ALİ BULAÇ, DEZENFORMASYON YAPIYOR

ALİ BULAÇ, DEZENFORMASYON YAPIYOR
İnsanı, insanın akli ve ruhi süreçlerini, kalbi ve zihni havzalarını, bu havzalarda cereyan eden hadiseler, bu hadiselerin tabiatlarını ve mekanizmalarını anlamayınca, bazı yaklaşım tarzlarını “fikir” zannediyoruz. Umumiyetle insanlar herhangi bir meseleye önce aklıyla değil, hissiyle yöneliyor. “Hassasiyet” dediğimiz mefhum da zaten insanın zihni evrenine tutulan bir projektördür, nereyi aydınlatıyorsa orayı görüyoruz. Hassasiyetin aydınlatmadığı karanlık alanları aklın görebileceği zannı ise insan ile ilgili çok sığ bir bilgi ve fikir sahibi olunduğuna işarettir. Aklın, hassasiyetin aydınlattığı alanın dışını gördüğünü iddia etmek, insanlardaki sayısız hadiseyi izahsız kılıyor.
Hassasiyet, imanı merkeze alarak duygu ve düşünceleri aynı mecraya dökme, birbirini tamamlama, birbirini etkileme bünyesidir. Hassasiyet oluşmadığında, iman bir tarafta, akıl bir tarafta, hisler bir tarafta kalıyor ve aralarında terkibi bir bünyeleşme meydana gelmiyor. Hassasiyet meselesi üzerinde ısrarla durmamızın sebeplerinden biri, insanın kalbi ve zihni evreninin inşasındaki en harikulade mimari planlardan biri olmasıdır. İman ile aklı (yani düşünceyi), tefekkür ile hissiyatı aynı bünyede terkip eden tek zihni imkanın hassasiyet olması, ehemmiyetini anlamak için kafi olmalıdır. Hassasiyet bahsi anlaşılmadan, iman, imanın tezahürleri, tezahürlerin duygu ve düşünce mecralarındaki çeşitleri anlaşılamıyor. Hassasiyet yoksa veya yanlış merkezde oluşmuşsa, konu, ortaya çıkan düşünce benzeri zihni faaliyetleri tartışmaktan çıkıyor. Hassasiyet zafiyetinin veya hastalığının olduğu insanın zihni faaliyetleri tefekkür cümlesinden sayılmaz, o insanla konuşulacak tek konu hassasiyet meselesidir.
Her şeyi ortasından, bidayetine ve nihayetine uzanmadan, kaynağına ve hedefine ulaşmadan konuşma itiyadı, ülkede tefekkür istidadını ve imkanını imha etti. Tefekkürden önce konuşulacak o kadar çok konu var ki, bunlar yoksa tefekkürün sıhhatli şekilde cereyan edeceği, meydana geleceği bir zihni havza yok demektir. Ama biz bunu umursamadan fikir tartışması yapıyoruz. Oysa tartıştıklarımız fikir değil ki, anlaşıldığı zannındayız, fikirden bahsettiğimizde İslami tefekkürü kastediyoruz. İslam’ın, teklif ve tavsiye ettiği akl-ı selim, zevk-i selim bir insanda inşa edilmeden, zihni çalkantılarına İslami tefekkür muamelesi yapmak, bizi entelektüelle malul hale getiriyor. Müslümanlar, liberal cahiller gibi, “ben böyle düşünüyorum” diyemez. İslami tefekkürün, her Müslüman için zaruri şartları var çünkü temel metinlerimiz var.
*
Ali Bulaç, 18.10.2012 tarihli, “Modelimiz silahlı mücadele mi?” başlıklı yazısında, bir taraftan İslami hassasiyet zafiyetini açıkça ilan ediyor diğer yandan Şia hassasiyetini izhar ediyor, ne var ki bu halini, İslami hassasiyet gibi sunmaya çalışıyor. Bu kadar derin tezatları harmanlamaya çalıştığında ise işin içinden çıkamıyor ve dezenformasyon yapmaya başlıyor. İslami hassasiyetin (projektörün) aydınlığı apaçık ortada fakat Bulaç, Şia hassasiyetinin aydınlattığı alana bakıyor, orada gördüklerini İslami hassasiyet diye pazarlamaya çalışıyor. Bu çabası beyhude olduğu, netice vermeyeceği artık anlaşıldığı için, dezenformasyona savruluyor. Fakat o kadar kötü bir dezenformasyon ki, lise bire giden kızıma anlattığımda şaşkınlıktan gözleri faltaşı gibi açıldı.
Konu yine Suriye meselesi… Ve yine Suriyeli muhaliflerin silahlı mücadelesi… Yazının ana fikri, silahlı mücadelenin yanlışlığına dair. Silahlı mücadelenin yanlışlığını da Ehl-i Sünnetin zalimlere karşı mücadele hukukuna dayandırdığı vehmi uyandırmaya çalışıyor. Müslümanların zalimlere karşı silahlı isyana başvurmamaları gerektiği hususunda, konu Suriye olduğunda o kadar emin ki, insanın şaşırmaması imkansız. Silahlı mücadelenin aleyhine Arap baharından delillerde topluyor, “Tunus’ta Nahda ve Mısır’da Müslüman Kardeşler aynı yolu takip etti. Tunus’ta 200, Mısır’da iki bine yakın insan hayatını kaybetti, ama silaha başvurulmadı, sivil gösterilere devam edildi, sonunda zorba yönetimler devrilip gitti.”
Suriye halkının da, Tunus ve Mısır’daki kadar silahlı mücadeleye başvurmadığını, daha fazla bir zaman diliminde silaha sarılmadan can vermeye, can vererek sabretmeye, can vererek dayanmaya çalıştığını dikkatlerden kaçırdığını zannediyor. Suriye’deki silahlı mücadele öncesi geçen süre, hem Tunus’tan hem de Mısır’dan daha fazla. Sivil gösteriler yapılırken Yezid Esed, sivil halkın üzerine, kalabalığa ateş açıyordu. Sivil gösterilerde can veren insanlara, “silahlanmayın, sivil şekilde can vermeye devam edin” diyecek kadar yüzsüz adam. Başkalarının hayatı ve ölümü üzerinde bu kadar hoyrat konuşan insanlar ne kadar iğrenç bir görüntüye sahip olduklarının farkında değiller.
Uzun uzun anlatılması gereken bir konu aslında… Fakat tahammül edemiyorum. Şu soruya bakın; “Sorumuz şu: Neden kendi asli modelimizi Suriye muhalefetine tavsiye etmedik?”
Tavsiye etmedi mi hükümet? Aylarca insanlar silahsız şekilde can vermeye devam etti, hükümet hem Yezid Esed’e hem de muhaliflere aylarca çağrıda bulunmadı mı? Bu hadiseler bin yıl önce olmadı, geçen sene oldu. Ali Bulaç, insanların nisyan ile malul olan hafızalarına mı güvenerek bu saçmalıkları yazıyor yoksa artık alenen bir dezenformayon ajanı mı oldu?
Farklı düşünebilirsiniz hatta yanlış da düşünebilirsiniz fakat vakayı çarpıtamazsınız. Dezenformasyonun tarifi neydi ki… Vakayı, bilgiyi çarpıtmak, onları tağyir etmekle ilgili değil mi? Yanlış düşünmenize alıştık ama vakayı çarpıtmayın be kardeşim…
Fikir adamıysan hatta adamsan, birazcık fikri namusuna sahipsen, “Aylarca sivil gösterilerde can verdiler, ben buna rağmen silaha sarılmamalarını, sivil gösterilerde can vermeye devam etmelerini istiyorum” de… Esed nam çağdaş Yezid’in, halkı daha kolay, daha rahat öldürebilmesi için, iktidarını daha uzun süre muhafaza edebilmesi için, “sivil gösterilere devam edin, koyun gibi can vermeye devam edin, can dediğiniz nedir ki” de. Böyle de, açıkça de, Müslümanları daha az rencide edersin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir