Hapishâne risâlesi-4

Hapishâne risâlesi-4

Genç yaşta hapis donları giyen dost! Bu mektubumda hapishâne çilesine eyvallah etmeyen, hepimizin bildiği ve imrendiği dâva adamlarının ve yazarların hapishânede inançlarını daha da kavîleştirdiklerini, boş durmayıp dâvalarına hizmet ettiklerini anlatacağım.

Evlâd-ı fâtihan Bosna’nın Bilge Kralı Aliya İzzetbegoviç 1949-1954 yılları arasını ve 1983 yılını mütevazı ve hikmet sahibi dâva adamı olarak en tefekkürlü hâllerini hapishânede geçirerek Bosna’nın millî dâvasını yazar ve etrafına tebliğ eder. “Hapis, insana son derece acı bir bilgi takdim ediyor. İnsan, yer eksikliği ve zaman çokluğu sıkıntısını çeker” diyen Aliya’nın “Özgürlüğe Kaçış” kitabı, zindanda fikir tâliminin nasıl yapıldığını öğreten bir kitaptır.

MAHPUSLUĞUN ALPERENİ FENA FİZ-ZİNDAN OSMAN ABİ
Okumaya devam et

Share Button

Hapishane risâlesi-3

Hapishane risâlesi-3

Genç yaşta hapis donları giyen dost! Bu mektubumda da, ulaşıp yanlarına varamadığımız Türk dünyasından birkaç fikir ve dâva adamının hapis hayatını anlatacağım.

Doğu Türkistan “Maarif Hareketinin” lideri şair ve İslâm âlimi Abdulhekim Mahsum Hacı (1925 – 1993)1959’da Çin hapishânelerinde müebbet hapse mahkûm edilir. Domuz bakıcılığı yaptırılır, azılı katil ve hırsızların koğuşuna atılarak dövdürülür. Günde 50 gram ekmekle hayatta kalmaya çalışır.

Hapishânede bir vakti bile terk etmeden teyemmümle namazlarını eda eder. Ağır şartlarda dahi mahkûmlara İslâm’ı tebliğ ederek sabır ve inançlarını korumaları için telkinde bulunur. Ziyaretine gelen talebelerine dinî eğitim faaliyetlerine devam etmelerini tembih eder. Onun sâyesinde birçok mahkûm hapishânede ilim ve hizmet ehli olup çıkar. (Doğu Türkistan.Net./ Doğu Türkistan Maarif Hareketinin Önderi Abdulhekim Mahsum Hacı, 12 Nisan 2011)

Yine Doğu Türkistan’ın efsanevî İslâm önderlerinden Barat (Berat) Hacı (1910-
2003) 1960’larda ikinci hapisliğinde yirmi yıl “pantürkizm” suçlamasıyla Çin zindanlarına atılır. 1981’e kadar aralıksız hapiste kalır. Yıllarca seksen santim eninde, yüz elli santim boyunda beton bir hücrede, elleri ayakları zincirlenerek tek başına tutulur ve işkence görür. İyice zayıflar, takatten düşer.
Okumaya devam et

Share Button

Hapishâne risâlesi-2

Hapishâne risâlesi-2

Fikirli ve inançlı insanlar için hapishâneye düşmek mesele değil. Hapishânede nasıl yatılacağını ve vaktin nasıl “ibnülvakt” olarak geçirileceğini bilmek için tarihten bugüne İslâm âlimlerinin, üstadların, fikir adamlarının ve ediplerin hapishâne hayatlarını okuyup tâlim etmek ve onların hapishâneyi Medrese-i Yusufiye’ye nasıl çevirdiklerini öğrenmek gerek.

Kendini bilen için hapishâne türlü türlüdür. Üdeba ve fikir erbabı için hapishâne tecbrübesi çok olan Necip Fâzıl’ı dinleyelim önce: “Bu zindan?.. O da dünya hapishânesinin içinde başka bir hapishâne… Büyük hapishâne içindeki küçük hapishânenin içine atılmış vücut hapishânesi içinde mahpus, zavallı ruh! Düşünün; büyük ve engin hürriyete kavuşmak için, bu ruh, kaç bin kapının kilidini kırmaya mecburdur?” (Cinnet Mustatili)

Mezhep imamımız İmam-ı Âzam Hz.lerinin, Abbasi Halifesi Mansur’un başkadılık teklifini kabul etmediği için işkence altında hapiste yattığını her beş vaktin ardından hatırlayıp tâzimde bulunmalısın. İkinci defa hapse girdiğinde günlerce ağır şekilde kırbaçlanıp zehirlenmiş ve hapishânede vefat etmiştir. Yetmez mi bu büyük misâl sana? (İslâm âlimleri Ansiklopedisi, cilt:4, s.71)
Okumaya devam et

Share Button

Hapishâne risâlesi-1

Hapishâne risâlesi-1
Hapishâneye düştüğünü anlattığın teessür dolu mektubunu okudum. Demek ki artık kelimelerinde hüzün olacak, hapishâne gurbetini ve efkârını anlatan nâmeler gelecek, fikir cenklerinden dosthânesine çekilmiş olan fakir emekliliğin âsûde zamanlarını yaşayamayacak. Çünkü, Fazlı dost kader kurbanı olmuş, demir kapılar ardında imtihan olmaya gitmiş, sabır ve tahammül tedrisinden geçmek üzere hapishâneye girmiş. Fesüphanallah!

Zaten keyiften, emeklilikten bir muradım yoktu. Âhir ömrümde yine dost nâmına yüreğim hapishâne türkülerinin nağmeleriyle sızlayacak. Her yer dost, her yer hasret diye figan edeceğim. Sulh ve selâmet ehli olmaya vesile olacak hapishâne tâliminden mülhem hapisnâmeleri zayıflamış kalbimle okuyacağım.

Çok hapis gördüm. Nice hapislerin derdiyle derdmend oldum da yıkılmadım. Amma ki, senin hapisliğin yüreğimi yaktı. Bunu da savuşturur muyum bilmem? Daha çok hapis eskitirim. Bu da gelir bu da geçer dost!

GENCECİKKEN HAPİS DONLARI GİYECEK NE VARDI?
Okumaya devam et

Share Button

Sanatçı pespâyeliğiyle askere “moral” verilmez

Sanatçı pespâyeliğiyle askere “moral” verilmez

Hatay sınır karakolunda sözde sanatçı kafilesiyle aralarında bir zamanlar HDP muhibbi olan ciğeri beş para etmez birkaç hanım gazeteci müsveddesinin Mehmetçiğe pespâye bir şekilde “moral verme” showları milletçe kınanmış, başkomutanların da orada bulunmaları hiç mi hiç yakışık olmamıştır. Etrafındaki kriptolara, yanlış yönlendirenlere dikkat etmeli…
Hakk’a tapan Türk askerine böyle lâubali bir şekilde moral verilmez. Hemen her gün şehit haberleri gelen bir savaşın sürdüğü sırada millî kültürümüzü temsil bakımından hiçbir özellikleri olmayan sözüm ona bir takım sanatçı bozuntularının asker ve devlet ricalinin etrafında “laklak”, “şakşak” yapması utanç vericiydi.
Vakar yoktu o karelerde. Dua, hüzün ve acı yoktu… Yüzü nurlu, abdestli sanatçılar yoktu… Millî insan vasıflarından uzak dekolte sanatçılar o mücadele mıntıkasını “Yeşilçam” veya gazino sahnesi zannetmiş olmalılar ki gayet sulu, cıvık ve şuh bir şekilde askerlerimizin arasında “poz” veriyorlardı. Mehmetçik ve ailelerinin nâmına yüzümüz kızardı bu vakarsız manzara karşında. Okumaya devam et

Share Button

Bâtıl Türkçünün hezeyanı: “Troyalılar Türk’tür”

Bâtıl Türkçünün hezeyanı: “Troyalılar Türk’tür”

Atatürkçü iktidarların Cumhuriyet kutlamalarında icra edilen senfoni konserleri, tiyatro ve oyunlar, Millî Mücadele’de kovduğumuz Yunanlıların pagan atalarına ait “mitolojik tanrıların” övgüleriyle dolu utanç verici programlardı.

Kuvva-yı Milliye’yi (İslâmî güçler demektir) oluşturan askerlerle ve Hakk’a tapan Türk milletinin tarihiyle hiçbir ilgisi olmayan bu konser ve gösterilerde âdeta bayraklaştırılan uydurma “Troyalı Türk” yavesine bugün Bâtıl Türkçüler sahip çıkıyor.

Meselâ “Hektor’un İntikamı” oyununun, din-i İslâm şiarıyla yapılan Millî Mücadele’ye ve Hakk’a tapan Türklere ağır hakaret taşıdığını bilmemek gaflettir.
Okumaya devam et

Share Button

Kim İslâm üzere milliyetçiyim diyorsa makbuldür

Kim İslâm üzere milliyetçiyim diyorsa makbuldür

Milliyetçi fikirlerde İslâm’ın esas alınıp alınmadığına bakmak lâzım. Milliyetçi olduğunu söyleyenler, milliyetçiliğin İslâm’la meczolan Türk milletini sevmek ve ihya etmek mânasına geldiğini bilmekle sorumludurlar.

Türkiye’nin “din ü devlet mülk ü millet” olarak payidar olmasının “Milliyetçilikle” mümkün olduğunu söyleyenlere, milliyetçiliği İslâm zemininde anlayıp anlamadığını sormalı. İslâmî mânada “milliyetçiyim” diyenlere “şeriat yolunda olduğunu” söylemeli.

Bu istikâmeti reddedip, Cumhuriyetin modern seküler anlayışıyla “milliyetçiyim” diyenlere de “siz milliyetçi değil, ulusçusunuz” demek gerek.
Okumaya devam et

Share Button

Ali Hocam yazısı

Ali Hocam yazısı

Ali isminin çağrışımı her insan ve cemiyette farklı olabilir. Kimine göre bir mübarek zâtın, bâzısına göre bir gönül dostunun ismidir. Bazen de gönülden bağlanılan sâhil-i selâmet âlim ve fâzıl bir kişidir. Hz. Peygambere ümmet olmuş, İslâm medeniyetinin içinde erimiş Türk, Kürt, Arap, Acem, Pakistanlı, Afganlı, Mağribli ve Habeşli olarak Ali isminde insanlar vardır. Herkes bir cihetten Ali ismindeki kişilere bir ünsiyet ve bir kurbiyetle bağlıdır.

Malûmdur ki, Ali isminin necip milletimizde ilim, irfan ve fazilet sahipliği bakımından isim ve sıfat olarak nice değeri vardır. İlk dönem Müslüman ceddimizden neşet eden Ali isminin hususiyetlerine gönül bağı vardır milletimizin. Bu millet Ali ismine meftundur. Sâlih ameliyle temayüz etmiş Ali ismindeki her kişiye meftun olunabilir, yakınlık duyulabilir.

Hz. Ali Efendimiz’den başlar bu sevgi ve ta’zim. Mescid-i Haram’ın kırk yedi giriş kapısından biri de “Ali Kapısı”dır. Ali ismi, ilmin ve sadâkatin kapısı olarak O’nun yüce şahsiyetinde sembolleşmesiyle ümmet mensupları, mürüvvet sahibi olsun, Ali gibi cömert ve murtaza olsun, âliabâ’nın ve ehlibeyt’in mânevî sulbünü taşısın, faziletli, haysiyetli ve ilim sahibi olsun diye çocuklarına Ali ismini koymuşlardır. O’nun mübarek vasıflarından dolayı “cömertlikte Ali’sin sen” mânasında sayısız mısralar yazılmıştır.
Okumaya devam et

Share Button

Muhsin Beğ’imizden hamiyet kaldı bize

Muhsin Beğ’imizden hamiyet kaldı bize

Sene iki bin dokuz, soğuk mart ayının yirmi beşiydi. Gökte ecel dolaşıyordu. Ölüm gelip konmuştu karlı dağların yamaçlarına. Bir sızı bir sızı alperenlerin yüreğinde. Bir hüzün bir hüzün alperenlerin dilinde:

Şol karlı dağlarda Muhsin Beğ’imiz kaldı / Yüreğimiz kaldı / El vurup yâramızı inciten dağlardan haber gelmedi / Çıkalım dağlara dağlara!

Alperenler gözü yaşlı düştüler dağlara. Yandılar kavruldular karlı dağların soğuğunda. Ateşe kesildiler, ateşlerinden dağlar ürktü. Gözyaşları sel oldu, gözyaşlarından dağlar eridi. Yüreklerinden sayha kopuyor, dillerinden dua:

Ne yamandır şu karlı dağlar hiç aman vermiyor / Yıkılası dağlar, verin Muhsin Beğ’imizi!

Geceler gündüzlere, gündüzler gecelere hüzünle bağlandı. Alperenlerin feryadı göklere erişti. Dağlarda her yer hüzün, her yer Muhsin Beğ’imizdi. Dağlar ses vermeyince yüreklerinde figan koptu:
Okumaya devam et

Share Button

Bâtıl Türkçüye göre Türkler “Araplaşıyor”muş-1

Bâtıl Türkçüye göre Türkler “Araplaşıyor”muş-1

“Arap hayranlığı Türk milletinin kimliğini yozlaştırıyor” diye feveran eden Bâtıl Türkçü, Batı hayranlığının ve lâdinî Kemalist ulusallaşmanın Türklüğü yozlaştırdığını görmezlikten geliyor; çünkü zihniyetinin bir kolu bu taraftadır.

Bâtıl Türkçünün endişesi sadece bu değil. “Milletleri din değil, dil ayakta tutar, devlet ve milletin temel harcı dildir” diyor. Dil kaybolursa birlikte ağlayamaz ve gülemezmişiz.

Bu endişesinden(!)dolayıdır ki, Türkiye’deki Kur’an harfli tabelaları, ikamet eden Arapları ve Arapça lisan üstüne yapılan kültürel faaliyetleri “Sessiz ve derin tehlike: Araplaşma” olarak görüyor.

BÂTIL TÜRKÇÜNÜN TÜRKÇESİ DİNLİ MİDİR DİNSİZ MİDİR?
Okumaya devam et

Share Button

Kitap müptelâlarının hayatından kısa hikâyeler

Kitap müptelâlarının hayatından kısa hikâyeler

Kitap tiryakilerini yakından tanımışlığı kadar çok zengin malûmatı da olan kültür tarihçisi Seyfettin Sağlam’ın anlattığı (Bir Kitapseverin Anatomisi, Türk Yurdu dergisi, Mayıs 1999) birkaç vak’a daha var ki, düşmanım da olsa bir kitap tiryakisinin başına gelmesin, derim. Onların hayatını gerçek isimleriyle değil, lakaplarıyla hikâye ederek anlatıyor. Biz de hülâsa ederek nakledelim:

KİTAP HASTASI TEKAÜT RIZA EFENDİ’NİN AKIBETİ

Bundan yarım asır önce Ankara’da yaşayan kitap tiryakisi Tekaüt Rıza Efendi’nin akıbeti dramatiktir. Öldüğünde cenazesi memleketine götürülür. Kocasının kitap müptelâlığından memnun olmayan karısı cenaze evden çıkar çıkmaz, kocasının birinci karısı ve kendisinin kuması olan kitaplarını etrafta fırsat kollayan kitap avcılarına alelacele satarak evden uzaklaştırır. Böylece dünyanın en tatlı şeyi olan intikam alma zevkini tattığını söyler. Artık ev genişlemiş ve toz derdi de ortadan kalkmıştır.
Okumaya devam et

Share Button

Kur’ân, Hz. Peygamber ve Osmanlı’sız Türklük olmaz

Kur’ân, Hz. Peygamber ve Osmanlı’sız Türklük olmaz

“Türk milleti” derken üç şeyi dimağ ve kalbinizde tutmalısınız: Kur’ân, Hz. Peygamber ve Âl-i Osman. Bu üç unsur olmadan Türk milleti olmaz.

Kavimler üstü kültürel, medenî ve siyasî bir hüviyet olan Türklüğün fikir ve inşa merkezi, bizi dört başı mamur ölçülerimizle temsil etme kabiliyet ve idrakini haiz olmayan Asya Türklüğü değil, Anadolu’dur.

Türk milleti lafzını, amigo ve futbol seyircisi seviyesinde ağzında sakız gibi çiğnemekten başka mârifeti olmayan ulusalcı bâtıl Türkçülere deriz ki:

Alparslan Gâzi Hazretleriyle bütünüyle islâmlaşan, Osman Beyle irfan ve fütüvvet ehli olan, Yavuz Sultan Selim’le Mekke ve Medine’nin hâdimi olan şanlı asırların mayaladığı Türk milletinden olduğumuzu gökle yer arasında her varlık “bildim ve kalbimle kabul ettim” diyecek ve dahi her amel ve fikrimizin yüreğimizden fışkıran İ’lâ-yi Kelimetullah üzere olduğunu gür nâramızdan işitip duyacak.
Okumaya devam et

Share Button

Bâtıl Türkçünün Hakk’a tapan Türk’e zararları-4

Bâtıl Türkçünün Hakk’a tapan Türk’e zararları-4

Bâtıl Türkçü, Batı’nın pozitivist ve deist felsefesinden daha tehlikeli ve İslâm’ı gözden düşürücü bir sloganla başlıyor kafa karıştırmaya: “Ey Türk neye inanırsan inan ama önce Türk ol!”

Hakk’a tapan Türklük şuurunu kepkepi yılanlarının zehrinden daha zehirleyici ve yok edici bir söz bu… Napalm bombasından daha parçalayıcı… Masonluk felsefesinde olduğu gibi “inandığın din ne olursa olsun, bizim ölçülerimizle düşünen bir dünyaya inanıyorsan…” anlayışına benziyor.

“Türklüğü sadece İslâmlaşmış Türklük olarak görmemek gerek. Dinî telakkisi veya inancı ne olursa olsun kendisini Türk kabul eden herkesi içine alacak bir Türklük anlayışını…” savunan bâtıl Türkçüler şimdilik toplumda karşılık bulamasalar da, üniversite gençlerinin zihnini ifsad ediyorlar.
Okumaya devam et

Share Button

İstiklâl Marşı’nın başına gelenler

İstiklâl Marşı’nın başına gelenler

Ezanı Türkçe okutan, Kur’an-ı Kerîm’den laikliğe aykırı sûreler çıkarılıp, yerine uydurma sûreler ilâve edilmesini Millet Meclisi’ne sunan, Türkçe ibadet için “dinde reform” hazırlayan Atatürkçü Cumhuriyet’in, “laikliğe aykırı olduğu” gerekçesiyle yeni bir İstiklâl Marşı yazılması için tâlimat verdiği resmî tarih kitaplarında anlatılmaz.

Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphânesi Müdürü Bekir Şahin’in “Mehmet Âkif Ersoy Araştırmaları Merkezi” sitesindeki “İstiklâl Marşı’nı Değiştirme Girişimleri ve Belgeleri (1925)” adlı yazısına göre, Cumhuriyet oligarşisi Âkif’in yazdığı İstiklâl Marşı’ndan pişmanlık duyar. Cumhurbaşkanı M. Kemal, Başbakan İnönü ve Maarif Vekili Mustafa Necati Bey’in imzalarını taşıyan tâlimatın ardından, Maarif Vekâleti Hars Müdürü Dr. Hamit Zübeyir Koşay tarafından “Yeni İstiklâl Marşı için Yarışma Şartnâmesi” hazırlanır.

M. KEMAL’İN ADININ GEÇMEMESİ KUSUR SAYILIYOR
Okumaya devam et

Share Button

“Bitmeyen millî mücadele”

“Bitmeyen millî mücadele”

Ali Yurtgezen hocanın, Semerkand Dergisi Mart 2018 sayısındaki “Bitmeyen Millî Mücadele” adlı yazısı, millet vasfımızı ve tarihî millî mücadele şiarımızı azimle korumamızı hatırlatan ve mutlaka okunması gereken muhteşem bir yazı… Kitap çapındaki mevzuu altı sayfalık bir makâlede heyecanla okumamızı ve anlamamızı sağlıyor.

Aşağıda takdim ettiğimiz yazının ara başlıklarının, millî mücadele tarihini az-çok bilen okuyucuları cezbedeceğini ve alâkalarını çekeceğini düşünüyorum:

“Millî mücadele mi, kurtuluş savaşı mı?”, “Millî mücadelenin ‘millet’i”, “Ümmet-i Muhammed Milet-i İbrahim’dir”, “Millet meclisi”, “Kur’anî kavramları yerinden etmek”, “İmametle yükümlü ümmet”, “Anadolu’nun liderlik ehliyet ve liyakati”, “Ölümü gösterip sıtmaya razı ettiler”, “Uzun süren kara kış”, “İstiklâl için bir kere daha milletin azmi ve kararı”, “Tek başına millet olan yiğitler”, “Seyyid Ahmed Şerif Es-Senûsî k.s.”, “Millet ehli Müslümandan beklenen”
Okumaya devam et

Share Button

Dünya Kadınlar Günü’nün gerçek yüzü

Dünya Kadınlar Günü’nün gerçek yüzü

8 Mart Dünya Kadınlar Günü 185O’li yıllarda Batılı ülkelerin fabrikalarında kötü şartlarda çalıştırılan kadınların haklarını aramak için başlattıkları grevlerin ardından kazandıkları “sosyo-ekonomik” bir hakkın tescil edilişinin tarihidir. O şartlarda o toplumlar için ihtiyaçtan doğan bir dayanışmadır.

Kısa bir müddet sonra Kadınlar Günü bu gayenin dışına çıkarak, Batılı kadınların erkek egemen bir toplumdan kurtuluşunun ve bağımsızlığının mücadelesine dönüşür. Dinî müeyyidenin kalmadığı lâdinî kapitalist ahlâkla “Tanrılarından” uzaklaşan Batılı toplumdaki çözülmenin bir parçası hâline gelir kadınların bağımsızlık ve hak arayışları. Bir anlamda aileden, eşten, çocuktan kopuştur…

Batı’nın vahşi kapitalizminin ezdiği ve köle gibi çalıştırdığı kadın hakları asıl gerçekliğinden uzaklaştırılıp aile kurumuna ve erkeğe karşı “özgürlük” ve “hak” arayışına ve kadına “sınıfsal” bir sosyal statü sahibi olması gerektiği anlayışına dönüştürülüyor.
Okumaya devam et

Share Button

Bâtıl Türkçünün Hakk’a tapan Türk’e zararları-3

Bâtıl Türkçünün Hakk’a tapan Türk’e zararları-3

Asya’daki Türkî soydaşlar Göktanrı ifadesiyle tek Allah’ı kastediyor ve inanıyor olabilirler. Âmenna!

Fakat Türkiye’deki bâtıl Türkçüler, kendi iddiaları olan “Arap İslâmlığına bulaşmış Türkleri” güya aydınlığa kavuşturmak için İslâm’ın tevhid ve akaid anlayışının hilafına, Göktanrı inancı ile Kur’an ve Sünnet gibi iki temel kaynaktan koparılmış İslâm’ı “Türk’ün inancı” olarak yayıyorlar. Meselenin tehlikeli olan tarafı budur.

Bâtıl Türkçü şöyle düşünüyor:

Türklerin dini en eski dönemlerden beri “Gök Tanrı” dinidir. Orkun Yazıtlarında açıkça bellidir: “Gökleri, yeri, kişioğlunu Tanrı yaratmıştır”… Tanrı Tek’tir, Tanrı Bir’dir, Tanrı Mengü’dür (Ebedi)… Gök Tanrıya yakın olan ve iyi eylemlerde bulunan kurtulmuştur. Tanrı Sonsuz Gök’tür. Yani varlığın tamamı… Görünen ve görünmeyen; bilinen ve bilinmeyen…

“BÜTÜN DİNLER TÜRK İNANCINDAN DOĞMUŞTUR”
Okumaya devam et

Share Button

Bâtıl Türkçünün Hakk’a tapan Türk’e zararları-2

Bâtıl Türkçünün Hakk’a tapan Türk’e zararları-2

(Evvel emirde belirteyim ki gayem, Hadiümü’l Harameyn olan ve İslâmlaşınca millet olmak vasfını kazanan Türklerin idrakini bir asırdır ve hâlen karıştıran bâtıl ve seküler Türkçülüğün ârızalarını göstermektir. Bu mevzuda yazdıklarımızda Türklük hüviyetine asla karşı bir anlayışımız söz konusu olamaz. Aksine, mensubu olmaktan şeref duyduğumuz hilafet sahipliği yapan Hakk’a tapan Türklerin bâtıl, yâni İslâm dışı tesbit ve târiflerden, ideoloji ve fikirlerden korunması çabası taşımaktadır)

Türkiye’nin geleceğindeki ideolojik tehlikelerden biri de bâtıl Türkçülüğün zararlı fikirleridir. Bâtıl Türkçünün hülâsa ettiğimiz aşağıdaki düşünceleri, İslâmlaşınca millet hüviyetine sahip olan Hakk’a tapan Türklere zararlı olmadığını kim söyleyebilir? Aşağıdaki satırlar ara başlıklar da dâhil Türklüğü yozlaştırmaya çalışan bu gürûhun düşünceleridir:
Okumaya devam et

Share Button

Bâtıl Türkçünün Hakk’a tapan Türk’e zararları-1

Bâtıl Türkçünün Hakk’a tapan Türk’e zararları-1

(Evvel emirde belirteyim ki gayem, Hadiümü’l Harameyn olan ve İslâmlaşınca millet olmak vasfını kazanan Türklerin idrakini bir asırdır ve hâlen karıştıran bâtıl ve seküler Türkçülüğün ârızalarını göstermek. Bu mevzuda yazdıklarımızda Türklük hüviyetine asla karşı bir anlayışımız söz konusu olamaz. Aksine, mensubu olmaktan şeref duyduğumuz hilafet sahipliği yapan Hakk’a tapan Türklerin bâtıl, yâni İslâm dışı tesbit ve târiflerden, ideoloji ve fikirlerden arındırılması çabası taşımaktadır.)

Hakk’a tapan Türk gençlerinin Batıl Türkçülerin ifsad edici ve zehirleyici düşüncelerine kapılmaması için bu gürûhun dediklerinin arka plânını anlamak gerek. Birikimi olmayan gençler Türk kelimesinin cazibesi altında dehşet verici şu düşüncelerle kandırılıyor. Yorum yapmadan son paragrafa kadar hülâsa ettiğimiz ifadeler bu gürûha aittir:

BÂTIL TÜRKÇÜYE GÖRE DİN YOK İNANÇ VARDIR
Okumaya devam et

Share Button

Bâtıl Türkçüye göre din değişebilir, milliyet asla!

Bâtıl Türkçüye göre din değişebilir, milliyet asla!
Müslüman Türklüğü ifsad eden Bâtıl Türkçü’ye göre millet târifinde İslâm’ı esas aldığımızda Şaman, putperest, Budist, Musevî, Hıristiyan ve hattâ dinsiz olan Türkleri bu dairenin dışında tutmak gerekecektir.

Diyor ki bâtıl Türkçü: Orta Asya veya Asya’nın kuzey bölgelerinde Şaman ve putperest denilebilecek Türkler olabildiği gibi, Moğolistan ve Çin gibi ülkelere yakın yerlerdeki Türkler arasında az da olsa Budizm’e veya bu ülkelerdeki diğer dini inançlara mensup Türkler vardır. Bugün Azerbaycan’da bile Musevîlik dinine mensup olup, Hazar İmparatorluğu’nun bakayası olan Karaim Türkleri yaşamaktadır. Moldova’daki Gagavuz, yâni Gökoğuz Türkleri ise Hıristiyan’dır. Şu halde, din unsuru bir milleti millet yapan asli bir unsur değildir, olsa olsa tâli bir unsurdur.
Okumaya devam et

Share Button