AŞKA DAİR-2-

AŞKA DAİR-2-

Aşk öyle bir ruhi hamledir ki, ne mahiyetini tayine imkan var ne de kudretini ölçmeye… İnsanın aklının ulaşmadığı kadar derinlerden çağlayan bir kaynak olduğu için mahiyetini idrak etmeye akıl kafi gelmiyor. Ruhun doğrudan (vasıtasız) hamlelerinden biridir. Ruh vasıta kullanmadığı (mesela aklı kullanmadığı) için aşk anlaşılabilir alana girmiyor. Ruh doğrudan faaliyette bulunmakla, mahiyetini kendinde mahfuz tutmakta, akla ve zekaya ondan bir pay sunmamaktadır.

Ruhun, aşkta bir suret ihtiyacı olduğunu söylemek kabil değildir. Belki de böyle bir ihtiyaç vardır ama bunu tespit etmek de fevkalade zordur. Fakat aklın bir suret ihtiyacı olduğu muhakkak… Aşkın akılla alakası olmadığı söylendiğine göre aşkın suret ihtiyacı ile akıl neden ilgilensin ki? Aslında akıl aşkın suret ihtiyacı ile ilgilenmez fakat aşkın meydana getirdiği fevkalade kudret ve akışın bir hedefe yönelmemesi halinde insan iç dünyası darmadağın olur. Akıl aşka her ne kadar müdahale edemese de, zihni evreni muhafaza cehdi, aşk isimli büyük akışın bir hedefe yönelmesini temin etmeye çalışarak zihni dünyayı muhafaza etmeye çalışır.

Aşk, boyutları devasa olan bir ruhi hamledir. Bu hamle bir hedef (suret) bulamazsa, mütemadi bir akıştan bahsetmek gerekir ki, akıl böyle bir duruma dayanamaz. Doğrusu insan zihni bütünlüğü de dayanamaz. Aşktaki suret ihtiyacının en önemli sebeplerinden birisi, aklın zihni evreni koruma refleksidir.

Bir hedef (suret-maşuk) olmadan aşk meydana mı gelir ki, akıl aşka bir suret sunmaya çalışsın? Konuya sathi şekilde bakıldığında maşuk olmadan aşk meydana gelmemektedir. Maşuk (suret) önce aşk sonra meydana geliyormuş gibi bir görüntü bulunmaktadır. Konunun sathında görünen bu durum gerçek ise aklın suret oluşturması sözkonusu değildir. Aslında bazen bu tür ihtimallerin gerçekleştiği de inkar edilebilir değildir. Fakat daha ziyade “sevmek”, “hoşlanmak”, “ilgilenmek” vesaire gibi hissi yönelişler bu şekilde meydana gelmektedir. Aşk bahsi, bunlardan tamamen farklıdır. Aşk ile sevmeyi veya hoşlanmayı veya biyolojik temelli ihtiyaçların meydana getirdiği tutku gibi duygular birbirine karıştırıldığı için, suretin (maşukun) önce meydana geldiği konusunda yaygın ve yanlış bir kanaat oluşmaktadır.

Aşkın zuhuru için suretin tetikleyici bir fonksiyon icra ettiğinden bahsetmek kabildir. Fakat herhangi bir suretin tetiklediği aşk, o suret ile mahdut ve o surete mahpus değildir. Suretin aşkın zuhurunu tetiklediği durumlarda ise akıl, o suret üzerinde ısrar eder. Zira aşk, zuhurunu tetikleyen suretten bağımsızlaşma temayülüne sahiptir ve ondan bağımsızlaştığında aklın korktuğu meydana gelir. Suretsiz zuhur eden aşka bir suret arama ihtiyacı ile bir suretin tetiklediği aşkı o surette mahpus etme çabası, akıl için aynı sebepten kaynaklanır.

Aşkın derinlerdeki mekanizması akılla çözümlenemediği için aklın alanı olan daha yukarılarda (daha satıhta) bahis konusu edilir. Başka bir ifadeyle aşkı konu edinen idrak melekesi akıl olduğu takdirde, aşkın tabiatına ulaşılamamakta ve kaynağına kadar gidilememektedir. Bu durumda aşkın kendisinden değil, tezahürlerinden bahsedilmektedir. Aşkın tabiatı da “duygu” olduğu için diğer “duygu halleri” ile karıştırılmaktadır. Bu problemi aşmanın iki yolu var. Birincisi akıldan daha güçlü olan ve daha derinlere inebilen bir idrak melekesinin aşkı tetkik etmesi, diğeri ise konuyu idrak meselesi olarak değil “müşahede” meselesi olarak ele almak…

Akıldan daha güçlü olan idrak melekesi, şuurdur. Aşkın şuur ile tetkik edilmesi halinde elde edilen bilgiler, akılla tetkik edilmesi halinde elde edilen bilgilerden mukayesesiz farklıdır. Şuur, ruhun vasıtasız tezahürlerinin kaynağına ve mahiyetine yaklaşma konusunda akıldan çok daha fazla kudret ve maharet sahibidir.
Akıl, ruhun vasıtasız tecellilerine kapalıdır. Öyle ki, en hafifinden duygu tezahürleri dahi aklın anlayabileceği vakalardan değildir. Fakat şuur, ruhun vasıtasız tecellilerinin bir kısmını anlama iktidarına sahipken, bir kısmını müşahede etme (anlama değil) imkanına sahiptir. Bir kısım tecelliler ise şuura da kapalıdır. Aşk, ruhun vasıtasız tecellilerinin içinde en kuvvetli ikisinden biridir. Diğeri ise malum olduğu üzere İMANDIR.

Şuur, aşkı müşahede edebilir, sezebilir ama anlayamaz. Aşkın mahiyetini tam manasıyla anlama kudreti şuurda da yoktur. Zaten aşkın mahiyetini anlama melekesi insanda maalesef bulunmuyor. Aşkın belki de kıymeti, anlaşılmazlığından kaynaklanıyor. Şuur aşkı her ne kadar anlamasa da, müşahede neticesinde bazı kanaatlere sahip olabiliyor. Aşk ile ilgili söylenmiş kıymetli sözlerin tamamına yakını, şuurun ulaştığı esaslardır. Bir kısmı ise kalp ehlinin doğrudan müşahedeleriyle kelimeye dökülmüş olanlardır ki, bunları şuur da anlamamaktadır. Söyleyene nispetle kıymetli olduğunu bildiğimiz sözlerdir bunlar.

*

Aşkı müşahede etme konusu, aklın tamamen dışında şuurun ise biraz alanındadır. Lakin şuurun da müşahede işinde tam fonksiyon sahibi olmadığı vakadır. Bu durum, müşahedeyi yapacak olan unsurun ne olduğu sorusunu sormayı gerektirir. İnsandaki en hayret verici konulardan birisi bu sorunun cevabındadır. Müşahedeyi yapacak olan ruhtur. Hayret verici olan nokta ise ruhun, kendi hamlelerini (tezahürlerini) seyretmesi (müşahede etmesi) vakasıdır.

Bu nasıl olur? Ruhun kendi kendini seyretmesi mümkünse bile insanın bunu fark etmesi, ruhun kendi hallerini müşahede etmesini anlaması nasıl olabilir?

Ruhun kendi hallerini müşahede etmesini nispeten fark eden idrak melekesi şuurdur. Bizim ulaşabileceğimiz ve sezebileceğimiz alan da zaten şuurun fark edebildiği kısımdır. Fakat şuur, ruhun kendi hallerini müşahede etmesi vakasını tamamen fark ve idrak edemez. Esas hayreti mucip olan nokta ise şuurun sınırları dışında kalan ve ruhun doğrudan kendi hallerini müşahede ettiği kısımdır. Bu husus, “kalp ehlinin” tasarrufundadır. Bu nokta ile ilgili bildiklerimiz ve bilebileceklerimiz, “kalp ehlinin” (ehl-i hal’in) bildirdikleri ile sınırlıdır.

Şuurun ulaşabildikleri ile kalp ehlinin bildirdiklerini harmanlayarak oluşturabildiğimiz çerçeve şudur. İnsan iç dünyasında iki havza var. Birisi “zihni evren” dediğimiz havzadır ve her insan bunu farklı seviyede ve hacimde de olsa bilir. Diğer havza ise kalp havzasıdır. Ruhun vasıtasız hamleleri (aksiyonları) önce kalp havzasına uğrar. Ruhi hallerin ve tabi ki aşkın, mahiyetini müşahede edebilmek için kalp havzasına girebilmek gerekiyor. Kalp havzasına girmeden aşkın mahiyetini müşahede edebilmek mümkün değil.

Kalp havzasına aşağıdan yukarı doğru yol katederek ulaşılamıyor. Aşağıdan yukarı, yani zihni havzadan hareket eden akıl kalp havzasına ulaşamıyor. Şuur ise kalp havzasını ekrandan izler gibi müşahede edebiliyor ama bu seyir eksiktir. Ekrandan seyretmek, mesela kokuyu almaya imkan vermiyor ya, bunun gibi eksiklerden dolayı kamil bir müşahede husule gelmiyor. Kalp havzasına yukarıdan aşağı gelmek gerekiyor. Yukarıdan aşağı doğru inmek, ruhun kalp havzasını seyretmesidir. Ruhun kalp havzasını seyretmesi her zaman kabildir ama insanın ruhi müşahedeyi fark etmesi gerekiyor. Ruhi müşahedeyi fark etmek ise akıl gözünü aşıp “ruh gözü” ile bakabilmeyi şart kılar. Ruh gözü ile bakabilmek için, ruh, vasıtasız insan iç dünyasının hakimi haline gelmelidir. Başka bir ifadeyle ruhun vasıta kullanma ihtiyacı (veya mecburiyeti) ortadan kalkmalıdır.

İnsanın, ruhun kalp havzasını müşahede etmesini fark edebilecek noktaya gelebilmesi için yönelecek istikamet, takip edilecek güzergah, uygulanacak usul, “kalp ehli”, yani tasavvuf ehli tarafından bilinir ve öğretilir. Bu bahis münhasıran tasavvuf ehline aittir ve onların dışında her kim bir usul teklif ederse, yalancıdır. Zira bu bahsi, yani insanın bu kadar derinlerine inebilen kültür ve ilmi sadece İslam üretmiştir ve İslam’ın içinde de mütehassısları sadece tasavvuf ehlidir.

Share Button

AŞKA DAİR-2-” üzerine 3 düşünce

  1. ewet wordpress ile yaptık site konusunda yardımcı olabiliriz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir