İSLAM SANAT TELAKKİSİ

İSLAM SANAT TELAKKİSİ

İman tevhide, insan vahdete, hayat nizama bağlıdır. Muhtemel ki meseleler nihai tecritte bu üçünden ibarettir. İmanımızla tevhide, insanımızla vahdete, hayatımızla nizama bağlıyız ama kesret aleminde yaşıyoruz. Muhtemeldir ki temel paradoks da bundan ibarettir. Muhtemeldir ki dünyadaki hilafet vazifesi; hayatın üstün nizamını, cemiyetin asli mihraka bağlı vahdetini, insanın kalbi ve ruhi evrenindeki tevhid imanını idrak ve inşa etmekten ibarettir.
İman, ruhi yönelişin aynı zamanda en güzelidir. İmanın en güzeli ise İslam’ın teklif ettiği imandır. Vahdetin en güzeli, insanın iç alemini ruhi merkezde tertip ve terkip etmektir. Nizamın en güzeli ise, Allah’ın rızasını asli mihrak kabul eden içtimai terkiptir. İslam sanat telakkisinin aranacağı havza, burası olsa gerektir.
Bu havza, “doğru”nun hukuk (fıkıh) tarafından, “iyi”nin ahlak tarafından, “güzel”in edep tarafından temsil ettiği bir çerçeveye sahiptir. İslam; doğru, iyi, güzel mikyasının, kainattaki yaratıcı mülkiyet sahibi olan Allah Azze ve Celle tarafından insanlara bildirilmiş külli manzumesidir. İslam’ın tevhid ve vahdet esasları, doğru, iyi, güzel ölçülerinin birbirinden tefrik edilmesine müsaade etmez, tefrik teşebbüsü ancak idrak ve izah meselesine (yani tedrisata) mebnidir ve bu cihetle zaruret ifade eder. Ne var ki hikmet, üçünü muhtevidir ve üçünün terkibi bünyesini idrak etmeyi gerektirir. Okumaya devam et

Share Button

SANAT NEDİR?

SANAT NEDİR?

Sanat, en girift bahislerden biridir. Tabiatındaki müphemlik, zuhurunda geniş bir alanı işgal etmesine imkan tanıyor. İzahındaki zorluk, bitmez tartışmaları ateşliyor. İdrakten ziyade tatbikat olarak karşımıza çıktığı için, eserlerine muhatap oluyoruz. Çerçeve oluşturmak tabiatına mugayir… Çerçevesiz bırakmak, dost mu düşman mı olduğunu tayine imkan vermiyor.
Akılla bir şeyler anlar gibi olduğumuz ama bir türlü meseleyi kuşatamadığımız malum. Belli ki akıl ötesi bir vakıadan bahsediyoruz. Akli tertip ve tanzim, sanat eserini vücuda getirmek için kafi olmadığına göre, “ruhi nizam” veya “mana nizamı” gibi bir meseleden bahsediyor olmalıyız. Ne var ki akılsız bir faaliyetin neticesine sanat eseri demek mümkün değil. Öyleyse sanat; ruhun, aklı kullanmaksızın keşfettiklerini, akılla şekillendirmesidir. Okumaya devam et

Share Button

SANAT NEDİR?

SANAT NEDİR?

Sanat, en girift bahislerden biridir. Tabiatındaki müphemlik, zuhurunda geniş bir alanı işgal etmesine imkan tanıyor. İzahındaki zorluk, bitmez tartışmaları ateşliyor. İdrakten ziyade tatbikat olarak karşımıza çıktığı için, eserlerine muhatap oluyoruz. Çerçeve oluşturmak tabiatına mugayir… Çerçevesiz bırakmak, dost mu düşman mı olduğunu tayine imkan vermiyor.
Akılla bir şeyler anlar gibi olduğumuz ama bir türlü meseleyi kuşatamadığımız malum. Belli ki akıl ötesi bir vakıadan bahsediyoruz. Akli tertip ve tanzim, sanat eserini vücuda getirmek için kafi olmadığına göre, “ruhi nizam” veya “mana nizamı” gibi bir meseleden bahsediyor olmalıyız. Ne var ki akılsız bir faaliyetin neticesine sanat eseri demek mümkün değil. Öyleyse sanat; ruhun, aklı kullanmaksızın keşfettiklerini, akılla şekillendirmesidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM CEMİYETİNİN MEKAN HARİTASI

İSLAM CEMİYETİNİN MEKAN HARİTASI

İslam şehri, İslam cemiyetinin ve hayatının mekan haritasıdır. İslam’ın teklif ettiği hayatın tüm mecra ve havzaları, inşa etmek istediği cemiyetin varoluş güzergahının her menzili o şehirde mevcuttur. Keskin hatlarıyla İslam hukukunun, naif hatlarıyla İslam ahlakının, zarif hatlarıyla İslam edebinin izhar edeceği her münasebet ve müessesesi, her tavır ve edası, her örgü ve dokusu o şehrin bir caddesinde, bir sokağında, bir meydanında, bir binasında, bir taşın yontulma şeklinde karşılık bulmuştur. İslam şehri, mekanın İslamlaştırılmış halidir, İslam’ın, mekanın her noktasına bir ruh olarak, bir fikir olarak, bir ahlak olarak, bir sanat olarak nüfuz etmesidir. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR CEMİYETİN MÜESSES NİZAMIDIR

ŞEHİR CEMİYETİN MÜESSES NİZAMIDIR

İslam şehri, mananın (İslam’ın muhteva yekununun) müesses nizamıdır. Mana, önce “tabii teşkilatlılık haline” kavuşmuştur, sonra da “bir eksik var mı?”, “gözden kaçan bir mesele kaldı mı?” sorusunun cevabını, “yardım istemekten imtina eden vakur fakir olabilir” endişesiyle müesseseleşmiştir. İslam’ın şahsiyet, cemiyet ve hayat telakkilerinde muhtacın “talep etmesi”, “yardım istemesi” değil, onu arayıp bulacak bir dikkat ve rikkat vardır. Tek tek her ferdin, diğerlerinin mahrem hayatlarına tecessüs ile ihtiyaçlarını tespit etmesi gibi kaba ve kerih bir yol bazı sınırlarda hukuken (fıkhen) bazı sahalarda ahlaken, bazı noktalarda da edeben men edilmiştir. Müesseseler, ferdi tecessüsü önlemek, müesses ahlakı yerleştirmek, alan ile veren arasına perde çekmek gibi zaruret, ahlak ve güzellik gibi mesuliyetleri üstlenir. Müesseseler, tecessüsü, ferdi alandan kurtarıp müesses hale getirmek için değil, aksine tecessüsü cemiyet ve şehir hayatından tamamen yok etmek için vardır, bu sebeple faaliyetlerini, hayatın tabii akışını takip ederek gerçekleştirir. Hayatın tabii seyri; ferd, aile, mahalle gibi birimlerin hayat seviyelerinin “bilinebilirlik” çerçevesindeki akışıdır. Bu akışın aksadığını gören göz, bir melek sessizliğinde ve edebinde, en kuytu yerde ve zamanda muhatabına yaklaşıp, hiçbir tetkik faaliyetine girmeden, hiçbir tereddüt emaresi göstermeden, en kısa soru ve en kısa cevaplarla meseleyi teşhis eder, en uygun yolla halleder. Bu naiflikteki müesseseler, kadimden beri olduğu gibi tasavvufun uhdesindedir. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR CEMİYETİN TEŞKİLATLANMIŞ HALİDİR

ŞEHİR CEMİYETİN TEŞKİLATLANMIŞ HALİDİR

İslam şehri, mananın teşkilatlanmış halidir, teşkilatlılık halidir. Şehir, irfan müktesebatımızın tecellisini tabii hale getirmiş bir nizam tertibidir. İslam şehrinin kendisi bir “teşkilatlılık hali”dir, şehirdeki tüm deveran mecralarının bidayeti de nihayeti de İslam’dır. Hayatın İslam üzere akması, çağlaması, yaşanması için müdahalenin ihtiyaç olmaktan çıkarıldığı veya asgariye indirildiği bir teşkilatlılık halidir.
Teşkilatlılık hali, teşkilatın ruhi altyapısıdır. Bir teşkilatın yapması gereken işleri, cemiyetin, ruhi (iman) kaynaklı hamlelerle yani kendiliğinden ve tabii bir akış içinde yapmasıdır. Ezan okunduğunda cemiyetin camiye akması misalinde olduğu gibi, cemiyetin her sahada, kendiliğinden, eksikleri tespit edici, yaraları tedavi edici, açları doyurucu, muhtaçlara yardım edici bir teyakkuz şuur ve rikkati ile hareket halinde olmasıdır. Okumaya devam et

Share Button

ÖLÜM VE HAYAT AYNASINDA ŞEHİR TASAVVURU

ÖLÜM VE HAYAT AYNASINDA ŞEHİR TASAVVURU

Tüm tefekkür mevzularında olduğu gibi şehir tasavvurunu da, varlık, insan ve hayat telakkilerinden bağımsız olarak geliştiremeyiz. Şehir tasavvurundan önce temel telakkilerimiz olan, varlık, insan, hayat konularına vakıf olmak gerekir. Mevzuu külli bakış açısıyla, bir medeniyet tasavvuru çerçevesinde ele alabilmek için temel meselelere dair temel fikirlerimizin olması gerekir. Şehir, dünya görüşümüzün tecessüm etmiş halidir. Temel telakkilerden sonrası insanın idrak derinliği ile alakalıdır. İnsan derinliğine mesafe aldıkça, tecrit ve tenzih güzergahında ilerledikçe, idrak ve tarassut melekeleri ve faaliyetleri rikkat ve hassasiyet kazanacaktır. Derinleştikçe külli meseleler idrak edilecek, o çerçevede cüzlerin inşası mümkün hale gelecektir. Şehir, külli anlayışın cüzlerinden birisidir ama büyük bir cüzdür. Okumaya devam et

Share Button

İstiklâl Marşı Şairi’ni fişleyen Cumhuriyet erdemli olabilir mi?

İstiklâl Marşı Şairi’ni fişleyen Cumhuriyet erdemli olabilir mi?

“Vatanında Cüda’ İstiklâl Şairi, Kod Adı: İrtica 906 Mehmed Âkif Ersoy” kitabının yazarı Muharrem Coşkun’un 19 Nisan 2015 tarihli Diriliş Postası gazetesindeki mülakatından Tek Parti Cumhuriyeti’nin Mehmed Âkif düşmanlığını “derin istihbarat” hattında da sürdürdüğünü öğreniyoruz.

Adı geçen yazar, Âkif’in bütün adımlarının takip edildiğini, kanser tedavisi görürken dahi kendini ziyaret edenlerin fişlendiğini, konuşmalarının takibata alındığını, Safahat isimli eseri için imha edilmesi tâlimatı verildiğini, istihbarat, emniyet, valilik, içişleri bakanlığı arasındaki gizli belgelerde Âkif’in “kod adı: irtica 906” olarak fişlendiğini, belgelerin hazırlandığı tarihlerin 1925’de başlayıp 1937’ye kadar sürdüğünü, İsmet İnönü’nün Başbakan ve M. Kemal’in Cumhurbaşkanı olarak imzasının olduğunu söylüyor.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHİR ANLAYIŞI

İSLAM ŞEHİR ANLAYIŞI

İslam şehir anlayışı bir büyük terkiptir. İslam’ın mümkün olan ölçülerinin tamamını şehir bahsinde terkip etmek ve tezahürünü mümkün kılmaktır. Şehrin “nazım planı”, İslam’ın tüm farzlarını bariz şekilde tecelli ettirir, tüm haramları kalın duvarlarla perdeler ve imkansızlaştırır. İslam ahlakının ruhu ve kaideleri, şehirde akan hayatın içine derinliğine nüfuz etmiş haldedir, İslam şehri, muhtevasına ahlakın sirayet ettiği hayatın akış güzergahlarını tanzim etmekle mahirdir. Keza İslam şehri, takvanın tecelli edebilmesi için tanzim inceliklerini, zühdün kuşanılması için mahrem mahfilleri sanatkarane bir titizlikle inşa eder. Okumaya devam et

Share Button

SANATKARANE İNŞA EDİLEN ŞEHİR

SANATKARANE İNŞA EDİLEN ŞEHİR

Şehir, tefekkürün her çeşidinin tecelligahıdır. Tefekkürün her sahadaki tecellisi için mahal oluşturan iskan alanıdır. Şehir, fikir, ilim, sanat, edebiyat, siyaset, iktisat ila ahir her sahadaki tefekkür imal ve izharının tatbik sahasıdır. Fikri cezbeden, imalini tahrik eden, kıymetini takdir eden içtimai bünyenin müesses halidir.
İmal ve inşa, tertip ve tanzim, tecrit ve terkip ameliyelerinin en bariz tezahürü sanattır. Sanat kadar kendini izhar, fark edilmesini icbar eden başka bir tefekkür faaliyeti yoktur. Sanat, müstakil bir tefekkür sahası olduğu gibi, belki de daha fazla, tefekkür faaliyetlerinin tamamının mütemmimidir. Tefekkür çeşitlerinin tamamı, sanatkarane bir üslup ile ifade edilebilir. Fikrin sanatkarane ifade edilmesi ihtiyaridir ama fikrin tatbikatının sanatkarane gerçekleştirilmesi mecburidir. Fikir, sanatkarane bir idrak ve incelikle tatbik edilmediğinde, muhtevasında taşıdığı “maksadı”, neticede gerçekleştiremez. Bu iddia, birçok meseleyi yeni baştan ele almak, yeniden izah etmek zorunda bıraksa da bizi, mesele böyledir. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR İNSAN HAYAT

ŞEHİR İNSAN HAYAT

İnsan şehirde yaşar. Şehir olamamış yerleşim merkezleri bile şehir mihverine oturmuştur ve şehirden beslenir. Şehir, insanın maddi gıda ihtiyacını karşılamaktan ibaret bir teşkilatlılık hali değil, ruhi-manevi ihtiyaçlarını da karşıladığı bir fikir, ilim, sanat merkezidir.
İnsanlaşabilmek (insanlaşma sürecini ikmal etmek), insani istidatların tamamının meşru çerçevede zuhur etmesine bağlıdır. Bir insan, misalen on adet istidada sahip olsa, bu istidatlarıyla yüz adet münasebet çeşidi kurma imkanına malik olsa ama bunların ancak bir kısmı tezahür etse, insanileşme sürecini tamamlamış olmaz. Zuhur etmeyen istidat, kullanılmayan imkan olarak kalır, bu durumda o insan, kendini tamamlamamış (hatta tanımamış) olur. Okumaya devam et

Share Button

MEDENİ MAHALLE

MEDENİ MAHALLE

Medeniyet Arapça Medine (şehir) kelimesinden türemiş bir kavramdır. Zıddı Bedevi’dir. Lugat itibarı ile şehirli – göçebe gibi tanımlansa da Istılah manası hayli derindir.
Bir yerde bir hareket başlar ama bu hareketin medeniyet boyutlarına ulaşabilmesi için geniş bir taraftar toplaması ve epeyce bir alanda nüfuzunu hissettirmesi gerekir. Eğer istenilen kapsamda bir yayılma gösteremezse ulusal veya yerel kültür olarak kalır.
Medeniyet işe insanı tanımlayarak başlar. O tanımlanan insanın hayat tarsına göre temel ihtiyaçları belirlenir ve buna uygun yaşam alanları oluşur üretim teknikleri gelişir.
Batı medeniyeti Homo Economıcus insan modeli üzerine inşa edildiği için güç egemen, sınıfçı ve sömürgecidir. Üretim teknikleri yaşam alanları şehirleri bu mantık üzerine bina edilir. Okumaya devam et

Share Button

MEDENİYET MEFKURESİ VE ŞEHİR FİKRİ

MEDENİYET MEFKURESİ VE ŞEHİR FİKRİ

Mekanı çıplak (tabii) halde kullanmak hayvanlara mahsustur. Mekanın imar edilmesi gerekir, imar edilmemiş mekan üzerinde mülkiyet kurulamaz. İktisadi manadaki mülkiyetten bahsetmiyoruz ama o bile imar edilmeden kurulamaz. Şehir, mekanın, fikir tarafından imar edilmiş halidir, belli bir fikir tarafından inşa edilen şehir, o fikrin mülkiyetindedir. Bu sebepledir ki her kültür ve medeniyet kendi şehrini inşa etmiştir, bu sebepledir ki mekan üzerinde bir de medeniyet mülkiyeti mevcuttur.
Şehir, medeniyet mülkiyetinin mührüdür. Tarlayı sürmek bile kültür ve medeniyet ile alakalıdır ama şehir, medeniyetin inşa edilmiş halidir. Şehir kurmayan bir kültür olabilir ama şehir kurmamış bir medeniyet olmaz. Kültür her hayat tarzında ve şeklinde oluşur ve varlığını devam ettirir lakin medeniyet, mekanlaşmış bir hayat tarzıdır, mekan üzerinde mülkiyet hakkı edinmiş bir hayattır. Okumaya devam et

Share Button

MEDİNE, MEDENİYET VE ŞEHİR

MEDİNE, MEDENİYET VE ŞEHİR

Evvel emirde belirtelim ki, seküler ve sentezci olmayan Müslüman için medeniyet din ve Medine’den sadır olmuştur. Yâni medeniyet İslâm’dır. Hz. Peygamberimizin Medine’ye hicretiyle İslâm’dan bir şehir anlayışı tecessüm etmiş, dinin temelleri üzerine toplum ve şehir düzeni kurulmuştur.
Âlimlerin yazdıklarına göre, Kur’an-ı Kerim’de “medîneti” şeklinde geçen kelime şehir mânasındadır. İslâm her şehre Medine demiyor. Yasin sûresi 13. âyetinde “Resullerin “karyelere” gönderildiği buyruluyor: “Ve onlara, o şehrin halkını misal ver. Onlara resûller gelmişti…”
Peygamberler gönderilmeden önce şehirlere “karye” denildiğini, yine aynı sûrenin 20. âyetinde ‘Ey kavmim, (size) gönderilmiş olan resûllere tâbî olun!’…” buyruğu ile Medine’nin, Hz. Peygamberimizin “risaletinin dâvetine açık kılınan belde” olarak tavsif edildiğini öğreniyoruz. Okumaya devam et

Share Button

FİKİRSİZ ŞEHİR VE ŞEHİRSİZ FİKİR

FİKİRSİZ ŞEHİR VE ŞEHİRSİZ FİKİR

Şehir ile fikir arasında münasebet kurmakta zorlanan bir toplumda (cemiyet değil) yaşıyoruz. Zaten fikir dendiğinde, “bu adam neden bahsediyor?” diye aval aval bakan bir çoğunluk içinde yaşıyoruz. Fikre uzak olanların şehir için fikre ihtiyaç duymaması bir tarafa, fikre yakın olanların ise şehirsiz fikir ile meşgul olmaları veya şehir fikri üzerine çalışmaması daha vahim ve tahammül edilmez bir durum. Fikir adamlarının şehir fikri olmadığı, şehir fikrine ihtiyaç duymadığı bir ülkede belediye başkanlarının şehir için fikre ihtiyaç duymasını beklemek, ne kadar ütopik bir iyimserlik olur. Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLAT VE KURUCU ŞAHSİYET

TEŞKİLAT VE KURUCU ŞAHSİYET

Süregelen ve süregiden yapılar içinde bulunmak, onları yönetmek, işletmek, idare etmek kolay. Teamüller, kurallar, adetler içinde hayatı yaşamak, ciddi bir fikri çabayı ve başarıyı gerektirmez. Normal zekaya sahip, normal bilgiye malik birisi, idareci de olabilir, uzman personel de…
Mevcut yapıdan, halden, statüden, rejimden, devletten kısacası en küçüğünden en büyüğüne kadar herhangi bir yerleşik sistemden çıkmak veya onu yıkmak, yerine yenisini inşa etmek söz konusu olduğunda, ciddi hususiyetleri ve istidatları olan insanlar lazım. En mühim hususiyet, “İnşa Fikri”ne sahip olmaktır. İnşa fikrine sahip olmak ön şarttır ama onu “kurucu şahsiyet” haline getirmeden olmaz. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM’IN TEŞKİLATA VERDİĞİ KIYMET

İSLAM’IN TEŞKİLATA VERDİĞİ KIYMET

Bir yapının iyi bir teşkilat olduğunu gösteren birkaç alamet var. Teşkilat ile üyeler arasındaki münasebet yoğunluğu, üyelerinin ihtiyaçlarını karşılama ve problemlerini çözme hacmi, iş yapabilme mahareti ve fikri tesir gücü.
İslam, teşkilatını kurmadan önce, müminin kalbine nüfuz etmekle, en güçlü, en yoğun, en yaygın teşkilatı kurabilmenin kalbi, zihni ve akli altyapısını inşa etmektedir. İslam, hiçbir teşkilat kurmadan, mana olarak bir kalbe nüfuz ettiğinde o kalbin sahibinin tüm hayatını tanzim eder. Günlük periyotlarla baktığınızda beş vakit namaz kıldırmakta, evde bir hücre oluşturmakta, işyerindeki hayatını tanzim etmekte, kısaca hayatın ruhi ve fikri teşkilatını kurmaktadır. Hiçbir din ve dünya görüşü, insanın hayatında, İslam kadar yoğun şekilde yer alamaz. Her nefesinden sorumlu olduğunu, her hareketinden hesaba çekileceğini, her işini meşru ve usulüne uygun yapması gerektiğini kabul ettirebilen bir hayat anlayışı yoktur, İslam’dan başka. Bu çaptaki derinlik ve yoğunluk, dünya tarihinde hiç görülmemiş bir teşkilat altyapısı oluşturur. Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLATIN BÜYÜME İSTİDADI

TEŞKİLATIN BÜYÜME İSTİDADI

Teşkilatı inşa eden tohum, fikirdir. Fikir, fiili dünyaya çıkarak teşkilatın bünyesini inşa eder. Teşkilatın bünyesi de yeniden tohumlar (fikirler) üretir.
Teşkilatların büyüme istidadı, önce tohumunda, sonra bünyesinde, sonra teşkilatlanma tarz ve şekillerinde ve nihayet dil ve üslubunda aranır.
Teşkilatın tohumu, fikridir. Teşkilatın temelindeki fikir, ne kadar insanı muhatap alma imkanına sahipse, teşkilatın tabii sınırı odur. Mesela doktorları hedefleyen bir meslek kuruluşunun en fazla büyüme istidadı, ülkedeki doktor sayısıdır. İslami teşkilatlanmalarda, belli bir anlayışı muhatap alıyorsa büyüme istidadı, o anlayış çapındadır. Mesela sadece başörtülüleri muhatap alan bir teşkilattan bahsettiğimizde büyüme istidadı o sınırda kalır, ila ahir. Okumaya devam et

Share Button

RİYASET TEŞKİLAT MENSUBİYET

RİYASET TEŞKİLAT MENSUBİYET

*Teşkilat ve liderlik
Teşkilat ile liderlik arasındaki münasebet yanlış anlaşılır, aslında bunlar özü itibariyle çatışır, normal ve doğru olan teşkilatta liderliğin olmamasıdır, ne var ki bunun tam aksi kanaat yaygındır. Liderlik, yönetilme ihtiyacından doğar, bu cihetiyle de halk için söz konusudur. Teşkilat, yönetilme ihtiyacı içinde olan insanlardan teşekkül etmez, bilakis kendi kendini yönetebilen insanlardan teşekkül eder. Teşkilat kadrolarının hem yönetebilme hem de yönetilebilme maharetine sahip olması, yönetilme ihtiyacından kaynaklanmaz, sadece teşkilatın idare uzvunun bulunması, faaliyetinin nizami çerçevede gerçekleştirilmesi gibi şartlara tekabül eder. Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLAT VE HAYAT

TEŞKİLAT VE HAYAT

Hayatı inşa etmek için ihtiyaç duyduğumuz unsurlar; fikir, kuvvet, teşkilattır. Fikir, özet olarak yeni bir hayat anlayışını ihtiva eden mana; kuvvet, yeni hayat anlayışını, hayatın içinde ikame etmek için gereken güç; teşkilat ise bunları yapacak maniveladır. Teşkilat, kendini fikre bağlayan, fikrin kuvvetini imal ve temin eden, onu hayatın ortasına diken manivela vazifesi görür.
Teşkilat sadece tatbikat vazifesini görmez, ihtiyaç hasıl olduğunda fikri imal, kuvveti temin ve bunları harmanlayarak hayata vaziyet eder. Teşkilatı bir noktada mevzilendirmek ve orada hapsetmek doğru olmaz. Sadece tatbikatı gerçekleştirecek “kol” vazifesi vermek teşkilatı anlamamak olur. Okumaya devam et

Share Button