AKL-I SELİM İLE AKLIN FARKLARI-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

TAKDİM
İslam irfanı, insan, hayat ve medeniyeti üç esas üzerine bina eder. Kalb-i Selim, Akl-ı Selim, Zevk-i Selim…
Müslüman şahsiyeti, kalb-i selim, akl-ı selim ve zevk-i selimin mütekamil terkip kıvamında meydana gelir. Kalp insandaki her şeyin kaynağı olan vahadır çünkü ruhun aranılacağı yer orasıdır. Ruhun meskun mahallini temiz tutmamak, insandaki tüm inşa faaliyetlerini akamete uğratır. Akıl, insanın tefekkür, karar ve tatbik merkezidir ki onun selamete kavuşamamış olması, nefse teslim olması manasına gelir. Duygu insandaki en güçlü enfüsi akıştır ki, kaynağı ta ruhta (ve kalpte) olduğu için önüne geçilmez bir seldir. Eğer sıhhatli bir mecra inşa edilemez, akış istikameti ve üslubu tayin edilemezse, zevk-i selim meydana gelmez. Zevk-i Selim, kalbin (ruhun) zevk almasıdır, nefsin değil… İnsanda imandan sonraki en büyük inkılâp, nefsin arzularından değil, ruhun arzularından zevk alabilir hale gelmektir.
İslam insanda bu üç hedefi gerçekleştirmek ister. Fakat bunların bir insanda, mütekamil kıvamda terkip olması enderdir. Bu üç hedef, Müslüman şahsiyetinin ufkudur. Hem üçünün bir arada gerçekleşmesi ufuktur hem de her birinin gerçekleşmesi…
Üçünün bir insanda gerçekleşmesi, o insanın mürşit olduğuna delalettir. Sadece Kalb-i Selimin bir insanda gerçekleşmesi o insanın velayetine kafi delildir. Lakin velayet tabii olarak Zevk-i Selimi de ilzam eder. Zevk-i Selim ile Akl-ı Selim bir insanda gerçekleşirse, o kişi alim olur. Sadece Akl-ı Selimin bir insanda gerçekleşmesi, o kişinin akil (mütefekkir) olduğuna işarettir. Galiba tüm bunlar böyledir ama en doğrusunu Allah bilir.
Kalb-i Selim, imanın, istikamette sübuta ermesi, Akl-ı Selim, aklın, güzergahı tayinde isabet kaydetmesi, Zevk-i Selim ise hayatın hakikati olan “ruhi hayatın” galip gelmesidir.
*
Bu eserin konusu, ismi ile muayyen olan akl-ı selim bahsidir. Sacayağının birisini tetkik konusu yapmıştır, diğer ikisi, akl-ı selim bahsi ile ilgileri nispetinde temas edilmiş fakat teferruatlı tetkik edilmemiştir. Zaten sacayağının her bir ayağı, ciltlerce eserle ancak tetkik edilebilir. Bu eser bile akl-ı selim bahsinin dibacesidir. Çünkü akl-ı selim bahsi, en az beş cilt olarak tasavvur edilmiştir.
*
Akl-ı Selim esasen şu üç mesele için lüzumludur. Hakikat arayışı, güzergahın tayini, hayatın inşası… Bunların dışında da sayısız sebeple lazımdır ama temelde bu üç mesele içindir.
Hakikat arayışı ve hakikat kaygısı, akl-ı selim ile kabildir. Akl-ı Selimin kıymeti, hakikat arayışının kıymeti ile muadildir.
Akıl, “insan namzedini” insan, akl-ı Selim ise “insanı”, “mütekamil insan” yapan, idrak ve idare merkezidir. Otağı, kalbe çok yakın, nefse uzaktır.
Akl-ı Selimin diğer adı, şuurdur.
Kalbe çok yakın olduğu anlaşılıyor da, bizzat kalpte olup olmadığı hususunda tereddüdümüz var. Akl-ı Selimin ikametgahının kalp olması arzu edilir fakat kalpteki sınırsız ufuk, aklın (akl-ı Selim bile olsa) mahdut ufku ile tezat teşkil eder. Bu sebeple akl-ı selimin otağını kalpte kurup kurmadığından emin olunamıyor. Belki bazı akl-ı selim kalpte ikamet etmekte, bazıları ise oraya kadar ulaşamamaktadır. Hadiseye böyle bakınca akl-ı selimin de inkişaf ettiği anlaşılıyor.
İman kalptedir. Akıl ile imanın enfüsi alemde hemmekan olması mümkün mü? Sanki iman ile akıl arasında asgari de olsa biraz mesafe bulunması gerekiyor. Kalbin hacmi, asgari kainat çapındadır. Bu cihetle hemmekan olması halinde aralarında kafi derecede mesafe olması düşünülebilir. Fakat mahiyet farkı mertebe farkını gerektirmez mi? İman kalpte ikamet ettiğine göre aklın daha aşağıda ikameti gerekmez mi? Kim bilir? Hakikat Allah’ın “has” mülküdür, en doğrusunu O bilir.
Şöyle bir tasnif yapmak sanki daha sıhhatli… Akl-ı Selim iman ile imtizaç halinde bulunduğu için otağı kalpte fakat akıl iman ile ihtilaf halinde bulunduğu için otağı nefste yani zihni evrendedir. Zaten akl-ı selim, iman ile akıl arasındaki ihtilafın sona ermiş halidir. Öyleyse kalpte ikamet etmesine mani nedir?
*
İstikamet hedef tayinidir. Hedefe ulaşmak için bir de güzergah gerekir. Hayatın gailesi içinde isabetli bir güzergah tayin edebilmek, istikamet üzere olmanın teminatı olacaktır. Farklı güzergahların olması istikametten sapıldığı manasına gelmez. Her ferdin bir güzergahı olabileceği gibi bir güzergahtan başka bir güzergaha da geçebilir. Fakat güzergahın istikametten sapmaması, hedefe en kestirme yol olması, şartlar ve imkanlarla mütenasip bulunması gerekir. Güzergahların farklı olabilme imkanı hassasiyet zafiyetleri oluşturabilmekte ve istikametin dışına savurabilmektedir.
Bir çok insanın istikameti doğru fakat güzergahında ciddi problemler var. İstikametin sübutu, güzergahın kıymetinin ihmal edilmesine sebep olmakta, “asıl olan hedef” ifadesi altında, hedefe varılamaz güzergahlara sapılmaktadır. Akl-ı Selime ihtiyaç duyduğumuz mühim konulardan biri de güzergah meselesidir.
Güzergahı doğru tespit edemeyenler, denize ulaşamadan kuruyan akarsulara benzer. İstanbul’dan Paris’e gitmek için Pekin, Tokyo, New York güzergahını takip edenler, “dünya yuvarlak, o güzergahtan da Paris’e gidilir” bilgisinin doğruluğuna sığınamazlar. Bu kadar uzak bir güzergah, nazari olarak ne kadar doğru olursa olsun, maliyeti karşısında hiçbir mana ifade etmez. Bazen nazari doğrular, ameli alanda manasız ve fonksiyonsuz hale getirilebiliyor.
*
İslam’ın teklif ettiği ve mükellef kıldığı hayatı inşa etmek gerekiyor. Son birkaç asırdır Müslümanlar İslami hayatı inşa etmedikleri için batı tarafından üretilmiş bir hayatın içine düştüler. Akıl, içine doğduğu hayatın ufkuna hapsolmuştur. Bu sebeple batının ürettiği hayatın içinde doğan ve şekillenen akıl, o hayatı temelinden tenkide tabii tutamıyor. Yeni bir hayat inşa etmek ise bundan daha ileri bir maharet, daha geniş bir ufuk ve daha derin bir idrak gerektirir.
İslami hayatı inşa etmek, pozitivist, Kemalist, ateist vesaire niteliklere sahip mevcut eğitim ve bilim altyapısının tezgahından geçen nesiller için balığın kavağa çıkması gibidir. Pozitif akıl, İslami hayatı nasıl inşa edebilir? Özellikle de birkaç asırdır hayatı batının inşa ettiği ve bizim de ithal ettiğimiz hatırlanırsa, akl-ı selim inşa edilmeden atacağımız her adım, yürüme bandındaki gibidir. Yürüyoruz ama mesafe katetmiyoruz. Bu hal, bal kavanozunu yalamaya benzer.
*
Muvazene, insan için tılsımlı mefhum… Aklın bulunduğu yer itibariyle muvazenesi, ruha mümkün olduğunca yakın, nefse mümkün olduğunca uzak bir noktada kurulmalıdır. Böyle bir muvazene, “akl-ı selim”in muvazenesi olur. Akıl kendi haline bırakıldığında ise, nefse raptolmuş durumda ve ruhu tanımaz haldedir. Bu hal, talep edilen (olması gereken) muvazeneden fersahlarca uzaktır.
Emir ve nehiylerden oluşan çerçeve, aklın bünyesinin muvazenesi için iki ölçüdür. Nehiyler, çerçevenin dış sınırını, emirler ise dairenin merkezini teşkil eder. Akıl, kendini merkeze bağlayarak ve dairenin içinde kalarak, tam bir hürriyet içinde yaşayabilir. Çünkü aklın alanı burasıdır, kendi alanında kaldığı müddetçe hürriyetine sınır yoktur.
Murakabe, aklın gerçekleştirdiği bir faaliyettir. Lakin aklın da murakabe altında tutulması gerekir. Aklı murakabe altında tutacak olan nedir? Şuur yani akl-ı selim… Akl-ı Selimi murakabe altında tutacak olan bir şey var mı? Var, İman… İmanın, istikamet üzere olma hali (hususiyeti) akl-ı selimi murakabe edebilir.
İkameti sabit olmayan bir merkezdir akıl… Akıl, ruh ile nefsin arasındaki çekim alanında bulunur. Normalde nefse daha yakın, ruha daha uzaktır. Zaten nefsin tabiatı ile imtizaç halindedir. Nefse mütemayildir. Lakin ruhun tesirinden tamamen uzaklaşması kabil değildir.
Ruh ile arasındaki mesafeyi en uzak sınıra kadar açan ve nefse tamamen bağlanan aklın tabiatı, inkarda istikrar kesbeder. Ortalarda bir yerlerde bulunursa, imana yönelme imkanını kaybetmez. Ruha yaklaştıkça imana ve selim akıl olmaya doğru mesafe alır. Ruha yaklaşması halinde “ruhi istidatlar” ile mücehhez olma imkan ve ihtimali ortaya çıkar fakat nefse bağlanması halinde “nefsi istidatlar” ile mücehhez olması şart olur.
*
İnsanın zihni haritasında aklın yerini tespit etmek lüzumlu lakin zordur. Ruh ve nefs koordinatları zihni haritanın en bariz merkez noktalarıdır. Aklın bu koordinatlara göre yerini tespit etmek öncelikli ve önemlidir. Akıl ile akl-ı selim arasındaki farkı anlamamızı ve izah etmemizi mümkün kılan bu koordinatlardır. Ruha (ve imana) yaklaştıkça akl-ı selime doğru, nefse (ve dünyaya) yaklaştıkça da akla doğru mesafe alınır.
Ruha mümkün olduğunca yaklaşması ve hatta onunla temas eder hale gelmesi, nefs ile münasebetini (ve irtibatını) kesmez. Fakat nefse mahkum hale gelmesi, ruh ile münasebetini kesmesine sebep olur. Bu sebeple akl-ı selim dünya işleriyle de ilgilenir ama “nefsi akıl” ahret işleriyle ilgilenmez.
Akıl için mümkün olan en iyi muvazene hali, nefs ile ruhun orta noktasında olmasıdır, zaten bundan ileriye gidemez. Fakat akl-ı selimin muvazene hali farklıdır, ruha mümkün olduğunca yakın, nefse mümkün olduğunca uzakta olmalıdır, olabilir. “Mümkün olduğunca…” şeklinde ifade etmemizin sebebi, çok sayıda muvazene kurulabilme imkanı bulunmasıdır.
*
Akl-ı Selimin iki temel hususiyeti var. Bu hususiyetler aynı zamanda ona olan ihtiyacımızı gösterir. Birincisi, hangi seviyede olursa olsun sahibini (insanı) “sırat-ı müstakim” üzere tutmaktır. Diğeri, mümkün olan en yüksek noktaya kadar çıkmasıdır.
En yükseğe çıkmak fakat sırat-ı müstakim üzere bunu yapmak… İşte akl-ı selime bunun için ihtiyacımız var. Yanlış anlaşılmasına mani olmak için kaydedelim ki, “en yüksek” ifadesi, aklın ufku için kullanılmaktadır. Aklın dışındaki yollar, mecralar, usuller bu bahsin dışındadır.
*
Bu eserde akl-ı selimi, akıl ile mukayeseli olarak ele aldık. Mukayese yoluyla farklılıkları ve aynilikleri tespit etmeye çalıştık. Bunu yaparken bir çerçeve oluşturma çabası içine girdik. Akl-ı Selimin teşekkülü, sınırları, terkip çeşitleri gibi birçok konu bu eserde mevcut değil. Bir manada bu eser, akl-ı selime giriş mahiyetindedir. Akl-ı Selim bahsine başlama temrinidir dense yeridir. Teşekkülü, sınırları, farklı terkip bünyeleri ayrı ciltlerde müstakil olarak tetkik edilmiştir.
Akıl ile akl-ı selimi mukayeseli olarak tetkik etmek, aklın ne olduğunun anlaşılmasına bağlıdır. Oysa ülkemizde akıl hakkında maalesef pek kitap yok. Tavsiyemiz, akıl hakkında telif ettiğimiz eserlerimizin okunmasıdır. Doğrudan akıl hakkında yayınlanmış beş adet (Akıl Eğitimi-1-Teori, Akıl Eğitimi-2- Pratik, Akıl Nedir, Aklı Güçlendirmenin Yolları, Aklı Geliştirmenin yolları) ve akılla ilgili konuları ihtiva eden altı adet (İnsandaki İnkişaf Seyri, İnsandaki Zeminler-Temel Psikolojik Alanlar-, Hayata Karşı Mukavemet Usulleri, Mukavemet Merkezleri, Kişilik Tipleri, Zekayı Kullanabilme Metodu) kitabımız mevcut. Bunların dışında yayına hazırlanmış olan dört adet (Farklı Akıl Terkipleri, Aklın Sınırları, Aklın Teşekkül Süreci, İnsan Terkibi-İnsan tezi-) kitabımız mevcut.
Akıl ile ilgili ıstılahın oluşmaması büyük problem… Terminolojisi oluşmayan bir alanda eser telif etmek, anlaşılmamaya razı olmaktır. Fakat bir şekilde başlanması gerekiyor. Zira konu çok önemli…

AKIL İLE AKL-I SELİMİN FARKI

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir