ki ruhu kabul etmek, ruh ile beden beraberliğini, doğru terkip kıvamında, ihtiyaç duyulan derinlikte anlamaya kafi değil. Materyalist düşünce esintilerinin Müslümanları da derinden ve sinsi şekilde etkilediği son iki asırda, Müslüman fikir ve ilim adamlarının ruhu kabul etmelerine rağmen, “ruhsuz” insan tezlerine savrulduğu görülüyor. Bu konudaki düşünce savruluşlarının kritik noktası, “beyin” meselesidir. Materyalist düşünceler, insan tezlerinin tamamını “beyin” merkezinde kuruyor. Son birkaç asırdır fikir ve ilim üretimi sıfıra yaklaşan Müslümanlar, insan denen girift terkiple ilgili araştırma yapmadıkları için, batının beyin üzerindeki araştırmaları karşısında patinaj yapıyor ve umumiyetle farkında olmaksızın beyin merkezinde bir insan tezi geliştiriyorlar. İslam İrfan Müktesebatı ile irtibatını kesen Müslüman fikir ve ilim adamlarının bu tuzağa düşmeleri anlaşılabilir ama Ahmet Selim’in böyle bir savrulma yaşamasını anlamakta zorlanıyoruz. Demek ki İslam İrfanına aşina olmak kafi değil aynı zamanda konunun zaruri kıldığı derinleşme şart.
Her şeye rağmen nefsin nasıl meydana geldiği ile ilgili şu ifade, “Ruh beyne taalluk ettiği zaman nefs doğar, ve hayatiyet beyin merkezli olarak bütün bedene yayılır.”, en azından bir “düşünme temrini”dir. Ülkede, ruh-nefs-beden, ruh-zihin-akıl, ruh-kalb-müşahede ve benzeri insan ile ilgili birçok konuda düşünme temrinleri yapan yok. Bu konuların başlığı bile yok. Haki Demir’in kitapları olmasaydı, galiba bizim de böyle meselelerimiz olmayacaktı. Haki Demir’in kitaplarından, yazılarından daha önemlisi tasavvuf kaynaklarından anladığımız kadarıyla, ruh, uçsuz bucaksız bir kalp evrenine sahip ve bu evrenin “yürek” ile ilgisi yok. Her türlü kıpırdanış, kalp evreninde ve ruh kaynaklı olarak meydana gelmekte ve oradan zihni evrene intikal etmektedir. Kalp, münhasıran ruhun evrenidir ve hiçbir maddi hususiyet yoktur. İnsan denilen varlığın kaynağı ruh ise havzası da kalptir. Zihni evren ise insanın kalbi evreninden sızan tesirler ile dış dünyadan intikal eden tesirlerin harmanlandığı bir havzadır. Ruhi hususiyetler (istidatlar) olan nefs, akıl, zeka, hafıza, vicdan ve benzeri her merkez ve unsur, nihai kaynağı kalp ve ruh olmak üzere, zihni evrende vücut bulurlar. Kalbi derinlikten fışkıran her türlü (duygu ve düşünce) aksiyon, zihni evrene ulaşır, zihni evrende dış alemden gelen tesirler ile harmanlanır, karar ve istikamet olarak beyne ulaşır. Beyin ise kalbi ve zihni (ruhi ve akli) aksiyonları bedene gönderir. Beynin fonksiyonu, ruhi ve akli faaliyetleri bedene intikal ettiren bir manivela olmasından ibarettir. Beyin, asla insanın merkezi değil, bedenin merkezidir. Asla karar merkezi değil, kararları nakleden bir vasıtadır. Beyin merkezli insan tezi, Müslümanlar için tam bir faciadır.
Kalbi evren bir tarafa, zihni evreni bile beyin ile izah etmek imkansızdır. İnsan beş on saniye gözlerini kapatıp zihni evrenine dalsa anlar ki, o evreni herhangi bir maddi varlık (beyin de dahil) meydana getiremez. İnsanın zihni evreni bile (kendi ufkuna bağlı olarak) kainat çapında olabilir. İçinde ruhun ikamet ettiği kalp evreni ise zihni evren ile mukayese bile edilemez. Bütün bunlar tabii ki pozitivizme aykırıdır, akıl formunu pozitivizm ile inşa edenler için saçmalık olarak görülebilir. Bunun temel sebebi de (Haki beyin ifadesiyle) “ruhi ilimlerin” unutulmasıdır. Başka bir ifadeyle, Ruhi İlimlerin mecrası olan tasavvufa yabancılaşmadır.
*
Bu arada İbrahim Sancak dostumun Ahmet Selim ile ilgili yazdığı takdir dolu iki adet yazısını da gözden geçirmesinde fayda olacağı düşüncesindeyim. Doğrusu İbrahim Beyin yazıları, Türkiye ortalamasına nispetle yazılmış yazılardır. Türkiye ortalamasına göre Ahmet Selim’in “fikir adamı” olduğunu kabul etmek gerekir. Fakat her nedense İbrahim Beyin Ahmet Selim’e ayrı bir muhabbeti olduğu görülüyor. Ahmet Selim Beye benim de muhabbetim var, zira ülkenin fikir ortalamasına göre de ciddi bir fikir adamı… Ne var ki, İbrahim Beyin iltifatlarının ciddi bir kısmı sadece muhabbetinden kaynaklanıyor olmalı. Ne dersin İbrahim Bey?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir