AMASYA MİSALİNDE ŞEHİR, MEDENİYET, TARİH, TURİZM…

AMASYA MİSALİNDE ŞEHİR, MEDENİYET, TARİH, TURİZM…

Bir haftalık seyahat programımızın ilk menzili olan Amasya’ydı. 21.06.2014 Cumartesi ikindi vakti geldiğimiz şehirden Pazar öğle vakti ayrıldık. Bu süre içinde, şehir, tarih, medeniyet tasavvuru, turizm meselelerinin nasıl iç içe girdiğini, sonuncusunun (turizmin) öncekileri nasıl katlettiğini, iğfal ettiğini, hatta imha ettiğini gördüm.

Amasya’nın merkezi, tarihi film platosu gibi, tarihi eserler ve tarihi eserlerin hususiyetlerine uygun yeni binalarla dolu. Bir vadide kurulmuş olan Amasya, ortasından geçen Yeşilırmak çevresinde mevzilenmiş durumda. Tokat yönünden girişte müzepark haline getirilmiş olan “aşıklar parkı”, Ferhat ile Şirin için tanzim edilmiş. Ferhat’ın dağları delerek (yani kanal açarak) şehre su getirdiği suyolunun harabeleri de parkın sırtını verdiği tepenin eteklerinde görülüyor. Oradan şehir merkezine girildiğinde karşınıza tarihi dekor çıkıyor. Şehir merkezinin bulunduğu vadinin bir tarafındaki kayalıklarda “kral mezarları” var, eski uygarlıklardan kalma harabeler, tepenin doksan derece dik sathındaki kayaların içeriye doğru kazılarak kral mezarı yapılmış halinden ibaret.

Yeşilırmak’ın etrafı tanzim ve taş duvarlarla ıslah edilmiş, ırmağın her iki kenarında ise tarihi eserler ve özellikle camiler bulunuyor. Tarihi dekor insanı etkiliyor. Tarihi dekorların en dikkat çekici etkisi, tarih (veya zaman) yolculuğu hissini uyandırmasıdır. Münferit tarihi eserlerde bile yaşanılan bu tesir, tarihi film platosunu hatırlatan bir şehir dekoru büyüklüğüne ulaştığında tam bir “zaman seyahati” hissi uyandırıyor. Zira bir tarihi şehir havzasına girmiş oluyorsunuz ki, köşenin birinden şehzade çıkmasını beklemek, insan aklının kabul edemeyeceği bir hal değil.

Malum olduğu üzere Amasya, şehzade şehridir. Şehzadelerin saraydaki talim ve terbiyelerinin belli safhasından sonra vali olarak bir şehre tayin edilmesi ve orada idari maharetini artırması isteniyor. Amasya, 12 şehzadenin valilik yaptığı bir vilayet, bunların yedisi ise padişah olmuş. Şehzadeler müzesinin yalancısıyım.
Seyahat notları buraya kadar, şimdi Amasya misali üzerinden şehir (ve şehir tasavvuru), tarih, medeniyet (ve medeniyet tasavvuru) ve turizm meselelerine bakalım…

*
Amasya’nın merkezinde ve özellikle Yeşilırmak çevresindeki yalılarda görülen evler, eski Osmanlı mesken mimarisinin hoş misalleridir. Evler iki katlı (şimdiki isimlendirmeyle dubleks) yapılmış müstakil bir mimari ve planlama hususiyetine sahip. Müstakil, yani bizim medeniyetimizin mesken ve ikamet ihtiyacını karşılamak için şekillenmiş bir mana terkibi. Mesken, aşina olduğumuz üzere avlulu ve avlular içeriyi göstermeyecek şekilde yüksek duvarlarla çevrili. Yani mahremiyet sadece mesken binası ile mahdut değil, evin bahçesi de mahremiyete dahil…

Evler umumiyetle yeni yapılmış veya az sayıda bir kısmı aslına uygun olarak tamir edilmiş. Osmanlı mesken mimarisi Amasya’da inşa edilmeye devam ediliyor, o meskeni inşa etme mahareti hale muhafaza ediliyor. Gördüğümüz meskenlerin kahir ekseriyeti yeni yapılmış ama mimari hususiyetleri muhafaza edildiği için “yeni” olduğu farkedilmiyor, en fazla tamir edildiği zannı oluşuyor.

Öncelikle o mimarinin devam ettirilebilmesi çok güzel. Bu mimari maharet, tarihin, Amasya’da inkıtaa uğramadığını gösteriyor. Amasya’da tarih, mesken mimarisi cihetinden inkıtaa uğramamış ama geri kalan tüm hususiyetleriyle (damarıyla) inkıtaa uğramış. İşte bu nokta ağır bir hüzün kaynağı…

Tarihin inkıtaa uğraması… İşte temel meselelerimizden birisi bu…

Amasya, Osmanlı medeniyet mimarisinin en azından mesken kısmının inşa maharetini taşıyor ve misallerini yaşatıyor. Ne var ki mesken mimarisinin eserleri, yani meskenler ev olarak kullanılmıyor. Kahir ekseriyeti lokanta, müze, sosyal tesis, meslek kuruluşları binası ila ahir şeklinde kullanılıyor. Yani tarihi mimari eserleri, şimdiki hayatın kendisi değil, tarihi misal olarak ve çoğunlukla da turizme hizmet vermek için kurulmuş ve sunulmuş. Bu eserlerde “yaşanmıyor”, sadece günün belli saatlerinde uğranacak mekan ihtiyacını karşılıyor.

Tarihin inkıtaa uğraması, tarihteki medeniyetin devam ettirilememesidir, medeniyetin eserlerinin hayat olamamasıdır, hayatın o eserlerde yaşanamamasıdır. Tarihi eserlerin müze yapılması alışkanlığı, çok dar sınırlar içinde gerçekleştirilmeli, geri kalanı ise hayatın içinde yaşanacağı mekan haline getirilmelidir. Zaten mimari mahareti devam etmektedir ki, tamiri mümkündür.

Tarihi mesken mimari maharetinin devam etmesine rağmen, o mimari anlayışa göre inşa edilen yeni binaların bile “tarihi” misaller olarak hizmete sunulması büyük bir travmanın neticesidir. Düşünün, eser yeni, mimari maharet ise kadim medeniyete ait, buna rağmen içinde yaşanmıyor. Bu nasıl bir ucubeliktir. Eser tarihi mahiyet taşısa, muhafaza endişesiyle içinde yaşanmaması bir derecede anlaşılabilir ama eser yeni ama tarihi eser muamelesi görüyor. Ne demek bu? Bizim medeniyetimiz, “tarihi” mahiyet taşıyan, yani tarihte kurulmuş ve artık arkaik hale gelmiş, devamı ve ihyası imkansız bir misal demektir. Bunu kim yapıyor? Biz… Tabii ki Batılılaşmış, yani kendine yabancılaşmış, yani kendine düşman olmuş bir cumhuriyet dönemi anlayışıyla yapıyoruz.

Tarihin inkıtaa uğraması çok garip bir durum… Batı, kendi tarihini “insanlık tarihi” olarak dünyaya sunuyor ve dünya da bunu kabul ediyor. Batı için bu durum anlaşılabilir ama insanlığın geri kalanı için anlaşılır gibi değil. Özellikle de Müslümanlar için asla anlaşılır bir durum değil. Batı tarihini, tarihin süreçlerini ve safhalarını insanlık tarihi olarak kabul etmek, bir Müslüman için dehşetengiz bir ruh hali.

Modernizmin (ve tabii ki batının ve batıcılığın) zihinleri ve ruhları işgal etmesi ağır hasarlar oluşturdu. Bizde ilk iptal ettiği kıymet, akl-ı selimdi ve onun yerine “pozitif aklı” ikame etti. Pozitif aklı ikame edince, “gerçeklik kavrayışı” pozitif akla uygun şekilde meydana geldi. Pozitif aklın gerçeklik kavrayışı ise, batılı kültür ve uygarlığın (medeniyet değil) gerçekliğiydi. Batılı gerçeklik ve batılı akıl (pozitif akıl) esas alındığında bizim akıl terkibimiz (akl-ı selim), delilik tarifi içine alındı, buna bağlı olarak da kendi medeniyetimiz ve medeniyet gerçekliğimiz irrasyonel nitelik kazandı.

İslam medeniyeti, batının zihinleri işgal edilmesiyle birlikte arkaik bir misal haline geldi. Arkeolojinin konusu haline gelen bir medeniyet, bugünkü şartlarda (bugünün gerçeklik kavrayışında) yaşanabilir olmaktan çıktı. İşte bu tür ruhi ve zihni savruluşlar, Amasya misalinde olduğu gibi, mimari mahareti devam etmesine rağmen, medeniyet eserlerimizi inşa edip turizmin hizmetine sunan “köle zihinler” üretti. Batının bir şey yapmasına gerek kalmadı, zaten bizim kendimize yaptığımızı batı bize yapamazdı.

*
İki mesele birbirine karıştırılıyor; tarihi yaşamak ve tarihte yaşamak… Tarihi yaşamak, tarihi devam ettirmektir, tarihte yaşamak ise zaman dışı kalmaktır. Tarihini yaşayan bir millet, tarih yapan, tarihi olan bir millettir ve hala o milletin tarihi devam ediyor demektir. Tarihte yaşayan bir millet ise zaman dışına fırlamış ve tarihte hapsolmuştur, dolayısıyla o milletin tarihi devam etmemektedir.

Tarihi yaşamak ile tarihte yaşamak meseleleri birbirine yakındır ve birbiriyle karıştırılması mümkündür. Tarihte yaşamak ve tarihte kalmak endişesi, tarihi yaşamak ve tarihi devam ettirmek gibi asil ve asıl meselemizin önündeki en büyük engellerden biridir. Akl-ı Selimi kaybettiğimizden beri İslam medeniyetini devam ettirme çabası, tarihte yaşamak, tarihte kalmak, arkaik meşgalelere takılmak şeklinde anlaşılmaktadır. Zira meseleye pozitif akılla bakıyoruz, pozitif akıl ise “gerçeklik kavrayışını” sadece batı uygarlığından alır. Batıdan aldığı gerçeklik kavrayışı ile İslam medeniyetine ve medeniyet eserlerine baktığında, onları “gerçek dışı” olduğuna hükmeder.

Kendi ruhumuzu bulmalı, kendi anlayışımızı terkip etmeli, kendi akl-ı selimimizi inşa etmeliyiz, bunları yaptığımızda gerçeklik kavrayışımızın da değiştiğini, Osmanlı-İslam medeniyetinin “güzel” ve “gerçek” görünmeye başladığını hissedecek ve idrak edeceğiz. Bunu yapmak öncelikle “mücerret tefekkür” işidir muhakkak ama aynı zamanda misallere de ihtiyacımız olduğu unutulmamalıdır.

İşte misal… Amasya…

Türkiye’nin (özellikle hükümetin) yapması gereken mühim işlerden birisi de, “medeniyet havzası” anlayış ve tatbikatını geliştirmektir. Milli Park uygulaması meseleyi anlatmaya kafi gelmez. Osmanlı veya Selçuklu eserlerinin yoğun olduğu şehirlerin tamamının veya belli bölgelerinin “medeniyet havzası” ilan edilmesi gerekiyor. Medeniyet havzası ilan edilen bölgelerde, “sit alanı”nda olduğu gibi inşaatın men edilmesi değil, aksine Osmanlı medeniyet mimarisine uygun inşaatların teşvik edilmesi gerekiyor. Bu yolla tarih ile irtibat kurulması, tarihin inkıtaa uğramasına mani olunması, tarihin sürekliliğinin ve devamının sağlanması, hayatın medeniyet altyapısına kavuşturulması ve medeniyet çerçevesine taşınması gibi birçok hedefe bir kalemde ulaşılmış olur.

Medeniyet havzaları anlayışı tatbikata konulduğunda, İslam Medeniyet Tasavvuru gibi çalışmalarımız hem daha verimli olur hem de tatbikat sahaları bulur. Tarihi sürekliliğin korunmasıyla birlikte düşünüldüğünde, medeniyet tasavvuru ve inşası daha kolay hale gelir ve hayata aksedişi daha hızlı olur.
Amasya “medeniyet havzası” ilan edilecek şehirlerden biridir. Anadolu’da birçok misali vardır ve çok sayıda “Medeniyet Havzası” ilan edilecek şehir ve bölge bulunabilir. Medeniyet havzası anlayışı, mücerret manada kafa patlattığımız birçok meselenin halli için fevkalade bir tatbikat ve tecrübe kaynağı haline gelir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir