ALİ BULAÇ, HİSSİYAT FAKİRİ

ALİ BULAÇ HİSSİYAT FAKİRİ
Müslümanın Müslüman ile hemhal olması gerekiyor. Hemhal, hemdert olması, hemfikir olmasından öncelikli ve önemlidir. Müminin ıstırabını hissetmeyenin, onun dertleri ile ilgilenmesi, ihtiyaçlarını karşılaması, ona yardımcı olması kabil değil. İmanın ilk tezahürü, fikri değil hissidir.
İslam irfanının harikulade ıstılahlarından birisi de, “hassasiyet”tir. Hassasiyet, his kökünden imal edilen bir mefhumdur ama duygudan ibadet değildir. Hassasiyet, muhtevası fikir ile doldurulmuş duygu halidir. Tersinden de anlaşılabilir; muhtevası imanın tecellisi olan hissiyat ile doldurulmuş fikri çerçevedir. Bu haliyle hassasiyet, insanın derununda (kalbi ve zihni evreninde) imandan sonra inşa edilmesi gereken en kıymetli mekanizmadır.
Hassasiyet, imanın mecrasında bulunan mıknatıstır, sahibini o mecraya doğru mütemadiyen cezbeder. Hassasiyetini oluşturabilmiş olan bir mümin imanın mecrasından dışarıya savrulmaz, o mecraya mahkum hale gelir, o mecranın dışında nefes alamaz. Çünkü hassasiyet, iman mecrası ile hayat arasındaki nefes borusudur, can koridorudur, ruh üfürülecek borudur.
Doğru hassasiyet terkibi, akl-ı selimin zeminidir. Hassasiyet sahibi olmayan müminde akl-ı selim gerçekleşmez. Hassasiyetsiz kalbi ve zihni evrende meydana gelen akıl, imandan nispeten bağımsızdır. Bu durum tabii bir haldir çünkü aklı imana bağlayan hassasiyettir. Hassasiyet yoksa, aklın imana bağlılığı kuru bir mantık cihetiyledir ki mantık denen alet, her şeye hizmet eden bir fahişeye benzer. Kainattaki her varlığın ve düşüncenin bir mantık örgüsü vardır, bir mantık örgüsü kurulabilir. Akıl ile iman arasında sadece mantıki münasebet tesisi, kısaca “Teslim olmak” şeklinde tarif edilen Müslümanlığı, “teslimiyet” muhtevasından bağımsızlaştırmaktır. Hangi mantık örgüsünün İslam’a uygun olduğunu, hangi mantık örgüsünün Müslümanlara faydalı olduğunu tespit eden akıl değil hassasiyettir. Akıl mantık örgüsünü kullanmakla meşguldür, hassasiyet ise o örgüyü iman mecrasına bağlar.
*
Ali Bulaç, 13.10.2012 tarihli, “Suriye’de hatalar(2): Temkinden Hariciliğe” başlıklı yazısını okuyunca ilk farkedilen derin bir hassasiyetsizlik halidir. Ali Bulaç, meseleyle o kadar “soğuk” şekilde ilgileniyor ki, vicdanlı bir cumhuriyet yazarı konuya dair bir makale kaleme alsa, o da ancak bu soğuklukta yazardı. Cumhuriyet gazetesi yazarları içinde vicdan sahibi birileri olduğunu ima ediyor değilim, mesele konuya “dışarıdan” bakmak ile “içeriden” bakmak arasındaki hassasiyet farkıdır. Hiçbir Müslüman, hiçbir Müslümanın dertleriyle, gayrimüslim birisi gibi ilgilenemez. Ali Bulaç’taki soğukluk, hissizlik hali tabii ki gayrimüslim birinin meseleye uzaklığı mesabesinde değil. Konuyu bu tür bir misalle ifade etmemizin sebebi, “aşırı misal ile” açık izah yapabilmektir. Müphem konulardaki manayı keşfetmek, izhar etmek, izah etmek zordur. İzah edilebilse, idrak etmek zordur. Fakat açık misaller yoluyla manaya işaret edilir ve oradan mevzua dönülür.
Ali Bulaç, mezkur yazısında, öyle bir üslup kullanıyor ki, Suriye’de yaşanan hadiseler, iki haklı tarafın veya iki haksız tarafın ihtilaflarıymış da, bunlar arasında bir çözüm aramak gerekiyormuş hissini veriyor. Her ne kadar diktatörlüklere taraf olmak mümkün değil dese bile, bu tür ifadeler yasak savmak cinsinden. Meselenin teşhisini yaparken, Yezid Esed ile masum Müslümanlar ve halk karşısında eşit mesafede duruyor. Ne kadar iğrenç bir hal…
Şu ifadeye bakın…
“Suriye’de eğer Sünni temkin modeli uygulansaydı –ki Türkiyeli Müslümanların modeli budur- belli bir süreçte Baas yönetimi değişecekti. Yazık ki Batı, Arap yarımadası ve Körfez ülkeleri Suriye’nin meşru, haklı muhalefetini maliyeti hayli yüksek silahlı mücadeleye ve oradan iç savaşa çevirdiler.”
“Belli bir süreçte Baas yönetimi değişecekti”. Esed denilen çağdaş Yezid, en küçük gösteriye bile silahlı katillerini sürüyor, halkı katlediyordu. Sivil gösteriler, silahsız gösteriler silahla ezildi, katliamlar yapıldı ve bütün bunlar da bir yıl önce yaşandı. Hani unutacak kadar eski değil yani. Müslümanlar ve mazlum halk katlediliyor ama Ali Bulaç, o kadar “soğuk”, o kadar “hissiyatsız”, o kadar “alakasız” bir tavır takınıyor ki, “belli bir süreçte Baas yönetimi değişecekti” diyor. Şimdiki Yezid’in babasından beri devam eden, “devlet benim, gerekirse halkın tamamını öldürürüm” anlayışına sahip olduğunu dünyada sadece Ali Bulaç anlamamış. Müslümanın derdiyle böyle ilgilenenler, batılılar… “Ölüyorsanız ölüyorsunuz kardeşim, bekleyin biraz, müsait olursam ilgileneceğim” türünden bir tavır içinde olan batılılardan birazcık beride duruyor Bulaç. Yakışmıyor bir Müslümana böyle davranmak.
*
Hassasiyetsizliği o kadar sarih, o kadar derin, o kadar fütursuz ki, nazari meselelerde de tezahür ediyor. Zihni dağınıklığına, kalbi hassasiyet zafiyeti de eklenince, İslam’ın nazari altyapısını çökertiyor. “Ancak İslam bilginleri zorba yönetimleri değiştirme konusunda tek bir yol-yöntem üzerinde anlaşabilmiş değildirler.” Diyen Bulaç, bakın kimleri İslam bilginleri içinde sayıyor.
“Bu konuda İslam tarihinde üç ana akım teşekkül etmiştir: “Sünni temkin modeli”, “Şii intizar anlayışı” ve “Harici kıyam” yolu. Bunların birer siyasi tutum ve mücadele yöntemi açısından ne anlama geldiklerine kısaca bakalım:”
Haricileri ve onların metotlarını İslami kabul eden, onların ileri gelenlerini “İslam bilgini” sayan Bulaç, İslam’ı doğru anlamaktan ne kadar uzak olduğunu ilan ediyor. Bu durum bir idrak zafiyetidir diyeceğiz ama işin içinde başka bir nokta var. Haricilerin ne halt olduklarını biliyor da, Suriye’de Esed denilen Yezid’e karşı başlatılan Kıyamı tenkit etmek için, haricileri malzeme olarak kullanıyor. Suriye’deki muhaliflerin, yanlış olan Haricilerin metodunu kullandığını söyleyerek, muhalifleri tenkit malzemesi üretmeye çalışıyor. Muhalifleri tenkit edebilmek, tenkit malzemesi elde etmek için de, Haricileri ve onların ileri gelenlerini İslam bilgini sıfatıyla anıyor. Bu nasıl bir sinsilik Allahım…
Şiilere gelince, onlar güya Hz. Hüseyin (RA) Efendimizin peşinden gittiklerini söylüyorlar ama O’nun içtihadı olan Kıyamı asırlarca reddetmişler ve sözde alimlerinin uydurduğu “intizar” içtihadına(!) ittiba etmişler. Hz. Hüseyin (RA) Efendimizin içtihadı orta yerdeyken, Şii alim bozuntularının uyduruk içtihatlarını İslam çerçevesinde saymak da ne oluyor. Ali Bulaç, Şia’ya, İran’a ve aynı eksendeki Suriye Yezid’ine destek vermek için her şeye kıyıyor, her şeyi altüst ediyor.
Nihayet Ehl-i Sünnetin meseleyle ilgili harikulade içtihadını da tepe takla ediyor. Ehl-i Sünnetin konu ile ilgili içtihadını doğru ifade etmeye başlıyor fakat yanlış netice çıkarıyor.
“Sünni-temkin modeli. İtikadî ve fıkhî mezhepleri itibarıyla “Sünni şemsiye” altında toplanan mezhep imamları ve bilginleri, açık inkârcı yönetime, İslam yurdunu işgal eden yabancı güçlere fiili savaş üzerinde ittifak ederler. Ancak yönetici (imam) zorba-zalim ise bakılır: Eğer ona kıyam edildiğinde maddî-askerî olarak devirmek mümkünse, kıyam edilir ve yerine İslamî hükümleri tatbik eden adil bir yönetim getirilir. Ama yönetimi devirmek mümkün değilse, hatta galip zanla ayaklanma kargaşa, hesapsız kan akıtmaya yol açacaksa temkin yolu seçilir, meşru muhalefet güç toplayıp yönetimi devireceği zamana kadar bekler.”
“Bekler” değil, çalışmaya, güç elde etmeye, savaşa hazırlık yapmaya devam eder. Uygun şartlar oluştuğunda ise savaşı başlatır. Savaşa hazırlanmak, savaşa aittir, savaşa hazırlananlar savaş halindedir. Bu tespitlerden başlayarak, Suriye’de Müslümanların beklemesini söylemek, ya hassasiyetsizliktir veya İslam değil Şia hassasiyetidir. Suriye’de, bölge ve dünya konjonktürü hiç bu kadar uygun olmamıştı ki… Savaşın mutlaka bir maliyeti olur, maliyete bakarak yanlış olduğu neticesine varılmaz. Hem savaştan bahsedeceksiniz hem de maliyete bakarak mırın kırın edeceksiniz, komikliğin de bu kadarı…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir