ESKİCİ

Eski ve eskitilmiş bir sokakta, eski zamanlardan kalma bir yüz, eski bir arabayla, eskimiş bir sesle, tüm eskimiş ve eskitmişlere, zamanın dışından sesleniyor zamanın içine:

“Eskici!.. Eskici geldiii!.. Eskiciiiii!..”

Kambur dünyayı, kamburunda taşır gibi; attıkça adımları, geriye gider gibi; hızlandıkça, yavaşlar gibi; yenilerin değil eskilerin, eskitilmişlerin anlayacağı bir dille, sonu başa ve başı sona getiren bir sesle:

“Eskici!.. Eskici geldiii!.. Eskiciiiii!..”

Yana yatan tekerleklerle yan yan giderken yamanmış yollarda, yamanmış ömürlerin eskimiş demlerinde, eskiyi ve eskitilmişliği anlayanın, saatin sesini yüreğinde duyanların bindiği bir arabadır artık, yaşam…
Okumaya devam et

Share Button

GERÇEK ENGELLİ KİM ?

Birçoğumuzun bildiği bir hikâye:

“Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
– Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını
arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.
Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
– Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz
gerekiyor herhalde.
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş
ister istemez. Okumaya devam et

Share Button

YAŞASIN ASİL ÖLÜMLERİMİZ…

Önce vazgeçtiler, vazgeçemediklerimizden… Ve cenneti yeryüzüne indirdiler… Cennetten düşen bizdik… Onlar cenneti hayatlarına düşürdüler…

Biz, can dedik; onlar, canan… Biz, dünya dedik; onlar, münteha… Biz, tene şehvet sürdük; onlar, ruha ab-ı hayat… Biz, dünyayı harç yaptık kalbimize; onlar, Kevser’i içirdiler yüreklerine… Biz, tutsaklığa yürüdük önümüze almak için dünyayı; onlar, ölümlere yürüdüler geride bırakmak için dünyayı…

Aşkın aşkınlığına ulaşamayanlar, bir ilmek ötedeki âleme, berideki âlemi heybesine koyarak yürüyen seyyahları hiç anlamadılar… Anlayamadılar ki, her seçiş bir vazgeçiştir… Ve her ölüm iskeletleri aydınlatan bir gün doğumudur… Ayın yerini alan, güneştir…
Okumaya devam et

Share Button

DUVAĞI HİÇ AÇILMAMIŞ YÜREĞİM: ŞAKAYIK…

Öyle diyor ya üstat: “Sızıyı gideren su… Suyun sızladığını kimseler bilmez.”

Sızlayan katrelerin vebali bulaştı çorak damarlara, Şakayık… Bundandır, bulutların buz mavisi doğmamış sancıları… Ve avuçladığım bakışlarındır, başını taşa vuran damlalar… Bir de suyu sızlatan, iskeletsiz adamlar…

Mavinin ıslak dudaklarıdır yüreğimi kabartan bu ağrı, Şakayık… Malumun ilanı bir serseri hüzündür, beni alıp götüren içimdeki sitem… Ve adı yağmurdur, sükûn bulan sessiz ayrılışlarım… Ay düştüğünde bir sızıyla suya, telaşlı bir med-cezir yaşanır Şakayık, ölümle yaşam arasında… Her sevda bir veda Şakayık, iki nefes arasında, ay düşünce suya… Ve ay muttasıl düşer hep suya…
Okumaya devam et

Share Button

DÜŞÜNCE TARİHİMİZDE YENİLİK ARAYIŞI – 4

Ey bir emre hazırlanan simsiyah gecede
Karanlığı emip emip de gebe kalan
Ey her depremden sonra biraz daha doğrulan
Herkesin
Veba girmiş bir şehrin hem halkı
Hem seyircisi olduğu bir günde
Ey düştüğü yerden kalkmaya hazırlanan ülke.

Her damlası bir zafer müjdecisi
Bir posta eri gibi
Yağmur yüzümüze değince
Çıkacağız yola.
Okumaya devam et

Share Button

İÇİMİZDEKİ TRUVA ATLARI

Ata baktık hep…
Gördüğümüze inandık…
İnandırdık…
İnandırıldık…
Truva atı, hikâyesini hepimizin bildiği, bir armağan gibi görünüp, aslında Troya kentini ele geçirecek Yunanlı askerleri taşıyan at şeklindeki tahtadan yapılma heykel… Kaleyi içten fethetmenin, düşmanları ya da hedefi zaaflarından, zayıf noktalarından vurarak kolayca, stratejik olarak sinsice elde etmenin sembol ağaçtan atı…
Okumaya devam et

Share Button

ZATEN…

İnsanın kendi kendisini ikna ettiği ve kandırdığı, daha doğrusu kanmak istediği zaman kullandığı büyülü bir sözcük… İnsanın fikri, duygu ve eylem alanlarındaki gerçekliği alıp yok eden, insanın içindeki hakikati emip sömüren, insanı bir münafıklığa sürükleyen, karşıdakini kesin bir yargıyla etiketleyen ve bundan da kendisini temize çıkarmak isteyen insanın ürettiği, geçici bir rahatlığa kavuştuğu, en ikiyüzlü zihniyetlerin ürettiği kelimelerden bir kelime, zaten… Zamanı, bilinci, duyguyu, ahlakı, insanı ipotek altına alan, adaleti durduran sözcük…
Okumaya devam et

Share Button

Öğrenmek Üzerine

“ Öğrenmekten başka bir zevk mi? Benim için geçerli değil…” diyordu Patrarca. Öğrenmeyi bir hazza, bir zevke, bir güzelliğe, bir istence çeviren anlayış…

Tüketmeyi bir zevk, bir eğlence aracına dönüştüren günümüz dünyasına, öğrenmeyi bir zorunluluk olarak gören bir zihniyete, aslında öğrenmenin bir zevk, bir haz olayı olduğunu anlatmak çok zor olsa gerek.
Okumaya devam et

Share Button

GAZZE’YE MEKTUP

Sevgili Gazze,
Ey güneyin gelini, Filistin’in, insanlığın diriliş sembolü!

Yeni bir aşure ikliminde, kan, gözyaşı, ölüm ve vahşete duçar olmadan; hiçbir kapının kapanmadığı anlarda sana bu mektubu yazmak isterdim. Sana merhaba dediğimde, kuşlardan, bahardan, şarkılardan, şiirlerden, bembeyaz yelkenli gemilerden, bülbülün güle olan muhabbetinden, yüzlerdeki aşiyana dönüşen tebessümden söz etmeyi çok isterdim.
Okumaya devam et

Share Button

ÇİRKİN KONUŞMAK

Her türlü ayıp ve kusurdan münezzeh olan Yüce Rab’imiz, bedenimizi en lâtif ve en güzel şekilde tam olarak yaratmış, süslemiş, organlarımızın her birini vazifelendirmiştir. Bunlardan biri de dildir. Dili güzelleştirecek güzel söz, bizi Hakk’a ve halka sevdirecek dünya ve ahiretimizi mutlu kılacak olan çok mühim bir ameldir.

Dil, insanın insanlığıdır, içinin, dışının aynasıdır. Dil, insan ırkının en zor imtihanıdır. Dil, kimliğimizin birer fotokopisidir, hesabı en çetin olan et parçasıdır. Dilini arif yapan tüm hayatının arifidir. Dilini ahlakın kölesi yapan, iki dünyanın efendisidir. Dil insanın şerri ve hayrıdır. Dil insanın cenneti ya da cehennemidir. Bakalım bu konuda Efendimiz ve Kur’an ne diyor.
Okumaya devam et

Share Button

LACİVERT CEKET NEYİ İFADE EDER?

Oldum olası şu mülakat denilen, devlet kadrolarına -asabiyet liyakatiyle- adam kotarma usulünü anlayabilmiş değilim…

Adam kayırmadan, iltimastan yakınan; ehliyet ve liyakat noksanı kişilerin hak etmediği yerlerde olmasından şikâyet edenlerin, bir varmış bir yokmuş hükmünde bir gün mühür sahibi olduğunda, aynı davranışı göstermelerini ve içten içe güce tapınmalarını da anlayamıyorum…

Ama şunu çok iyi anlıyorum ki, soranın sorulandan daha az ehliyete sahip olduğu, seçme- eleme bürokrasisinin hâkim olduğu bir toplum ve yönetim anlayışının getirdiği ve kraldan çok kralcı geçinen birçok devletlû aracılığıyla uygulamalarda tebarüz eden, adalet yozlaşmasının ve güven – değer yitiminin, hem bu dünya hem de büyük gün için, yakinen şahitliğini yapıyoruz…
Okumaya devam et

Share Button

ÖLÜNCE ÇOCUK…

“ Kaçar herkesten/Durmaz bir yerde/Anne ölünce çocuk/Çocuk ölünce anne”

Dilimde zayıf bir nabız, yüreğimde dilaram bir şiir… İçimde, dışıma tövbeler… Dışımda, içime tımarhaneler… günakkar kelimeler kurak dudaklarda… Kulaklarda, Cenazesi kılınmamış çocuk sesleri… Bedende, düğümlenmiş nefislerin son demleri… Bakışta, sıcak ve minnacık ve cam kırığı bir rüzgâr, hali pür melâl; A’raf’ ta aşk ve maşuk arasında kalpler lâl…

Bir şebnem sabahı gözüm; daüssıla yüzüm, özüm… Bir sükût, yatışıyor kuraklığım ansızın… İlmek oluyor, idam oluyor, Maveraünnehir dökülüyor boynum… Başsız beden oluyor, Kerbela yürüyor yolum… Çocuğa okşanıyorum; yüreğim çocuksu, Kıyamete çalınıyorum üfledikçe Sur’u…“Yekûlul insânu yevme izin eynel meferru”
Okumaya devam et

Share Button

Düşerse-m Yanarım

Ateşe verdin, sessizce…
Verdiğimiz bütün sözleri…
Ateş, söz oldu; söz, ateş…
Avuçlarımızda ateş…
Kurşunlar döküldü-k minik gözlere…
Kekik kokusu… Yağmur kokusu…
Buram buram yanık kokusu…

Yanarsa-n, yanarım…

Göğü mü ateşe verdin…
Ateş indiriyor bulutlar…
Her ışığın ulaşamadığı bir ücrada,
Susuz mu kaldı yürekler…
Ömrüm bir ırmak, aktı aktı aktı…
Aktı…
Ve azaldı ömrüm işte,
Düştüğünde her çocuk…
Okumaya devam et

Share Button

İŞİNİN EHLİ BİR İNSAN: KUDDUSİ ABİ

Sabahın en erken vaktinde yerinde olmanın ve mekânını en güzel hazırlamanın huzuru içinde, gözlüğünü hafiften ve yavaşça aşağı indirir, görmüş geçirmiş bir insanın bakışıyla, birazda muzipçe bir gülümsemeyle herkesi, her şeyden önce sen karşılardın: “Merhaba hoca, hoş geldin!”

Yüzünde, çok dikkat çeken bir yüz ifadesine rastlayamaz ona öylesine bakan bir kişi… Ne ağır, keskin bir acı, ne de kahkahalar vardır onun yüzünde… Kim bilir beklide her şey görünmeyen dünyasındadır… Yılların hesabını yansıtan alın ve yüz çizgilerin altında, yine de hayatla dalga geçen bir his uyandırır ona bakan kişide…

İşine, özel yaşantısını karıştırdığını hiç görmedim. Zoraki sorulara basit cevaplar ile geçiştirir. Araban var mı, çocuklar ne yapıyor, okuyorlar mı, geriye kalan zamanın nasıl geçer gibi soruların uzun bir cevabı gelmez. Kendi ağzından kendini anlatmaz o… o kendini hep işine verir, yaptıklarıyla bir nevi anlatır kendini. Okumaya devam et

Share Button

SUS EY KALBİM! DOĞUMU DOĞURMA VAKTİ…

Kovamı nur deryasından doldurdum.
Getirirken çok döktüm, biliyorum.
Dökmeden getirmeye gücüm yetmedi.
Gücün yetmiyordu, getirmeseydin demeyin.
Susuzluktan ölecek değildik ya…

Ben de dökmeden getiremedim… Bu sebepten konuşma…
Sus ey kalbim… Sabaha kadar sus… Sabırla beklediğin doğumu hissedebilmek için sus…
Simsiyah, zifiri karanlıktan kemikleri çatırdayan insanlığın yakarışına nur olacak doğumu selamla ve mutmain ol…
Biliyorum, boğuldun yıllardır dipsiz kuyularda. Güneşlerin karardığı bir vaktin en siyahında, kavrulmuş yüreğinin içindeki beyaza sımsıkı sarıldın… Ve içine kovayla taşıdığın üç beş damla nurun nura ram olan aşkıyla sus…

Sus ey kalbim… fecr-i kâzib silinirken gönüllerde, fecr-i sâdıkta demlensin nur deryasına vuslat bütün damlaların… Sen ki, alevlerin ortasında serinlik kokan bir güle vurgunsun… Bir gül ki, âlemler rengine, kokusuna, duruşuna, asaletine hayran… Aşkına hayran… Okumaya devam et

Share Button

“SÜVARİSİZ” ŞAHA KALKAN ATLARA BİR GAMZELİK RÜZGÂR YETECEK…

Saf haliyle insan olmayı kendisine yeterli görmeyen çoğu insan “gücü”, kendi özgürlüğü (gücü) için, başkalarının özgürlüğüne (gücüne) karşı kullanmak ister. Sahip olduğu özgürlüğe “güce” kutsallık yükleyip, onu tartışılmaz kılarak sınırsız özgürlüğünün (gücünün) devamını sağlamaya çalışır.

Bu yüzden gücün devamını sağlama çabası içinde her türlü yönetim ve yönetim araçlarını, “güç” adına dönüşümlü olarak birbirlerinin nedeni, amacı ve araçlarına dönüştürür.

Güç odakların eliyle şekillenen her sistem, zamanla kendi alternatifini kendisi üretir. Üretilen bu alternatifler gelenek haline dönüşüp statüko olduğunda tekrar bir kutsala dönüşerek, hiçbir eleştiriye “kutsalları” adına izin ver-dir-mez. Okumaya devam et

Share Button

ÇOK YÜZLÜLER

“Hadi çıkartın maskelerinizi,
Bu kadar zorlanmanıza gerek yok, gerçekleri biliyorum!
Maskelerinizi çıkartın, boyalarınızı da silin
Çıplak yüzünüzü görmek istiyorum,
Kimsiniz? Nesiniz?
Hey sen! Boyaların akmış, tam seçemiyorum,
Sen kimsin?
O da ne öyle, boyalar yazılara dönüşüyor,
Aa bunlar, senin yalanların!
Hem de bana söylediğin yalanlar!
Tebrikler, oyun bitti, perde indi.
Buraya kadarmış!
Evet
Her sabah aynadaki makyajsız yüzünden ürkmeyi bırak artık
O sensin”

İkiyüzlülükten nefret ettiği bilinen Mehmed Akif Ersoy bir gün dostlarına şöyle yakınır: “İkiyüzlüleri sever oldum, çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım.”
Mehmet Akif’in bu ifadesi artık neredeyse hepimizin toplum içinde yaşadığı bir hali almıştır.
Mehmet Akif’in “İkiyüzlüleri sever oldum, çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım.”sözü acı bir serzeniştir. İkiyüzlüleri sevmek adına değil, çok yüzlülerin artışını göstermek adına söylenmiş bir sözdür. Kısacası çok yüzlüler çoğalınca, ikiyüzlüler bile aranır oldu.

İnsanın karakterinin, ruhunun, ilminin, saflığının, cehaletinin, niyetinin yansıdığı mekân… Yalanın- doğrunun, iyinin – kötünün, varlığın – hiçliğin, cesaretin – korkaklığın, yeisin – kararlılığın, güvenin – kaypaklığın, canlılığın- durgunluğun, masumiyetin – suçluluğun ve birçok kemiyetin, keyfiyetin sirayet ettiği coğrafya… İnsanın her şeyinden bir şeyler bulabildiğimiz pazar meydanı… İnsanın etiketi, yaftası… Tüm bedeninin atılmış bir imzası, mührü…

İkiyüzlülere bile hasret kaldığımız bir zamanda, öyle çok yüzlüler tanıdık ki! Burası neresi? Her yanımız maskelerle dolu. Nerede o masum gülüşler… Maskesiz bir yüz bulan var mı aranızda? Hak’a bürünmüş batıllardan, koyun postundaki kurtlardan, ıslah edicilerdeniz diyerek bozgunculuk yapanlardan, haramı helali hiçe sayanlardan, zulümle adaleti çıkarları doğrultusunda yer değiştirenlerden, insana, insanlığa küfreder gibi insanlıktan bahseden zorbalardan, dışarıdan ne kadar mütevazı görünse de içinde kibre dair bir ruh barındıran, ciddi görüntüsünün altında laubali bir yüz yatan ama belli etmeyenlerden, bahanecilerden, bananecilerden, neme lazımcılardan, bilgiççilerden, kralcılardan bıkmadınız mı?

Bu kadar maskeler ortasında insan kendini sorgulamadan geçemiyor. Var mıdır bizimde yüzlerimizi örttüğümüz maskelerimiz? En doğru cevabı insanın kendisi verebilir elbette. Geceleyin başımızı yastığa koyduğumuzda, karanlık ortasında yüzlerimizi göstereceğimiz kimsenin olmadığı zamanlarda, kendi hesapsız hesaplaşmalarımızda, kendimizin mahkemesinde, kendimizin avukatı mıyız, savcısı mı? Kararı kim ve nasıl verecek? Maskelerin olmadığı o mahkemelerin mahkemesinde, gerçek yüzümüzü ne kadar sahipleneceğiz acaba…

Alışverişte, iş hayatında, aile ilişkilerimde, sokakta, pazarda çeşit çeşit maskelerle dolaşanlar, sırtlarında bir yığın sahte yüzlerin ağırlığında yorulmuyorlar mı acaba? Sadece olduğu gibi görünerek kamburlarından kurtulmayı, hafiflemeyi istemiyorlar mı yoksa?

Gün geçtikçe toplumdaki ahlaki çözülme hızlanmaktadır. Çok yüzlü insanların varlığı sosyal hayatı çürütmektedir. Onların münafıklığı, fitnesi topluma kötü örnek olmaları ve verdikleri zararlar, topluma dışarıdan verilen zararlardan daha büyüktür.

Toplum içinde, insanlar için en tehlikeli model, kendi yüzüyle yetinmeyip, çok yüzlülüğe geçiş yapan arızalı ve bozulmuş insan modelidir. İkiyüzlüler ve çok yüzlüler toplum için şirret tiplerdir. Onların bulunduğu ve bulaştığı yerlerin, güvenin zedelendiği, şüphenin arttığı, fitnenin filizlendiği ortamlara dönüşmesi kaçınılmazdır.

Kimin yanında, kimin karşısında oldukları belli olmayan çok yüzlüler, her yerde, herkesle görünebilme yeteneğine sahiptirler. Senin yanında onlara, onların yanında sana düşmandır. Besin kaynakları dedikodu ve fitnedir. Kişiye göre, ortama göre, zamana göre karakteri, kişiliği ve davranışları değişir.

Çok yüzlüler için “doğru söz” değil, atmosfere göre söz kullanma sanatı vardır. Ortamdan ortama hep birbirinden farklı sözler kullanarak, bir su gibi bulunduğu yerin kalıbına bürünürler. Menfaatleri için her yolu denemek onlar için geçerli ve meşru bir metot arayışıdır.
Tutarsızlık, çelişki, yalan, iftira, inkâr ikiyüzlülerin ve çok yüzlülerin en çok başvurduğu silahtır. Senin yanında senin gibi, başkasının yanında başkası gibi olmak en iyi icra ettikleri sanattır. Onlar rol oynamaz, rol çalmazlar, Çünkü yaşadıkları gibi olurlar her daim. Artık zihinleri de, duyguları da, davranışları da ikiyüzlülüğün ta kendisidir onların. Kendileri bile asıl yüzlerini tanıyamaz. Zaten asıl hastalık da budur…

Çok yüzlülerden korunmak ve onlara karşı mücadele etmek dünyanın en zor ve en gerekli uğraşıdır. Bu sebepten daha maskesiz bir dünya için, münafıklaşmamak için sorumluluk hepimizde…

Share Button

EŞEK MİTİNGİ VE SORUMLULUK BİLİNCİNDE İSYAN AHLAKI

Bir haber: Belediye kaybolan eşeği kamuoyu baskısıyla buldu. Ayrıntılar ise şöyle: “Giresun Hayvanları Koruma Derneği’nin, Bulancak ilçesinde başıboş gezerken, bir vatandaşın haber vermesinin ardından bulunarak belediyeye teslim edilen eşeğin kaybolduğu iddiasıyla yapmayı planladığı ve ”Zavallı Eşeğe Ne Oldu?” adı verilen eylem, eşek bulununca iptal edildi.

Adını Kadife koydukları eşeğin belediyenin yerleştirdiği ahırdan bırakılması karşısında dernek yetkilileri şu açıklamayı yapıyor: “Bunu öğrendikten sonra sessiz kalmadık. Gazetemizin çıkan her sayında belediye yetkililerine eşeğin akıbetini sorduk. Yine netice alamadık. Bunun üzerine eylem kararı aldık. Bugün burada eylem yapmayı planlıyorduk, ancak dün akşam belediye telefon santralinde görevli bir memur eşeğin bulunduğunu söyledi. Buna yine de sevindik. Şimdi burada eylem yerine basın açıklaması yapıyoruz. Ancak eşeğin hayati tehlikesi hala sürmektedir. Çünkü yaklaşık 20 gündür kayıp olan, akıbeti bilinmeyen ve daha sonra ortaya çıkarılan zavallı eşeğin, bu basın açıklamasından sonra yine kaderine terk edileceği endişesini yaşıyoruz.” Okumaya devam et

Share Button

GÜNDEMİ BELİRLE-N-MEK

Yazar Haki DEMİR, bir yazısında : “Kişilik, insanın kendini hayatın tabi seyrine ve çalkantılarına bırakması halinde içinde yaşadığı hayat ile mizaç hususiyetlerinin harmanlanmasından meydana gelebilir. Fakat kendine ve hayata müdahale etmeyen insanda şahsiyet oluşmaz ve gelişmez.”der.

Bazen oluşturduğumuz, kurduğumuz hedeflediğimiz şeyler, çok küçük ve basit hatalar yüzünden yerle bir olabilir. Bir ömür boyunca oluşturduğunuz imajınız hiç beklemediğiniz bir anda sarsılabilir. Okumaya devam et

Share Button

KİMSESİZLER ‘KİM’SESİ

Bu başı ve sonu bilinmeyen âlemin değirmeninde küçük düşlerimizi öğütüyoruz. Yüreğimizin sahilinde küçük küçük evler yapıyoruz. Bir dalga geliyor ve alıp götürüyor evin içine bıraktığımız ne varsa. Biz yine evler yapmaya devam ediyoruz daralmış akşamın kızıllığında bile. Biz yaptıkça biraz daha gençleşiyoruz. Biz gençleştikçe, yeni bir vurgun gençliğimi de alıp götürüyor.

Toprağa düşüp varlık âleminde bir yeşil büyütmekti tüm istencimiz. Yusuf un zindanı kadar geniş bir dünya keşfedip, varlığımızı varlık ötesiyle aynı avuç içinde tutabilmekti bir de. Okumaya devam et

Share Button