TERKİP VE İNŞA DERGİSİ 29. SAYI FİHRİSTİ

TERKİP VE İNŞA DERGİSİ 29. SAYI FİHRİSTİ
(KAPAK KONUSU; İNŞA FİKRİ)

FİHRİST
Takdim Editör 3
İnşa fikri ve usulü Haki DEMİR 5
Büyük Doğu ve İnşa fikri Prof. Dr. Veysel ASLANTAŞ 10
Medrese-inşa-tatbikat Ebubekir Sıddık KARATAŞ 12
İnşa fikrine neden ihtiyacımız var Ömer Faruk SANCAKTAR 14
İhtilal fikri Mehmet Emin KONYALI 17
İnşa fikri ve ihtilal fikri Hasan Hüseyin TUNÇ 19
İnşa fikri, çağın fikridir Ayhan KARATAY 22
İnşa fikrindeki temel savrulma Cahit KARADEMİR 24
İrfanımızda hüma kuşu yahut himmet hümaları Ahmet Doğan İLBEY 26
Mazi, hal ve istikbal tasavvurunda inşa fikri A. Bülent CİVAN 28
İnşa fikri ve kurucu şahsiyet Ünal YILMAZ 30
Kurucu şahsiyet Necip Fazıl TOPRAK 32
Dünya görüşü ve kurucu şahsiyet Osman Kürşat BUHARALI 35
Kurucu şahsiyette yirminci asır çıkmazı Baybars OĞUZHANOĞLU 37
Anlama gayreti yahut problemi Büşra Nur DEMİR 39

Share Button

İDRAK KAYNAĞI OLARAK KALB

İDRAK KAYNAĞI OLARAK KALB

(Terkip ve İnşa dergisi 4. sayı)

“İnsan, madde ve ruhtan mürekkeptir” gibi ifadeler, ruhun varlığına işaret etmek içindir, yoksa özü itibariyle eksik bir bakıştır. İnsan, madde (beden) ve madde ötesi (üstü) varlıkların terkibidir. Ruh, insandaki madde üstü tek varlık değildir. Kalb, madde ötesi anasırın ve vakıanın havzası ve özet ifadesidir.
Kalb, yürek kelimesiyle ifade edilen et parçası olmayıp, uçsuz bucaksız bir evrendir. İnsanı ifade eden en harikulade hikmet, “alem-i sağir” olduğudur. “Küçük alem” olması ise bedeni cihetiyledir, kalbi ve ruhu cihetiyle “alem-i kebir”dir. Okumaya devam et

Share Button

MEDENİYET DEVLETİ ANAYASASI

MEDENİYET DEVLETİ ANAYASASI

HAKİ DEMİR

FİHRİST

Takdim 4

ANAYASA FİKRİYATI
Medeniyet telakkisi 8
Devlet tasavvuru 13
Cemiyet anlayışı 19
Şahsiyet terkibi 22
Anayasa fikriyatı 27
İnşa süreci anayasası 33
Nihai anayasa 42
Manevi mesuliyete dair endişeler 45
Tatbik edilebilirlik meselesi 49

ANAYASA TEKLİFİ
Beyanname 53

BİRİNCİ KİTAP-ŞAHSİYET
Tarif, tavsif ve hedef 57
Hakiki şahsiyet 61
Hükmi şahsiyet 66
Hak ve hürriyetler 72
Mükellefiyetler 93
Okumaya devam et

Share Button

DARBENİN SEBEPLERİ

DARBENİN SEBEPLERİ
Bir ülkede darbe neden olur? Herkes yoğun şekilde darbe tedbirlerini konuşuyor, darbenin sebeplerini teşhis etmeden tedbiri mi olur? Mesele, Fetöcüler darbe yaptı, Kemalistler darbe yaptı, filanlar darbe yaptı cinsinden ele alındığı sürece, tedbirler de şöyle olur, Fetöcülerin kökünü kurutacaksın, mesele kalmaz… Hangi ideolojik gurubun kendine has hangi sebeplerle darbe yaptığından önce, bir devlet ve devlet tasavvuru meselesidir. Bir ülkede hakiki manasıyla devlet varsa, o ülkede kırk tane darbe niyetli örgüt olsa bile yine de darbe yapamaz. Öyleyse meseleyi kaynağından ele alıp tek tek tetkik edelim. Zira darbe sebepleri anlaşıldığında, darbenin tedbirleri de ortaya çıkacaktır.

*Devlet tasavvuru ve müesses devlet Okumaya devam et

Share Button

AKL-I SELİM MEKTEBİ 5. CİLTTEN…

16.MEVZU: TECRİT GÜZERGAHI
1.Ders
*Tecrit istikameti nedir?
2.Ders
*Tecrit istikametinin vahdeti
3.Ders
*Tecrit istikametinin vahdeti, külli idraki mümkün kılar
4.Ders
*Tecrit istikametinin vahdeti, tevhide ulaşmanın ön şartıdır
5.Ders
*Tecrit güzergahı nedir?
Okumaya devam et

Share Button

KADRO VE HAREKET DERGİSİ

KADRO VE HAREKET DERGİSİ
Milyonlarca hamiyetperver insan hareket halinde… Ülke ve ümmet için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ne var ki, lider-kadro-teşkilat, fikir-müessese-tatbikat, itaat-itiraz-isyan, nüfuz-telkin-tesir, fikir hareketi-içtimai hareket-siyasi hareket, hareketin tabiatı-hareketin meşruiyeti-hareketin merhaleleri, şahsiyet-cemiyet-devlet, mücadele fikri-strateji fikri-taktik fikri, ricat fikri-manevra fikri-tedbir fikri, müdafaa fikri-taarruz fikri, gibi daha birçok mevzuda kitap ve dergi yok, yani tetkik ve telif çalışması yok. Fikri olmayan bir mevzuun fiili, tatbikatı, hareketi olur mu, olursa netice ne olur?
Dergi, müşterek fikir üretim ve neşir vasıtasıdır. Yukarıda sayılan ve sayılamayan yüzlerce mevzuda fikir üretmek, neşretmek, gerektiğinde talim ve terbiye müesseselerini ihdas etmek için öncelikle bir dergi çıkarılması şart. Dergiyle meselenin fikriyatı ortaya konulduktan sonra talimi ve tatbikatına dair Müslümanların yol alması mümkün olabilir.
Terkip ve İnşa dergisi kadrolarının fikir üretim hacmi ile bunları tatbik etme imkanı arasında uçurum var. İmkanlarımız fikrimizi taşıyacak kadar fazla değil. BU SEBEPLE, DERGİYİ ÜSTLENECEK, ŞAHSI VEYA KURULUŞU ADINA ÇIKARACAK OLANLARLA İŞBİRLİĞİ YAPMAK İSTİYORUZ.
Hazırladığımız mevzu haritasının bir kısmını teferruatlı, bir kısmını başlık olarak aşağıda yayınlıyoruz. Mevzu haritasının tamamı burada yayınlanandan ibaret değil, malum olsun. Tamamını teferruatıyla yayınlamıyoruz zira meseleden anlamayanlar alıyor, istismar ediyor ve en kötüsü muhtevasını tahrip ediyor.

MEVZU HARİTASI

BİRİNCİ YIL
Okumaya devam et

Share Button

AHLAK HAVZASI VE “OBJE İNSAN”

AHLAK HAVZASI VE “OBJE İNSAN”

(NOT:Bu yazı, “İnsan zihninin ana haritası” isimli kitabımızdan nakledilmiştir)

Ahlak zemini, iman ile akıl arasındaki bir alanda meydana gelir. Sadece akıl veya gerçeklik zemininde meydana gelmiş olsaydı insandaki “ben” merkezine bağlı olacaktı. Çıplak haliyle “ben” merkezine ayarlı bir yapı mümkün olsaydı eğer, davranış şekilleri diğer insanları ilgilendiren bir “kural” haline gelemeyecekti.
Davranış kuralları ile davranış şekilleri arasında mahiyet farkı vardır. Davranış şekillerinin altında (arkasında) tek insan, bir anlamda insandaki “ben” merkezi vardır. Bu mahiyet davranış şekillerini sosyal hedeflere yöneltmez. Davranış kurallarının arkasında ise tek insan değil, cemiyet ve hatta insanlık bulunmaktadır. Bu mahiyet davranış kurallarını cemiyetin varlığını esas alır hale getirir ve tek insanın değil insanlığın (en azından bir insan topluluğunun) çevresinde toplandığı bir özün hareket biçimlerini oluşturur. Davranış şekli ferdin sahip olabileceği ve riayet etmek zorunda olmadığı, hatta kendi menfaati için istismar edebileceği bir manevra niteliği taşıyabilir. Davranış kuralı, ferdin sahip olamadığı ve riayet etmekle kendini bir merkeze (topluma veya düşünceye) ayarlı hale getireceği sosyal vakıadır. Davranış kuralında cemiyet, davranış şeklinde ferd vardır.
Okumaya devam et

Share Button

MÜDERRİS ANLAYIŞI

MÜDERRİS ANLAYIŞI

(NOT:Bu yazı, “İslam maarif anlayışı-1-Temel telakki” isimli eserimizden nakledilmiştir)

İki Cihan Serveri Aleyhiselatü Vesselam Efendimizin, Risalet vazifesini teslim aldıktan sonraki tüm hayatı, müderris, muallim, mürebbi olarak geçmiştir. Her hal ve kavli, ders veren, öğreten, terbiye eden, inşa eden ve nihayet tatbik eden bir emsaldir. Birçok sıfat şahsiyetinin yıldızları olarak parlamakta, her yıldız ayrı bir sahada “nihai emsal” vazifesini görmektedir. Asli vasfı ve vazifesi, malum olduğu üzere Risalet ve tebliğdir, bundan hemen sonraki vasfı ve vazifesi ise müderrislik ve tedrisattır.
Hz. Risaletpenah Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin “müderrislik” vasfı ve tedrisat vazifesi tam olarak anlaşılmadan, İslam’ın anlaşılması kabil olmaz. Çünkü Risalet, İslam’ı, kafirlere tebliğ, Müslümanlara ise tedris etmiştir. Müslümanlara yönelik tedrisat faaliyeti ise, tabii olarak altmış üç yıl, asli olarak da yirmi üç yıldır. Müderrisliğin ilk vasfı “emin” olmaktır, O, “emin” sıfatını kırk yaşına kadar iktibas ve muhafaza etmiştir, bu sebeple müderrisliği, tabii olarak altmış üç yıldır. Okumaya devam et

Share Button

DEĞİŞİM HIZI VE DEĞİŞİMİ ZORLAMAK

DEĞİŞİM HIZI VE DEĞİŞİMİ ZORLAMAK

(NOT: Bu yazı, “Değişim Süreçlerinin Tabiatı” isimli kitabımızdan nakledilmiştir)

Değişimin tabii seyri kendine ait bir hıza sahiptir. İçtimai değişim hızı ile hayatın değişim hızı her zaman paralel olmaz, halk bazen hayatın değişimine mukavemet eder, bazen de hayatın değişim hızından daha yüksek bir hızla değişir. Değişimin hızını belirleyen unsurlardan birisi, mevcut hayat altyapısının hayatı taşıyamayacak hale gelmesi, çürümesi, tortulaşmasıdır. Bu durumda halk değişim için hazır hale gelmiştir. Mevcut hayat altyapısı, hayatı yaşamayı kolaylaştırmak yerine zorlaştırmaya başlamıştır, ucuzlatmak yerine pahalandırmıştır, kolaylaştırmak yerine zorlaştırmıştır. Bu hal, değişime karşı mukavemet kaynaklarının tükendiğini gösterir, halk değişime mukavemet etmek yerine değişim için can atmaya başlar.
Hayat altyapısı zafiyete uğramamışsa, hayatı taşıyacak güçteyse, hayatı kolaylaştırmaya devam ediyorsa, değişimin tabii hızı yavaştır. Hayat, rahat bir şekilde yaşanmaya ve akmaya devam ediyorsa, değişim talebiyle ortaya çıkmak, değişim talebinde bulunmak, bunu icbar etmeye çalışmak, halk nezdinde “yıkıcı” bir hareket olarak anlaşılmaya mahkumdur. Okumaya devam et

Share Button

İHTİLAL SÜRECİNİN SAFHALARI

İHTİLAL SÜRECİNİN SAFHALARI

(NOT:Bu yazı, “İhtilal” isimli kitabımızdan nakledilmiştir)

İhtilal sürecinin safhaları iki alanda tasnif edilmelidir. Birisi fikri safhalar diğeri fiili safhalar. Fikri safhalar, şuur safhası, akıl safhası, bilgi safhası, siyasi safha ve nihai safhadır. Fiili safhalar, sürecin başlaması, sürecin yoğunlaşması ve nihai hamledir. Fiili safhalar ayrı başlıklar altında tetkik edildiği için burada fikri/zihni safhalar açıklanacaktır.

*Şuur safhası

İhtilal süreci önce şuurda başlar. Şuur safhası aynı zamanda ideolojik safhadır. Sistemin temel kabulleri önce şuura çarpar. Gelişmiş akıllarda dahi sistemin temel kabullerini tenkit edecek kudret bulunmaz. Eğer şuur, sistemi tenkit etmezse aklın sisteme yönelmesi kabil değildir.
Şuur, yüksek idrak sahiplerinde meydana gelir. Çok az insanın şuuru teşekkül etmiştir. Şuur genellikle halkta bulunmaz. Halk hayatı akılla yaşar. Halkın akıl yaşı ortalaması ise düşüktür. Okumaya devam et

Share Button

ZİHNİ KİLİTLENMEYİ ÇÖZME

ZİHNİ KİLİTLENMEYİ ÇÖZME

(NOT: Bu yazı, “Reşit Akıl” isimli eserimzden nakledilmiştir)

Zihni kilitlenme hayat alanlarından birinin aşırı güçlenmesiyle meydana gelir. Güçlenen alan hayat alanı içinde bir girdap oluşturur ve hayatı ve hayat alanlarını kendine doğru çeker ve emer.
Hayat alanlarının dış cephesi ve iç cephesi vardır. Hayat alanı sadece dış dünyada varolan bir hayat çerçevesi değildir.
Dış dünyanın kendini kabul ettirişindeki tazyik ile beraber iç dünyanın imkanlarının buluşması neticesinde hayat alanı çerçevesi ortaya çıkar ki, dış dünyadaki hayat alanlarının her birine karşılık insan iç dünyasında bir yansıma meydana gelecektir. Bu anlamda hayat alanlarından birinin güçlenmesi sadece dış dünyada görünen hayat alanlarından birinin güçlenmesi olarak anlaşılmamalı aynı zamanda iç dünyada meydana gelen hayat alanlarından birinin de güçlenebileceği farkedilmelidir.
Hayat alanlarından birinin aşırı güçlenmesi, dış dünyadaki imkanlara paralel olarak dış dünyadaki hayat alanlarından birinin güçlenmesi şeklinde ortaya çıkabileceği gibi iç dünyadaki imkanlara paralel olarak iç dünyadaki hayat alanlarından birinin güçlenmesi şeklinde de ortaya çıkabilir.
Okumaya devam et

Share Button

İHTİLAL LİDERİNİN RUHİ VE ZİHNİ ÖZELLİKLERİ

İHTİLAL LİDERİNİN RUHİ VE ZİHNİ ÖZELLİKLERİ

(NOT: Bu yazı, “İhtilal liderliği” kitabından nakledilmiştir)

İhtilal liderinin diğer insanlardan farklı olarak bazı ruhi ve zihni özelliklere sahip olması gerekir. İhtilal en büyük siyasi-içtimai vakalardan birisi olduğuna göre, ihtilal liderinin kendi hayatını (ferdi hayatı) yaşaması için gerekli olan ruhi ve zihni kaynaklardan çok daha fazlasına sahip olması şartı açıktır.
*Güçlü mizaç hususiyetlerine sahip olmak
Liderlik, zayıf mizaca sahip insanların altından kalkabileceği bir şahsiyet türü değildir. Zayıf mizaca sahip insanlar kendi hayatlarını dahi yaşamak konusunda yardıma ihtiyaç duyabilirler. Liderler asla kendi hayatları için yardıma ihtiyaç duymazlar.
Liderlerin şahsi ihtiyaçlarının karşılanması için insan istihdam edilmesi konusu, liderlerin hayatlarını yaşamak için başkalarına ihtiyaçları olduğu manasına gelmez. Liderlerin şahsi ihtiyaçlarının karşılanması, küçük işlerle meşgul edilmemesi içindir.
Okumaya devam et

Share Button

ERKEK VE KADININ MÜSTAKİL ŞAHSİYET İDDİASI

ERKEK VE KADININ MÜSTAKİL ŞAHSİYET İDDİASI

(NOT:Bu yazı “Müslüman Şahsiyetin Yeniden İnşası” eserinden nakledilmiştir)

Kadın veya erkek, yalnız başına, “insan muhtevasını” taşıyamaz. Kadın veya erkek üzerinden insan tarifi yapılamaz. Kadın veya erkekten birisi, yalnız başına insanı temsil edemez.
Bu bahsi uzatmak aslında gerekmez çünkü çok açık bir delili var. Kadın veya erkek yalnız başına bir insan meydana getiremez. “İnsan”, kadın ve erkeğin en ileri noktadaki beraberliğinden meydana gelir. Yani kadın ve erkeğin terkip olması ile insan meydana geliyor. Öyleyse kadın ve erkekten birisi üzerinden “insan” tarifi yapamıyor ancak onların terkibe kavuşmuş haline “insan” diyoruz.
Kadın ve erkeğin terkibi üzerinden insan tarifi yapabiliyorsak, ayrı ayrı değil birlikte yaşamalarının(4) lüzumundan ve mecburiyetinden bahsediyoruz demektir. Birbirinden ayırmak, birbirine karşı müstakilleştirmek, insanı ikiye bölmektir. “Yarım insan” olabilir ama yarım insan, “insan yekunu” taşıyamaz, temsil edemez.
*
Okumaya devam et

Share Button

AKLIN BÜNYESİNDEN KAYNAKLANAN SINIRLAR

AKLIN BÜNYESİNDEN KAYNAKLANAN SINIRLARI

(NOT:Bu yazı, “Aklın sınırları” isimli eserimizden nakledilmiştir)

Aklın sınırları önemlidir. Aklın sınırları olduğu bilinmediğinde ve sınırları idrak edilmediğinde, hayatın tamamen akılla yaşanabileceği zannı oluşmaktadır. Hayatın sadece akılla yaşandığı veya yaşanabildiği zannı, insanda akıl dışında var olan birçok unsurun, kaynağın ve mekanizmanın imkânlarından faydalanmayı zorlaştırmaktadır. İnsanın kendi imkânlarını reddetmesi gibi bir durum ortaya çıkmakta ve ilginç olan nokta bunu akılla yapmaktadır.
Aklın sınırları içinde en önemli olanı, bünyesinden kaynaklanan sınırlarıdır. Zira bünyeden kaynaklanan sınırları aklın teşhis etmesi veya böyle sınırları olduğunu fark etmesi genellikle kabil olmaz. Akıl, bünyesinden kaynaklanan sınırların ötesini genellikle “imkansız” diye vasıflandırmakta ve bunların aslında bir sınır olduğunu ve sınırın aşılması halinde imkan alanına girdiğini anlamamaktadır.
*Aklın muvazeneyi muhafaza çabasından kaynaklanan sınırı
Okumaya devam et

Share Button

NİZAM VE HÜRRİYET

NİZAM VE HÜRRİYET

(NOT: Bu yazı, “İnsan Ahlak Hukuk” isimli kitabımızdan nakledilmiştir)

Madde üzerinde nizam tesisi kolaydır, hendese ve bazı aletlerle o iş halledilir. Maddenin katı hali üzerinde nizam tesis imkanı, sıvı ve gaz haline geçince zorlaşmaktadır. Sabit halden hareketli hale doğru ilerledikçe nizam tesisi zorlaşmaktadır.
Sabit halden hareketli hale doğru ilerledikçe nizam ile birlikte hürriyet de mevzu olmaya başlamakta, mesele giriftleşmektedir. Hakikatte nizam ile hürriyet birbirinin mütemmimi olmasına rağmen, hayatta ve tatbikatta birbirinin zıddı gibi anlaşılmakta, bu anlayışı besleyecek türden tezahürlere de rastlanmaktadır.
Mevzu insan ve hayata kadar geldiğinde, nizam tesisi fevkalade zorlaşmaktadır. İnsan hareketin zirvesine ulaşmış varlık çeşididir aynı zamanda… Ve hareketinin hem akli (fikri) hem de hissi kaynakları bulunan, nizami hareketi bazen hürriyetine tehdit olarak görebilen sebepler ve gerekçeler kumkumasıdır. İnsan, hareketin zirvesine ulaşan varlık olması cihetiyle hürriyete en fazla ihtiyaç duyan ve bunu da talep eden varlıktır.
Sükunet nizamın, hareket hürriyetin tezahürlerinden birisidir. Tabii ki tek tezahürleri bunlar değildir ama meselenin anlaşılması için bu tezahürler tetkik edilebilir. Mesela trafik akışını tanzim etmek (nizami akış haline getirmek) için, muhtelif mesafelere ve kavşaklara ışıklı sinyalizasyon koyuyoruz, bir cihetten gelen akışı kırmızı ışıkla durdurup (sabitleyip) başka bir cihetten gelene yol veriyoruz. Anlaşıldığı üzere kesintisiz hürriyet (hareket) mümkün olamıyor.
Okumaya devam et

Share Button

“BİR” MATEMATİĞİ VE VAHDET DENKLEMİ

*“Bir” matematiği ve vahdet denklemi

(NOT: Bu yazı, “Riyaziye-2-Riyaziye ilmi” isimli eserimizden nakledilmiştir)

“Bir” matematiğinin vahdet denklemi de aslında terkip denklemidir fakat aynı cinsten birler arası işlemlerle sınırlı olan “bir” matematiğinin terkip denklemi de aynı cins birler arasındadır. Aynı cins birler arasındaki terkip denklemi, farklı cinsler arasındaki terkip denklemine nispeten çok kolaydır. Bu sebeple “bir” matematiği, terkip denklemi değil de vahdet denklemi olarak görülebilir.
“Bir” matematiğinin ufku, “bir denklemi” yani “vahdet denklemi”dir. Vahdet denklemini kuran “bir” matematiği, “iki” matematiğine geçmenin altyapısını kurmuş olur. Zira “iki” matematiği, baştan sona terkip matematiğidir, “bir” matematiği, vahdet denklemi ile “iki” matematiğinin terkip işleminin önünü açar veya onun pilot uygulamasını yapar.
Sıfır ile bir arasındaki riyazi evrenin ilmi olan “bir” matematiği, esas itibariyle tahlil matematiğidir. “Bir”den hareketle birlere ulaşan riyazi işlem, tahlildir. Bu manada “bir” matematiği, biri tahlil ederek, onun bünyesindeki birleri aramak, bulmak, tarif etmek ve kullanılabilir hale getirmekle meşguldür. Sıfırdan bire doğru çizilen güzergah, terkip güzergahı, birden sıfıra doğru çizilen güzergah ise tahlil güzergahıdır. “Bir”, hayatın ortasında ve tabii olarak görünür, bu “bir” muhakkak ki mürekkep birdir ama tezahürü sarihtir. Bu sebeple gözümüzü açtığımızda “bir”i, bir varlığı görürüz.
Okumaya devam et

Share Button

(PASKAL)

(PASKAL)

(NOT:Bu yazı “BATI TEFEKKÜRÜ VE İSLAM TASAVVUFU ŞERHİ-1-” isimli eserimizden nakledilmiştir)

Üstad, “(Paskal) üzerinde biraz duracağız.” ifadesiyle girer Paskal mevzuuna… Paskal (Üstad böyle yazar), cins kafadır, Necip Fazıl da cins kafa avcısıdır. Dehanın dehayı tanıması insiyakidir, bunun için ceht etmesi gerekmez.
Necip Fazıl, Paskal’ın kıymetini tespit ve teslim eder öncelikle; “(Paskal) üzerinde biraz duracağız. Bu adam evvela zekanın insanı tahrip edecek kadar üstün inkişafını ifade etmiş bir idrak… Marazi zeka… Dokuz yaşında riyazi kanunlar keşfetmiştir. (…….) Gitgide zekayı ve saf tefekkürü o hale getirmiş bir insan ki, artık zekanın kıymığı beynine batmıştır. Aklın son merhalesinde… Büyük bir buhran geçirir.” (Sahife-54)
Dehaların bir problemi var; saf zeka tezahürü olmaları… Dehalarda zeka o kadar yüksek ve keskindir ki, tüm zihni evrenlerini işgal eder. Necip Fazıl bunu hayatının ilk otuz yılında yaşamıştır ve aşina olduğu bir haldir. Merkezi iman, muhiti ahlak olan bir havza (zihni evren) olmadığında, dehaların zekası her şeyi kendine bağlayacak kadar güçlü ve keskindir. Felsefede zeka serazattır ve hiçbir tahdit edici ahlaki kaide ve hiçbir istikamet tayin edici deruni kuvvet bulunmaz. Necip Fazıl’ın, “Marazi zeka…” dediği nokta burasıdır, hiçbir kaide ile mukayyet olmadığı için, ilahlık iddiasına kadar varan bir kudrettir.
Okumaya devam et

Share Button

*Matematik, varlığı tüm özelliklerinden tecrit etmiştir

(NOT:Bu yazı, “Matematik-1-Matematik ve Varlık” isimli eserimizden nakledilmiştir)

Matematiğin merkezi hususiyeti tecrittir. Tecrit, tabiatı itibariyle irtifa kesbetmektir. İrtifa kazanmayan, kazandırmayan tecrit faaliyeti, varlığın hakikatine giden güzergahı bulamamıştır.
Mevcut matematik, tecritte irtifa kesbini (yani dikey tecrit faaliyetini) gerçekleştirememiştir. Mevcut matematik, dikey tecrit faaliyetini, yukarıya doğru irtifa kesbetmek maksadına (istikametine) tevcih edememiş, aksine dikey tecrit faaliyetini aşağıya doğru irtifa kaybetmek şeklinde gerçekleştirmiştir. Varlığı; hakikat, mahiyet, tabiat özelliklerinden tecrit etmiş, en basit, en sığ, en değersiz hususiyetini bırakmıştır, sayı ve şekil özelliği…
*
Varlığı tüm özelliklerinden tecrit etmek, sadece sayı ve şekle hapsetmek, materyalist felsefeyi doğurur. Varlığın hakikatine dönük hususiyetlerini ve tezahürlerini görmemek, materyalizmi tek felsefi telakki, tek varlık telakkisi olarak zihni evrene yerleştirir.
Okumaya devam et

Share Button

NECİP FAZIL’IN TECRİT VE TERKİP İSTİDADI

NECİP FAZIL’IN TECRİT VE TERKİP İSTİDADI

(NOT:Bu yazı, “Necip Fazıl” kitabımızdan nakledilmiştir)

Üstadın tecrit istidadı mı yoksa terkip istidadı mı daha güçlüdür sorusunun cevabını net bir şekilde bulamadım. Tespitin zorluğu, Necip Fazıl’ın sadece ruhi-akli süreçlerinin peşinde olan bir filozof olmayıp, yeryüzünde mühim bir vazifesi olan ve bunun mefkuresini örmeye çalışan bir mütefekkir olmasından kaynaklanıyor. Bir mefkurenin peşine düşmek, onu vazife ve mesuliyet edinmek, zaruri olarak terkip faaliyetinde yoğunlaşmayı gerektiriyor. Mefkuresinin temeli olan terkip faaliyeti mesaisinin burada yoğunlaşmasına sebep olduğu için terkip istidat ve mahareti daha fazla görünür haldedir.
Tecrit cehdi, dünya görüşü örmekle meşgul olan bir mütefekkirin umursamayacağı bir maharet ve faaliyet değildir muhakkak. Tecrit faaliyeti olmadan terkip faaliyeti imkansızdır, öyle ki tecrit güzergahında ne kadar mesafe alırsanız terkip faaliyetini o kadar yüksekte yaparsınız. Terkip faaliyetini ne kadar yüksekte yaparsanız, o nispette hacimli bir terkipten bahsetmek mümkün olur. Bu manada tecrit ve terkip, birbirinin mütemmimidir. Dikkat, birisi diğerinin mütemmim cüzü değil, her ikisi de birbirinin mütemmim cüzüdür ve hangisiyle meşgulseniz diğeri onun mütemmimidir. Hal böyle olunca Necip Fazıl’ın vazife edindiği mefkuresini örmesi ve onun mücadelesini yürütmesi için tecrit hamlelerini ihmal edeceğini beklemek onu tanımamak veya tecrit ve terkip bahislerini anlamamaktır.
Okumaya devam et

Share Button

Mevcut matematik, sıfır ile bir arasına sıkışmıştır

*Mevcut matematik, sıfır ile bir arasına sıkışmıştır

(Not: Bu yazı, “Riyaziye-1-Yeniden Riyaziye” isimli kitabımızdan nakledilmiştir)

Batının bizden yarım olarak aldığı ve tam muamelesi yaptığı riyaziye, matematik haline geldikten sonra, eksikliği görülemediği için, sıfır ile bir arasına sıkıştırılmıştır. Riyaziyenin ufku, sıfır ile bir arasındaki sahadan ibaret değildi, ikmal edilemediği için orada kalmıştı.
Riyaziye tecrit ve terkip güzergahını ikmal, ufkunu tespit, mevzu haritasını teşkil etmediği için, bugünkü matematiğin eksikliğini izah etmek zordur. Batının bunu idrak ve izah etmesi ise zaten beklenmezdi.
Batı, “bir”den sonraki sayılara toplama yoluyla ulaştığı için, “bir matematiğine” mahkum oldu, bu sebeple de sıfır ile bir arasında sıkıştı. Bu sıkışmanın en bariz alameti, bilgisayar dilini sıfır ile bire, bu ikisinin arasına hapsetmesidir. Bugünkü teknoloji, sıfır ile bir arasındaki sahanın teknolojisidir, eğer “iki” sayısı keşfedilebilirse, mevcut teknoloji ikiye katlanmayacak, onlarca katına ulaşacaktır.
*
Mevcut matematik, riyaziyeyi devralırken, riyaziyenin temelindeki izahları idrak edemedi. Sıfır ile biri izah edemediği için, naklettiği riyaziyeyi tam zannetti. Felsefi mecra, nihayetinde materyalizmde karar kıldı, bugünkü batıyı, batının varlık, insan, hayat ve bunları izah eden bilgi (ve ilim) telakkisini, materyalizm üzerine bina etti. Materyalizm, maddeye mutlak varlık muamelesi yaptı, mutlak varlık kabul edince maddenin ezeli ve ebedi olduğuna iman etti. Maddeyi, ezeli ve ebedi vasıflarla mutlak varlık kabul etmek, sıfırın reddidir.
Okumaya devam et

Share Button