ANTİ-KAPİTALİST MÜSLÜMANLAR

ANTİ-KAPİTALİST MÜSLÜMANLAR
İhsan Eliaçık etrafından kümelenen küçük bir gurup, kendilerini “Anti-kapitalist Müslümanlar” diye tesmiye ediyor. Fikri veya siyasi cereyanların kendilerine verdikleri isim, manifestolarının özü veya özetidir. Bu cihetle isimlendirmeleri dikkate almak gerekir. Anti-kapitalist Müslüman isimlendirmesi ile anlatmak istedikleri “fikir” nedir? İsimlendirmeyi manifesto özeti olarak kabul ettiğimizde, bu gurubun, Müslüman olduklarını fakat kendilerini diğer Müslümanlardan “anti-kapitalist” hususiyetle tefrik ettiklerini görüyoruz.
İslam iktisadı, kapitalist iktisat sisteminden farklıdır. Kapitalizmi iktisadi hayatta “reddettiği” gizli bir bahis değil. Müslümanların bir gurubunun kendilerini kapitalizmin karşısında mevzilendirmesi “nazari manada” yanlış kabul edilebilir mi? Elbette hayır. Öyleyse bu isimlendirmede ve isimlendirmenin ilan ettiği manifestoda bir problem aramamalı mıyız? Bu kadar kolay ve ucuz değil.
İslam iktisadı, sadece kapitalizmi reddetmez, sosyalizm ve komünizmi de reddeder. Bu durumda bir Müslüman gurubunda “anti-sosyalist Müslümanlar” isimlendirmesini almasında bir mahzur yok demektir. Doğrusu “anti-kapitalist Müslümanlar” isimlendirmesinde “konjonktürel” bir vurgu var. Bu günün dünyasında sosyalizm ve komünizm, “gerçeklikten” çıkıp, ütopya haline geldiği için, onlara karşı olmanın pratik bir değeri olmadığı ileri sürülebilir. İslam’ı anlatırken “çağın gereklerinden” tamamen müstakil bir tavır takınmak doğru olmaz. Bu sebeple “anti-sosyalist” veya “anti-komünist” isimlendirmeleri, entelektüel gevezelik olarak görülebilir. Öyleyse “anti-kapitalist” vurgusu, hem nazari bakımdan hem de ameli bakımdan doğru gibi görünüyor. Öyle mi? Hala hayır…
Dünya, son birkaç asırdır, hayatın altyapısını ve kaynağını iktisatla izah etme temayülünde. Tüm hayatın, iktisadi alanda üretildiği, yaşandığı, deveran ettiği kabul ediliyor. Dolayısıyla “insan” denilen varlığın tüm hareketlerinin kaynağı olarak maddi menfaat (yani iktisadi gereklilikler) olduğu düşünülüyor. Batıdaki ismiyle “homo-ekonomikus”… Hayatın kaynağının iktisatta olduğu, insanın temel hareket saikinin de “maddi menfaat” olduğu hususunda kapitalizm ile sosyalizm (ve komünizm) ihtilaf halinde değil, ittifak halindedir. İslam, insanın temel hareket saikinin maddi menfaat, hayatın kaynağının da iktisadi alan olduğunu reddeder. İnsanlar kapitalist de olsalar, komünist de olsalar, insan anlayışları, “homo-ekonomikus”tur. İnsan anlayışını, “iktisadi insan” merkezinde inşa eden batı kültür ve medeniyeti, İslam ile iktisadi doktrinler zemininde değil çok daha derinde çelişir.
Meseleleri ortasından ele almanın ve sığ bir idrak ve tefekkürle halletmeye çalışmanın tabii neticesi budur. İslam’ın insan, hayat ve varlık bahislerine dair teklif ettiği temel anlayışa nüfuz etmeden iktisadi alanda tartışmalar yapmak, gevezelikten öte gitmiyor. İhsan Eliaçık, o kadar sığ bir anlayışla meydan yerine çıktı ki, kamuoyunun dikkatini çekmek için elindeki her şeyi kırıp döküyor. Kırarak çıkardığı sese insanların dönüp bakmalarını istiyor. Fakat kırıp döktüğü, İslam’ın ölçüleri… Çok hoyrat, çok patavatsız, çok duyarsız… Kendini ve yolunu ifade etmek için, Fatih Camiinde yaptığı konuşma, akıl yaşını ele veriyor. 12 Eylül öncesi kaotik dönemde, bazı Müslüman gençlerin 6. Filoyu protesto eden solculara saldırdığından bahisle, “reddi miras yaptığını ve onlardan olmadığını” ifade etmiş. O dönemdeki hadiselerin kahir ekseriyetinin “derin devlet” tarafından organize ve provoke edildiğini sağır sultan duymuşken, başka Müslümanlar o eylemleri sanki kabul ediyor gibi, bu kadar basit bir misal üzerinden siyasi ve dini bir hareket başlatmaya çalışıyor. 12 Eylül öncesi dönemde, şöyle bir soru sorulurdu; “denize iki kişi düşse, biri Müslüman Türk, diğeri Müslüman Arap olsa, önce hangisini kurtarırsın?” Böyle bir soru ve bu sorunun cevabından iki tane siyasi hareket çıkmıştı. Oysa “bırakın ikisi de ölsün fakat siz tefrikaya düşmeyin, aranıza fitne sokmayın, birbirinizi öldürmeyin” diyen birisinin çıkmadığı bir atmosferin garip bir hadisesini bu güne getirip, bir de ukalaca “reddi miras” yaptığını söylemesi, sığlığını, seviyesizliğini göstermiyor mu?
*
Bu ülkenin temel problemi “sığlıktır”. Sığ zihinler, küçük akıllar düşünemiyorlar. Tefekkür faaliyeti, bu ülkede maharet haline geldi. İnsanlar zihni çalkantılarını tefekkür faaliyeti zannediyor. Çapsız akıllar tefekkür faaliyetini gerçekleştiremeyince, zihin, dışarıdan aldığı etkilere, tepki üretiyor. Bir de bakıyor ki, insan zihni etki-tepki sarmalında faaliyet gösteriyor. Adamın tecrübesi doğru… Çünkü çapsız akıllar tefekkür faaliyetini gerçekleştiremeyince, zihin otomatik tepkiler üretiyor. Zihni faaliyet ile tefekkür faaliyetini birbirinden tefrik edemiyor. Öğrenmek ile anlamayı aynı zannediyor, çünkü hiç anlama tecrübesi yok, zihni faaliyeti sadece öğrenmekle sınırlı. Bu tür zihni evrenlerden ortaya çıkan da sadece tepki oluyor, yani reaksiyon. Buyurun misaline; “anti-kapitalist Müslüman”… Oysa İslam, saf aksiyondur, hem de merkezinde Allah’ın kelamı olan bir aksiyon…
Bir bahsin, meselenin, varlığın anlaşılması, ya müntehasına kadar veya bidayetine kadar tecrit ve tahlil cehdiyle mümkün olur. Bidayeti veya nihayeti anlaşılmayan bir bahsin, idrak edilmesi muhaldir. İnsanlar meselelere ortasından müdahil olmayı itiyat haline getirdi. İktisat denilen bahis, insan merkezinde ve hayat ufkunda tetkik edilir. Bidayeti insan, nihayeti ise hayatın en geniş ufuk çizgisidir. Meseleye iktisattan girerseniz, onu merkez haline getirir, diğer konuları da o merkeze göre izah ve tertip etmeye başlarsınız, tıpkı pozitivist batının yaptığı gibi. Komikleşmeyin.
*
İslam anlaşılmayınca, İslam’ın insan ve hayat ile ilgili meseleleri nasıl izah ettiği de anlaşılmıyor. İslam, aynı konuyu, birkaç disiplinle çerçeveler, izah ve tanzim eder. Aynı konuyu, hem hukukla, hem ahlakla, hem edeple tanzim eder. Daha da derinlerde ruhi merkezde yani tevhid bahsinde izah eder. İslam’ın derinliğine anlaşılması bir tarafa, şematik tertibinden bile haberi olmayanlar, yeni dünya görüşü inşa etmeye teşebbüs ediyor. Hukukla ahlakı, hukukla edebi, ahlakla edebi karıştırıyor, bütün bunları da tevhid ile karıştırıp içinden çıkılmaz hale sokuyor.
İslam hukuku, farzları tespit ediyor ve bunları merkeze alıyor. Bu merkezin çevresinde, haramlarla geniş bir daire çiziyor. Farzlar İslam’ın teklif ve inşa ettiği “hayat alanının” merkezi, haramlar ise o alanın dış sınırıdır. Merkez ile ufuk (dış sınır) arasındaki alan, mubahlar alanıdır, yani ahlak alanıdır. Mubahlar alanını boş bırakmamış ve ahlak ile doldurmuş, tanzim etmiştir. Müslümanlar bu alanda hukuki müeyyideye muhatap değillerdir. Çünkü hukuki müeyyide, farz ve haram bahsi ile ilgili ve sınırlıdır.
Ahlak alanındaki tavsiyelerden hukuk inşa edilmez. Mubah olan haram veya farz kılınmaz. Bir fiili farz veya haram kılmak, ulûhiyet salahiyetindedir. Bir davranış, ahlaki alandaysa, ne kadar şiddetle tavsiye edilirse edilsin farz olmaz, ne kadar şiddetle kerih görülürse görülsün haram olmaz. Ahlak alanı, hukuk alanına taşınmaz, hukuk alanı ahlak alanına taşınmayacağı gibi… Bunlardan birini yapmak, yapmaya teşebbüs etmek, İslam’ın temel mimarisini imha etmektir, yani yeni bir din inşasına kalkışmaktır.
İslam hukuku ihlal edilmeksizin ahlak alanında farklı hayat anlayışları oluşturulabilir. İslam’ın insanlar (Müslümanlar) için inşa ettiği hayat alanı içinde kalmak şartıyla, farklı cemiyet modelleri ve hayat tarzları geliştirilebilir. Tarihte yapılmıştır da…
İslam’da özel mülkiyet vardır ve haktır. Hak mefhumu anlaşılmadığında mesele vuzuha kavuşmaz. Hak, kullanılması şahsa bırakılmış bir salahiyettir. Kullanmak mecburiyetinde değildir. Özel mülkiyetin mevcudiyeti, her Müslümanın özel mülkiyet edinmesini farz kılmaz. Müslümanlar bu haklarını kullanıp kullanmamakta hürdürler. Rızaya dayalı olarak özel mülkiyetin olmadığı bir cemaat modeli inşa edilebilir, müşterek mülkiyet üzerine hayat kurulabilir. Fakat bu iş, hukukla yapılamaz, yani hukuki müeyyide kullanılamaz. Özel mülkiyet edinmek isteyene o yol kapatılamaz, özel mülkiyetin haram olduğu kabul edilemez.
Mülk edinmek, özellikle de biriktirmek İslam’ın tavsiye ettiği bir iş ve fiil değildir. Bilakis, dünyaya meyletmemek, Allah’a yönelmek şiddetle tavsiye edilmiştir. Allah’a yönelmenin farz olan çeşitleri de (mesela namaz, zekat) vardır fakat ahlak alanında da Allah’a yönelmek şiddetle tavsiye edilmektedir. İslam tarihinde tasavvuf, dergahlarda, tekkelerde veya başka “bünyeleşmelerde” sıfır özel mülkiyet üzerine hayat tarzları geliştirmiştir. Beraber üretmiş, beraber tüketmişler, mal üzerinde mülkiyet iddiasında bulunmamışlardır. Fakat tüm bunları ahlaki alanda yapmışlar, rızaya dayalı bir model inşa etmişler, hiçbir zorlamaya teşebbüs etmemişlerdir. Helali haram kılmak İlahlık iddiası değil midir?
Ahlaki altyapı üzerinde kurulan cemaat modelleri ve hayat tarzları asırlarca sürdü. Fakat sosyalist tecrübeler bir asır dayanamadı. İslam’ı anlamakta acziyet içinde olduğunuz anlaşılıyor da bari insanlık tecrübelerinden faydalanın. Sovyetler çökeli şunun şurasında ne kadar oldu? Arkaik devirlerin tecrübesi değil ki, yirmi yıllık hadise…
*
İslam’da hayatın kaynağı ahlaktır, hukuk, ahlak tarafından inşa edilen hayatı muhafaza eder. İslam’da hayatın tüm altyapısı ahlaktır. O kadar ki İslam hukukunun da zeminini ahlak inşa eder. Orucu farz olduğu için tutmak mecburiyetindeyiz ama hukuki müeyyideden (cezalandırılmaktan) kaçınmak için tutmayız, bilakis rızamızla, gönlümüzle, yani ahlakımızla tutarız. Farziyyetini inkar etmeden, reddetmeden, ibadet maksadıyla ve rızamızla tutuyoruz. Bu manada hukukun da zemini ahlaktır.
Ahlak üzerine inşa edilen hayat, rızaya dayalı bir hayattır. İslam tam olarak bunu ister. Fakat “hak” inkar ve itiraz mevzuu değildir. Hakkı tayin eden Şeriat çerçevesi mutlaka muhafaza edilmelidir. İslam hukukunun (Şeriat’ın) inşa ettiği hayat alanından dışarı çıkmamak şartıyla hayatın her alanını ahlak ile inşa etmeliyiz. Bu çerçeveden bakıldığında mal biriktirilmemesi, ihtiyaç fazlası malın infak edilmesi bahsi, şiddetle tavsiye edilmiştir, edilmelidir. Kültür bu merkezde oluşturulmalıdır. Fakat helali haram kılmak, haddi aşmak olur, dini muhafaza etmemek olur. Müslümanların ilk vazifesi, dinin (İslam’ın) muhafazasıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir