AMAN ALLAHIM AHMET SELİM ÇILDIRMIŞ

AMAN ALLAHIM AHMET SELİM ÇILDIRMIŞ
Ahmet Selim, 12.08.2012 tarihli köşesinde “2012 Yılındayız” başlıklı yazısında, fikri hüviyetini tüm çıplaklığı ile beyan buyurmuş. Cesaretine hayran olmamak elde değil. Cahil cesareti değil tabii ki Ahmet Selim’inki… Bu cesaret türüne acilen yeni bir isim bulmamız gerekiyor.
Öyle şeyler yazmış ki, zannedersiniz Müslümanların arasında girmiş “Truva atı”… Böyle bir şey nasıl olabiliyor? Ahmet Selim, idrak derinliği olduğu söylenen birisi… Gerçi “idrak derinliği olduğunu” söyleyenler hangi sebebe dayanıyorlar hala anlamış değilim. Müslüman fikir adamlarını bu halde görünce, insanın nutku tutuluyor.
Neler mi söylemiş? Bakalım…
“Milliyetçi yönüm vardı ama hiç ülkücü olmadım. Benim anlayışıma göre Kürt kökenli vatandaşlarımız, bana Orta Asya’daki soydaşlarımdan daha yakındı. Etnik anlamda değil, üst kimlik olarak onlar da Türk idiler. Mesela Arnavut kökenlilerde olduğu gibi.”
Bu düşünceleri hatırladınız mı? Tamı tamına Kemalist yaklaşımlar. Türkler dışındaki herkesi “Türk üst kimliğinde” buluşturan, Kürt’ü, Arnavut’u reddeden bir yaklaşım… Kemalistler ne diyordu; “Kürtler de Türk’tür, Türklük üst kimliktir”. Kemalistlerle aynı düşünce iklimine savrulmasını bir tarafa bırakalım, Müslüman olarak böyle bir düşünce formunu nasıl üretiyor ona bakalım. Bir Müslüman, İslam’ın hangi ölçüsünden böyle bir netice çıkarabilir? Kavimler, birer yaratılış gerçekliğidir, bunların hepsini birinde yoğurmak, birinin içinde eritmek neden gerekiyor? Müslümanların “üst kimlik” ihtiyacı hangi mefhumla karşılanıyordu? Ahmet Selim’in bunu bilmemesi, hatırlamaması kabil midir? Dedik ya, cahil cesareti değil onunki. Yazının bir yerinde “ümmet” mefhumu geçiyor ama üst kimlik ihtiyacı baştan sonra “Türklük” ile karşılanmış. İslam’ın hangi ölçüsü böyle bir düşünceyi mümkün ve meşru kılabilir?
“Apaçık fikrini beyan ediyor işte, neden yazıyı İslami çerçeveden değerlendiriyorsun?” diyenler için hatırlatalım, yazarımız, İslami hayat görüşüne sahip olduğunu söylüyor. Kendine böyle bir fikri mevzi kazmasa, ipini üstüne bırakmak kabil, buyurun kendinden okuyalım;
“Doğumdan ölüme kadar, İslamî hayat görüşüne sahiptim. En üst kimliğimiz önce insan kimliğimizdir, sonra Müslüman kimliğimiz. Ahirete Allah’ın kulu olan bir insan olarak gideceğiz. Milli, etnik, şu veya bu alt kimliklerimizle değil. Bu manada, bir Yunus Emre gibi İslamcıydım fakat “siyasal İslamcı” değildim.”
Bu beyan karşısında ne demek düşer bize? Yazarımızı İslami hayat görüşüne (nedense İslami dünya görüşüne değil) sahipmiş. Bu beyanıyla birlikte “üst kimlik” hiyerarşisi hazırlamış, “önce insan kimliği” sona “Müslüman kimliği”… Yukarıdaki paragrafı da katarak hiyerarşiyi tamamlayalım, sonra da “Türklük kimliği”… Buradan aşağıda bir kimlik var mı? Yok… Hiyerarşi Türklükte bitiyor. Fakat yazarımızın derin çelişkileri burada bitmiyor.
Ümmet mefhumunun geçtiği düşüncesine bakın;
“Müslümanlar “ümmet” olarak bir ve beraberdirler; ama bu bir siyasi birliği ve yönetim beraberliğini günümüzde gerektirmez, esasen mümkün de değildir. Beraberce bir devlet kurmalar 20. asırda sadece bir ütopyaydı. Böyle düşünüyordum.”
Müslümanların “ümmet” olarak beraber olduğunu söylemek zorunda kalıyor çünkü bu husus çok açık ve berrak. Ümmet mefhumuna, ümmet çerçevesine, ümmet anlayışına doğrudan savaş açamıyor çünkü İslami kaynaklarda bu husus net şekilde beyan edilmiş. Truva atımız, inkarı mümkün olmayan bir çerçeveye ve anlayışa savaş açamadığı için, o mefhumu, imkansızlık, hayalperestlik, ütopya gibi “akılsızların” zihni üretimleri ile birlikte kullanarak “harcıyor”. Bu nasıl bir densizliktir böyle.
Truva atımız, son günlerde yoğunlaşan İslamcılık tartışmalarına doğrudan girmiyor. Fakat yazısının ana teması “İslamcılık”. Tartışmaya doğrudan girmiyor ama sinsi şekilde “düşünceleri zehirliyor”. Ahmet Selimsever İbrahim Sancak, kulağın çınlasın.
Ümmetçiliği, ümmetin siyasi (ve her alandaki) birliğini dert edinmiyor, onu tenkit ediyor, tenkit gerekçesini de “ütopya” olduğu düşüncesiyle ortaya koyuyor. Öyle sinsi bir yaklaşım ki, “sen ümmetçiliğe karşı mısın?” diye sorulacak sorunun cevabı hazır, “hayır ben ümmetçiliğe karşı değilim fakat ümmetçilik fiilen mümkün değil”. İğrenç bir yaklaşım… Ahmet Selim’in idrak derinliği olduğunu söyleyenler sanırım haklı. Çünkü bu derinlikteki sinsilik, normal bir zekanın harcı değil. Üstelik ümmetçilik bahsindeki düşüncesi de, Kemalistlerden ödünç alınma, buna da ayrıca bozuluyorum, bari orijinal bir düşünce üret.
Truva atımız, işin peşini bırakmıyor. İslami hareketlere savaş açmış bir kere, sonuna kadar gitmek zorunda hissediyor kendini.
“Yurtdışındaki siyasal İslamcıların tepkisel eserleri, müstemleke aydının tepkilerini yansıtıyordu. Adam 500 sayfalık kitap yazmış, “İslam Ekonomisi” adında, 480 sayfası kapitalizmin eleştirisi. Diğer sayfalar da bazı ayetlerden ve hadislerden oluşuyor ve sosyalizme yakın duruyor. Ürettiği bir düşünce yok. Onların peşinden giderek varılacak bir nokta da tasavvur edilemezdi.”
İslam dünyasındaki çırpınışları, gayretleri, çabaları, çalışmaları bu kadar hakir görmek için, “dışarıdan” biri olmak gerekir. Mesele yaptığı teşhisin doğruluğu yanlışlığı değil, teşhisinin doğru olduğunu da teslim etmek gerek. Beş yüz sayfalık “İslam Ekonomisi” isimli kitapta gerçekten İslam Ekonomisi ile ilgili “orijinal” bir düşünce üretilememiş, teklifler geliştirilememiş, sistem inşa edilememiş olması, doğru ve hazindir. Fakat bu doğru teşhisten hareketle, “İslam İktisadı”nın inşa edilemeyeceği düşüncesine ulaşması, kendini “dışarıda” mevzilenme noktasına kadar savuruyor. Kendi kendini “dışarıda” mevzilendirmiyor, tam aksine “içeride” mevzilendiriyor ama yaptığı yorum, biraz fikirden anlayanlar için “dışarıda” tutulmasına kafi geliyor. Bir müellifin çalışmasında neticeye varılamamış olması, İslam’ın o alanda “zafiyet” taşıdığı manasına gelir mi? Bir Müslüman fikir adamı(!) böyle düşünebilir mi? Hem bunu söyleyip hem de “içeride” kalınabilir mi?
Adamın çılgınlığı o derecede ki, yazıyı okurken çıldırmamak mümkün değil. Cumhuriyet gazetesi yazarlarını okurken çıldırmak bir tarafa eğleniyoruz. Fakat Ahmet Selim’i okurken, “içeriden” birini okuduğumuz zannı galip olduğu için çıldırmamak kabil değil. Şu ifadeye bakın;
“”Siyasal İslamcılar iş başına gelince değişiyorlar” deniyor. Çaresizlikten! Gelince Batı Demokrasisi’ni ve mutedil laikliği isteyeceksin. Bu bir döneklik değil, bir zaruret.”
Aynı düşünceyi Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından, biraz daha sert bir üslupla okuyoruz, Ahmet Selim’in tek farkı, biraz munis olması. Adam tam bir laik ve demokrat… Üstelik laiklik ve demokrasinin “zaruret” olduğunu söyleyecek kadar uç noktada. Kemalistlerin söyledikleri de tam olarak bu değil mi, şöyle demiyor mu onlar da, “laiklik ve demokrasi bir zarurettir, insanlığın geldiği son aşamadır”. Aman Allah’ım, sen aklımı ve imanımı koru.
Kategorizasyona dikkat ediyor musunuz? “Siyasal İslamcı” ifadesini kullanıyor ve Siyasal İslamcılık kategorisini, İslamcılıktan sıyırıp atıyor. Bununla beraber, İslam’ın siyaset iddiasını ve o alandaki tanzimini boşa çıkarıyor.
“”İslamcı olmamak” başka, “siyasal İslamcı olmamak” başkadır. İslamî hayat görüşüne sahip bulunmak açısından Yunus da İslamcı’ydı, her Müslüman’ın öyle olması doğaldır. Bu hayatın en büyük realitesi ölüm. Ve oraya İslam’la hazırlanıyoruz. Ölümün hakikati, herkesin kabul etmek zorunda kalacağı gibi İslamî’dir ve bir Müslüman’ın hayata bakışı budur. Kimse ahirete elinde bayrakla, yakasında rozetle gitmeyecek.”
Israrla “İslami hayat görüşü” diyor, siyaseti Müslümanların elinden almak, İslam’ın muhteva yekunundan çıkarmak için. Siyasal İslamcılık tabiri de bilindiği üzere, Kemalistlerin isimlendirmesi ve Müslümanlara karşı bir tenkit malzemesi. Bu isimlendirme ve tenkitle Müslümanları siyasetin dışında tutmak, İslam’ı vicdana hapsetmek, laik bir anlayışa mahkum etmek istiyorlar. Ahmet Selim ne yapmak istiyor? Bu kadar paralellik olur mu, hem de İslam’ı tahrif pahasına…
Adamın hezeyanları burada bitmiyor ama okumak, değerlendirmek, tenkit etmek için insanda çelik gibi sinir gerekiyor. Aslında yazıyı tenkit etmeye gerek yok, yazının muhtevası o kadar berrak bir hezeyan salvosu ki, lise öğrencisi bile anlar. Yazının okunması, bizim anlatmak istediğimizin anlaşılması için kafi. Buna rağmen neden tenkit yazısı yazıyoruz? Çünkü tepki gösterilmesi gerekiyor, çünkü kendi imanımızı muhafaza etmemiz gerekiyor, imanımızı muhafaza etmek için tepki göstermek mecburiyeti var.
*
İslamcılık tartışmasının başlaması fevkalade iyi oldu. Bu tartışmayla birlikte, kamuoyunda isim yapmış insanların kimliği ve seviyesi ortaya çıkmaya başladı. Ahmet Selim gibileri, İslamcılık tartışması başlamasa, bu konulara girmeyeceği için, fikri kimliğini öğrenme imkanımız olmayacaktı. İslamcılık tartışmasını başlatan (galiba Ali Bulaç idi) sağolsun, büyük bir iş yaptı.
*
Ali Bulaç’ı şimdi anladım. Ali Bulaç, 19.07.2012 tarihli, “İslamcılığın Seyri” başlıklı yazısında, İslamcıların karşı karşıya bulundukları problemleri sıralarken şunu söylemişti;
“2) İslamcılar içeride ittifak arayışına çıkarken liberal, sol ve kısmen milliyetçi aydın ve güçlerle kurdukları politik ittifakın onların paradigmalarını, akaidlerini, toplum ve siyaset tasavvurlarını hangi yönde ve hangi derinlikte dönüştürdüğü konusu. Türkiye bu tecrübenin en somut -ve yer yer en trajik- örneğidir. Mısır’ı da bu sorun beklemektedir.”
Ahmet Selim’in yazısına bakınca, Ali Bulaç’ın bu teşhisinin ne kadar doğru olduğunu görmek gerekiyor. İslamcılar (veya Müslümanlar) bu ülkede yaşaya yaşaya “paradigmalarını, akaidlerini, toplum ve siyaset tasavvurlarını hangi yönde ve hangi derinlikte dönüştürdüğü konusu.” ile karşı karşıya kalmışlar. Doğru söze ne denir?
İbrahim Sancak, “İslamcılık Meselesi” yazı serisinde Ahmet Selim’in bu yazısını da değerlendirir mi acaba? Hani Ahmet Selim’i sever de, o cihetten merak ettim.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir