AKPARTİ TENKİDİ-2-FİKİR, İLİM, SANAT ÜRETİMİ

AKPARTİ TENKİDİ-2-
FİKİR İLİM SANAT ÜRETİMİ
Ekonomide üretimin artırılması için çalışmalar yapılıyor, teşvikler veriliyor, katkılar sunuluyor. Başbakan işadamlarını uçaklara doldurup dış seyahatlere götürüyor. Ticari münasebetler tesis etmeleri için onlara öncülük yapıyor ve şahsi kredisini bile kullanmaktan imtina etmiyor. Bunlar yanlış değil, daha da fazla yapılmalı. Fakat kompozisyonda bir eksiklik var. Fikir, ilim, sanat alanlarındaki üretimin teşviki… Bu eksiklik o kadar önemli ki, iktisadi alanda yapılan tüm çalışmaları gölgeliyor.
Fikir, ilim, sanat faaliyetleri tüm iktisadi faaliyetlerin kaynağıdır. İktisadi faaliyetler kaynağından bağımsız olarak gerçekleştirilirse, montaj sanayiden öte gitmek kabil olmaz. Yabancı markaların üretimini (hem de yüzde yüze yakın halde) yapmaktan kurtulma yolu bulunamaz. Çünkü o yolu bulacak olan teorik (fikri) çalışmalardır.
Başbakanın yerli otomobil üretilmesi talebinin karşısındaki problem, fikri zafiyettir. Başbakan kaba bir bakışla iktisadi hayattaki gelişmelerin ulaştığı seviyeye bakınca, yerli otomobil markasının oluşturulması ve üretilmesi gerektiğini düşünüyor. Fakat Türkiye’nin son yıllardaki ciddi hamlelerine rağmen (yerli savaş gemisi, yerli tank vs) hala montaj sanayi kültüründen kurtulamadığı unutuluyor. Yerli otomobil üretimi konusundaki esas direnç, harikulade fikirler üretilememiş olmasıdır. Fikri çalışmaların yapılmadığı, desteklenmediği, itibar edilmediği bir kültür ikliminden kurtulamadık. Koç ve Sabancı gibi en büyük iktisadi gurupların yerli otomobil markası oluşturulmasına (en azından) pasif direniş göstermesinin sebebi, “fikir sahibi” olmamalarıdır. Türkiye, tatbikat alanıdır. Yabancı ülkelerde üretilen ve geliştirilen bilgi ve fikrin tatbikat alanı… Koç ve Sabancı’nın Türkcell projesine karşı nasıl burun kıvırdıkları, GSM şirketlerinin kurulmasından sonra da ne kadar pişman oldukları kamuoyunun hatırındadır. Aile şirketi olmasalardı GSM projesini kaçıran yöneticiler, şirket ortakları tarafından tartaklanarak kapı dışı bırakılırlardı. Bunların maharetleri, batılı şirketlerle yaptıkları anlaşmalarla ülkede montaj sanayi kurmaktan ibarettir. Zengin olmaları da geri kalmış ülkelere hastır. Yani kendi orijinal fikirleri yok, ithal fikirlere sahipler ve o fikir sahiplerine de her yıl kamyonla para öderler. Bu adamların ufuklarına ülkeyi teslim etmek, basiretsizliğin en derin halidir.
İyi niyetli olmak kafi değil. Başbakanın yerli otomobil üretimi için şartların hazır olduğu düşüncesi, ülkedeki teorik üretimin hacminden (hacimsizliğinden) habersiz olduğunu gösteriyor. Ülkenin önünü açmak için bu hamleyi yapıyor olduğunu kabul etmek mümkün. Yani “artık bu alanda da çalışmaya başlayın, ne gerekiyorsa yapın, bunun için fikir üretmek gerekirse üretin” gibi bir ateşleme olarak düşünülebilir. Faydalı da olabilir. Fakat insanların zihni evrenleri ve zihni organizasyon çeşitleri, üretime değil taklide ayarlı olmaya devam ettiği müddetçe, ağır rekabet şartlarının olduğu bir piyasada (otomobil piyasasında) taşıma suyla (akılla-fikirle) değirmenin dönmeyeceği unutulmamalı. Bütün bunlar, yerli otomobil üretimi konusunda başbakanın çıkışının yanlışlığını anlatmak için değil, daha derinlerde ağır bir zafiyetin bulunduğunu göstermek için. Fikir ve idrak zafiyeti… Zaten bu zafiyet olmasa, işadamları başbakanın kapısını çoktan çalmışlar ve yerli otomobil üretimine başlayacaklarını ve gerekli destekleri vermesini isterlerdi. Böyle bir düşünce yeşermediği ve böyle bir taleple kapısına gelinmediği için başbakan, işadamlarını tetikleme ihtiyacı hissetmiş olmalı. Fakat başbakan esas eksikliğin ve zafiyetin kaynağını teşhiste eksik kalmış gibi görünüyor.
Yerli otomobil markası oluşturmak için yapılması gereken fikir, ilim ve sanat çalışmalarının “tasarım” meselesinden ibaret olduğunu zannedenler yanılıyor. Böyle zannedenler meselenin sadece teknolojik alandaki ar-ge çalışmasıyla halledilebileceğini düşünür. Böyle düşünenler, fikir ve idrak zafiyeti ile kastettiğim hadisenin orijinal misalini vermiş olurlar. Sadece otomobil markası geliştirmek için bile, umumi hatlarıyla söylemek gerekirse, dünyada hayatın nereye doğru gittiğini, insanların hayatta neleri tükettiğini ve nelere açlık çektiğini, on yıl, yirmi yıl, elli yıl, yüzyıl sonra hayatın hangi mecralara döküleceğini anlamaya yönelik birçok çalışma alanının olması gerek. Bunlar ve daha birçok alandaki çalışmaların otomobil markası geliştirmek için yapılması imkansız gibi görünüyor. Mümkün olması ise ağır maliyetleri gerektirir. Öyleyse?
Mesele şu; her hangi bir alanda dünya ile rekabet etmek, ülkenin ufkunun dünyanın ufkuna ulaşması ile mümkündür. Aslında dünyanın ufkunu geçmesi gerekir ama bunu söylemek için daha erken. Ülkenin ufkunun dünyanın ufkuna ulaşması için her alanda teorik (fikri) üretimlerin yapılması ve teşvik edilmesi şart. Ülke bir kültür havzası haline gelmelidir. Her alanda yoğun bir fikir, ilim ve sanat üretiminin yapılması gerekiyor. Müteşebbisler, üretilen fikir, ilim ve sanat eserlerinden kendi işlerine yarayacak olanları toplar, terkip eder, gerekirse yeniden şekillendirir ve tatbik eder. Aksi takdirde her alanda öyle büyük çaplı çalışmalar yapmak gerekir ki, montaj sanayi dışında bir yatırıma imkan kalmaz.
Neler yapılmalı?
Meta üretimi alanındaki teşviklerin daha fazlası fikir, ilim ve sanat üretimlerine verilmeli. Düşünce kuruluşları, laboratuarlar, ar-ge merkezleri, strateji ve sistem çapında düşünce üretimleri, müessese modelleri alanlarında yapılacak yatırım ve çalışmalar desteklenmeli ve itibar edilmeli.
Fikir, ilim ve sanat çalışmaları asla ticarete kurban edilmemeli. Bu alanlardaki üretimlerin önünün açılmasını ticari piyasanın arz-talep dengesine bırakmamalı. Mesela fikir, ilim ve sanat adamlarının eserlerini basacak ve dağıtacak bir kamu müessesesi (yayınevi) kurulmalı. Ticari nitelikli yayınevlerinin ticari kaygılarla bir kitabın basımına veya basılmamasına karar vermesi tabii karşılanabilir. Fakat ticari meta kıymeti olmayan (satılmayacağı düşünülen) bir kitabın ihtiva ettiği fikrin piyasaya çıkmaması çok vahim bir hadisedir. Hangi dehanın, ticari kaygılar dışında yazmış olduğu ve dehasını yansıtan bir eser, ticari kıymete sahip olabilir ki ticari yayınevleri tarafından basılsın. Dehayı ülkede anlayacak kaç kişi çıkar ki kitapları çok satsın. Oysa insanlık tarihi açıkça gösterdi ki, geleceği inşa edenler dehalardır ve ne yazık ki yaşarken anlaşılmamış, anlaşılmadığı için de itibar görememiştir. Böylece gelişmelerin hızı da yavaş olmuştur. Dehanın eserini ticari yayınevi bile anlamaz ki, onu basıp da çok satarak kar edeceğini düşünsün. Fakat dehanın eserinin basılıp piyasaya sürülmemiş olması, ülkenin neler kaybettiğini bile hiçbir zaman bilmeyeceği manasına gelmez mi? Bir ülke, dehalarının teorik üretimlerini çöpe atıyorsa, o ülke neye müstahaktır?
Mesele sadece iktisadi alan değil. Fikir, ilim ve sanat üretimi, insani üretimlerin şahikasıdır. Paraya tahvil edilebilir olup olmaması sonraki meseledir. Bir kültür ve medeniyet havzası oluşturmak gibi yüce insani değerlerin peşinden gitmeyeceksek, zengin olmanın (iktisadi refaha ermenin) ne anlamı var. Zengin ama insani kıymetlerden mahrum bir insan topluluğu… Şok edici ifadesiyle söylemek gerekirse, “zengin hayvan” olmak için uğraşıyor olamayız. Bu manada iktisadi gelişme, kültür ve medeniyet alanındaki gelişmelerin neticesi değilse vay halimize… En azından iktisadi gelişmenin kültür ve medeniyet inşasını tetiklemesi gerekir. Son iki asırdır batıyı fikir ve kültür alanında taklit ettiğimiz için iktisadi hayatta da montajdan öte gidemedik. Montaj sanayinde gerçekleştirdiğimiz ilerlemeyi heba etmek gerekmez ama artık onun miadının dolmuş olması gerekmiyor mu?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

AKPARTİ TENKİDİ-2-FİKİR, İLİM, SANAT ÜRETİMİ” üzerine bir düşünce

  1. üstad kalemine sağlık, tabi aslolan güncelleştirdiğin konunun öneminin kavranıp pratize edilebilmesidir, inşallah mevzuya önem verilir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir