ALİ BULAÇ-2-BİRAZ İSABET KAYDETMİŞ

ALİ BULAÇ-2-BİRAZ İSABET KAYDETMİŞ
Ali Bulaç, Zaman gazetesinde, 28.04.2012 tarihli, “Tarihin çözdüğü ihtilaflar” başlıklı yazısında, Şia ile ilgili bazı tespitler yapmış. Tespitlerin bir kısmı isabet kaydetmiş, şaşırdık fakat daha önemlisi sevindik. Doğru fikir nasıl ve kimden sadır olursa olsun başımızın üstünde yeri var. Ali Bulaç’ın sıhhatli düşünmeye başlaması, ülkenin iyiye gittiğine alamet. Bunu tahkir maksadıyla söylemiyoruz, hakikaten Türkiye’deki Şia sempatizanlarının anlayış ve kavrayışları hastalıklıdır. Ülkedeki Şia sempatizanlarının sıhhatli düşünmeye başlaması, birçok problemin çözümüne katkıda bulunacaktır.
“Hz. Ali mi yoksa Hz. Ebubekir mi imam olmalıydı tartışmasının bugün için pratik değeri kalmamıştır. Şiiler, “İmamet hakkı Ali’ye aitti, Beni Sakife’de bu hak Ebubekir’e verildi” der. Sünnilere göre Hz. Ali’nin bu yönde bir talebi olmadı, Ebu Bekir halife seçilince ona hür iradesiyle biat etti. Allah’tan başka kimseden korkusu olmayan Hz. Ali’nin kendisinden önceki üç halifeye rızasıyla biat ettiğini biliyoruz. Konu, Hz. Ali’nin (r.a.) ameli ve sireti açısından ele alındığında, bu tarihi hakikat Hz. Ebu Bekir (r.a.) Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Osman’ın (r.a.) meşru olduğunu gösterir ki, bu gün bu görüşü bazı Şii bilginler de kabul ediyor.”.
Ali Bulaç’a ait olan bu ifadeler, tam olarak sıhhatli bir düşüncenin ürünü. Şia kaynaklarına bakıldığında, imametin Hz. Ali’ye ait olduğu istikametindeki bilgiler haddini aşan hastalıklı düşüncelerdir. Şia kaynakları dikkatle tetkik edildiğinde görülür ki, Hz. Ali’nin şahsiyet tarifi, (haşa) iktidar heveslisi, (haşa) iktidar delisi, (haşa) iktidar için çok şey yapacak birisi gibi resmedilir. Hz. Ali’nin peşinden gittiğini iddia eden adamlar, Hz. Ali ile ilgili öyle bir şahsiyet terkibi oluşturmuşlardır ki, değil Hz. Ali, herhangi bir Müslüman için bile öyle bir şahsiyet tarifi yapmaktan imtina edilmelidir. Şia, işin bidayetinde düşünce sıhhatini kaybetmiş bir akımdır. Hilafetin Hz. Ali’ye ait bir hak olduğunu söylerken, diğer üç halifeye ve sair sahabeye çok ağır küfür ve hakaret etmektedirler. Mesele sadece hilafet bahsi olmanın da çok ötesine geçirilmiş ve İki Cihan Serveri (SAV) Efendimizin sahabe kadrosunu yok saymışlardır. Dolayısıyla onlardan Hadis-i Şerif rivayetinde bile bulunmamışlar ve dinin sonraki nesillerine sıhhatli şekilde nakli vazifesini de yapmamışlardır. Oysa Müslümanların ilk vazifesi, dinin olduğu gibi muhafazası ve naklidir.
Ali Bulaç, yukarıda iktibas ettiğimiz tespitleri yaparken, Şia’nın İslam’ın ana gövdesinden ayrılması hususundaki derin nazari meseleleri görmezden gelmek gibi bir tavır sahibi. Şia’nın ana mecrayı terkederek sıhhatsiz bir mecra açtığı hususunu meşrulaştırmak, doğru bir yaklaşım değil. Hz. Aişe validemizle ilgili ağır hakaretleri, az sayıdaki sahabeden rivayet edilen Hadis-i Şeriflerle dinin eksik nakli, asırlarca dinin kamu hukukunu askıya almak gibi bir cinayet işlemeleri, tarih boyunca bir medeniyet inşa edemeyen “bedevi” bir topluluk olduğu hususu ve daha birçok temel meselelerdeki çizgi dışılığı perdelenmemelidir.
Sitemiz yazarlarından (www.fikirteknesi.com) Nurettin Saraylı’nın Şia hakkında yazdığı yazılarda bahsini ettiği hususlardan birkaçını yukarıda saydık. En son yayınladığı “Şia nedir?-Giriş-1-“ başlıklı yazısında yaptığı şu tespitlerin bir kısmını Ali Bulaç’ın yazısında görmekten memnun olduk.
“Ehl-i Sünneti Yezidin tarafını tutmakla, Hz. Hüseyin (RA) karşı olmakla itham ediyorlar. Bu konuda ellerinde hiçbir veri yok, Ehl-i Sünnet’in böyle bir kavli ve tavrı yok ama onlar böyle bir iftirayı en patavatsız, en vicdansız, en akılsız, en ahmakça şekilde atıyorlar. “Yezid” ismi, İslam aleminin her tarafından lanetlenmiş haldedir ve bu isimde kimse yoktur. Anadolu’da hiç rastlanmaz ama Şiiler bu iftirayı buna rağmen atmaktan imtihan etmezler. O kadar ki, Muaviye ismi bile hiç olmamasına rağmen, bu iftirayı atarlar. Ümmet, “ruhi bağını” Hz. Ali (RA) ile kurmuş olmasına rağmen, Şiiler, ümmeti ikiye bölmek için “sanal gerçeklikler” üretmekten imtina etmezler.
Anadolu’da, bırakın dindar insanları, meyhaneye gitseniz, Yezid’e taraftar bulamazsınız. Bu açık ve katı gerçeğe rağmen Şiiler, Şia sempatizanları, Şia (İran) ajanları, Ehl-i Sünnetin Yezid taraftarı olduğu iftirasını atarlar. Cahil bırakılmış halkta bile bu istikamette bir veri bulamazlar fakat iftirayı bağıra bağıra yüzünüze çarparlar. Bir tür “çılgınlık hali” diyoruz ya, anlaşılıyor mu?”
Bu ifadeler Nurettin Saraylı’nın birkaç gün önce (25.04.2012 tarihinde) yayınlandığı son yazısından. Şu ifadeler ise Ali Bulaç’ın yazısından;
Hz. Ali-Muaviye çatışması; Bu konuda genelde Sünni dünya zaten Hz. Ali’yi haklı bulmaktadır; bu konuda ciddi bir ihtilaf söz konusu değildir, hilafeti saltanata dönüştüren Muaviye ve oğlu Yezid’i haklı gören muteber tek bir İslam bilgini yoktur. Çocuğuna bu iki zatın ismini veren dahi yoktur. Zamanın tedavi ettiği yaraları deşmemek lazım.”.
Ali Bulaç bunları yazarken, Şia’ya seslenmelidir değil mi? Ama Şiiler ve Şia sempatizanları, bu hakikatlere rağmen Ehl-i Sünneti, Yezid taraftarı olmakla itham etmekte ve muhalefetinin büyük bir kısmını bunun üzerine kurmaktadır. Sıhhatli düşünce sahipleri Ehl-i Sünnet, patolojik psikoloji sahipleri Şiiler olmasına rağmen, yaraları deşmemesi gerekenlerin Şiiler olduğunu açıkça yazmaması neye alamet? Hakkını teslim etmek babından söyleyelim; yazının toplam muhtevası dikkate alındığında bu ihtarı Şiilere yaptığını kabul etmek mümkün. Fakat müphem ifadelerle “tarafsız” bir tavırla, sanki her iki tarafa da akıl verir gibi bir hali var. Ayıp oluyor ama… Mesele sarih… İhtar edilmesi gereken taraf da apaçık belli… Hakikati, müphemliğin labirentlerinde boğmaya gerek yok. Üst perdeden bir tavırla, iki tarafa da akıl vermek gibi bir garabete girmek yakışmıyor. Mesele sarih ise, tavır da sarih olmalı değil mi? Hakikatin tespiti, tarafların iddialarını toplayıp ikiye bölerek (aritmetik ortalaması alınarak) yapılmaz. Makalenin özünde, Şia’nın tarih boyunca yanlış düşündüğünü fakat artık bu düşüncelerin ortadan kalkması gerektiğini ifade eden Ali Bulaç, yazının hüküm kısmında, “zamanın tedavi ettiği yaraları deşmemek lazım” derken, muhatabını açıkça tayin etmeli. Yaptığı muhakemenin neticesinde, haklıya, “sen haklısın” derken, haksıza, “sen de kıymetlisin, öyleyse kavga etmeyin” diyemez. Adalet, aritmetik ortalamayla değil, hakkın, sahibine teslimi ile gerçekleştirilir.
Bir de tavsiyemiz var; Nurettin Saraylı’nın çalakalem yazdığı anlaşılan son yazısı ile ondan önceki yazılarını okumasını tavsiye ederiz. Nurettin beyin Şia ile ilgili yazı serisini ise takip etmesinde fayda olduğunu düşünüyoruz. Bu arada Nurettin bey de biraz itinalı yazar inşallah. Esas yazı serisine daha başlamadığını söylüyor gerçi ama yine de daha titiz yazmasını isteriz.
Bu arada Ali Bulaç’ın, Nurettin beyin yazılarından kopya çekmiş olma ihtimali ortada duruyor. Ali Bulaç, bu yazısını, 26.04.2012 tarihli yazısının devamı olarak kaleme almış görünüyor. O yazının sonunu şöyle bağlamıştı;
“Mezhepler arası ihtilafları üç ana kategoride toplayabileceğimizi düşünüyorum:
1) Tarihin kendiliğinden çözdüğü, hükmü ortadan kalkmış ihtilaflar,
2) El’an devam etmekte olan görüş ayrılıkları.
3) Zamanı gelince ortak çözüm aranıp anlayış birliği sağlanacak ihtilaflar.”
Anlaşılan o ki Ali Bulaç, bu konuya devam edecek, öyleyse biz de takip etmeye devam edeceğiz.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir