Ayaklanmalar Karşısında Türkiye’nin Bocalayışı

Ortadoğu yanıyor. Halk, potansiyel enerjisini kinetik enerjiye çevirdi. Önünde durabilecek hiçbir engel görünmüyor. Dahası önünde durabileceği düşünülen tüm engeller, halkı daha fazla kamçılıyor. İsrail’in durumuna bakın… Tam bir sükût… Zira yapacağı her açıklama, Ortadoğu halkları için nükleer bomba tesiri yapacak ve daha fazla galeyana getirecek… ABD her zamanki ikiyüzlülüğü ile halka karşı güç kullanmayın çağrısı yapıyor. Yeni kurulacak rejim ve hükümeti karşısına almamak için…
Halk harekete geçti artık… İkinci kurtuluş savaşları çağı başlamıştı uzun zaman önce… Bu sürecin sonuna doğru gidiyor coğrafya, süratli şekilde.
Tunus bir şeyi gösterdi. Halkların ayaklanabileceği ve rejim ve iktidarları yerle bir edebileceği gerçeğini… Bunun mümkün olduğunu gördü Ortadoğu halkları… Psikolojik ve sosyolojik sürecin son eksiği buydu. O da tamamlandı. Artık Ortadoğu halklarını zapt altında tutmak mümkün değil…
Tüm coğrafyanın siyasi rejimleri çökecek. Bu süreç (ikinci kurtuluş savaşları süreci) uzun zamandır derinden derine işliyordu. Artık olgunlaştı. Önüne geçmek mümkün değil. Zaten hangi akılsız önüne geçmek isteyebilir ki? Önüne çıkanı yerle bir edecek bir sel bu…
Bütün bunların karşısında Türkiye ne yapacak?
Türk dış politikası, mevcut siyasi durum üzerine kuruluydu. AKPARTİ hükümetinin dış siyaseti, umumiyetle devletlerarası (mevcut rejim ve hükümetler ile) münasebetlere dayanıyordu. Erdoğan’ın halklar üzerine hesap yapıp yapmadığını bilmiyoruz ama bazı tavır ve davranışları halkla ilişkiler muhtevası taşıyordu. Halkların inisiyatifi ele aldığı yeni dönemde, halklara yönelik bir siyaset izleyip izlemeyeceği konusu acil gündem haline geldi.
Önce Tunus arkasından Mısır’daki halk ayaklanmaları karşısında Türk dış politikasının sessiz kalması ne manaya geliyor?
Erdoğan ve hükümetinin bölge ve dünyada takip ettiği siyaset, Ortadoğu halklarını cesaretlendirmişti. Ortadoğu’daki halk isyanlarını mümkün kılan sosyo-psikolojik sürecin altında AKPARTİ hükümetinin payı olduğu bir gerçek. İsrail çevresindeki Arap ülkelerinin siyasi rejimleri İsrail tehdidiyle (İsrail öcüsüyle korkutarak) halklarını uzun yıllar baskı altında tutabildiler. Erdoğan’ın siyasi tavırları, Hamas ve Hizbullah’ın askeri zaferleri, Arap halklarının psikolojik dünyalarındaki “korku bariyerlerini” yıktı. Bu manada, AKPARTİ hükümetinin ve Erdoğan’ın, Ortadoğu halklarının ayaklanmasında, istemiş ve planlamış olsunlar veya olmasınlar, katkısı var.
Devlet ve hükümetin, devlet ve hükümetlerle münasebet tesis etmesi diplomatik gerekliliktir. Bu nokta anlaşılabilir. 1979 yılında İran İslam İhtilali olduğunda, Humeyni liderliğindeki yeni rejim, halklarla münasebet tesis etmek istedi fakat bir müddet sonra devlet ve hükümetlerle münasebet tesis etmek mecburiyetinde kaldı. Yani diplomatik mecraya girdi. AKPARTİ hükümetinin de yapmak istediklerini diplomatik mecrada gerçekleştirmeye çalıştığı malum.
Lakin…
Umumi çerçevede dünya, hususi çerçevede İslam coğrafyası yeni bir devreye giriyor. Dünya, eski kudret ve iktidar merkezlerinin yıkılmaya (en azından zayıflamaya) başladığı, yeni kudret ve iktidar merkezlerinin gelişmeye başladığı bir süreci hızlı şekilde yaşıyor. İslam coğrafyası, batılılaşmış rejimlerine karşı bir asırdan fazla zamandır birikmiş olan dehşetengiz potansiyel enerjisini taşıyamaz ve zapt edemez hale geldi. Yeni devrin fikri ve fiili şifrelerini en kısa zamanda kim çözerse onlar dünyaya ve kendi coğrafyalarına hâkim olacaklardır.
Artık eski statüko bitti. Milletlerarası cari sistemde ilk çöken statüko, diplomasidir. Milletlerarası münasebetler eski diplomatik rejimlerle yürümeyecek. Dünya, batı tarafından, diplomasi ile zapt altına alınmıştı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki daimi üyelikler, diplomatik işgaldi. Gelişmekte olan ülkeler özellikle de İslam ülkeleri, artık diplomatik sistemden hızlı şekilde kurtulmalıdırlar.
Türkiye (ve Akparti Hükümeti) hala eski diplomatik sistemin yerinde durduğunu ve işlerliğini devam ettirdiğini düşünüyor. En azından böyle bir görüntü veriyor. Dolayısıyla Tunus ve Mısır halk ayaklanmalarında sessizliğe bürünmüş durumda. Oysa o ülkelerdeki halk, Erdoğan’ın açıklamalarını (özellikle de desteğini) bekliyor.
Türkiye, hızlı şekilde, İslam ülkeleri ile münasebetlerinde, halklara yönelik bir dil ve münasebet şekli geliştirmelidir. İçinde yaşadığımız süreç, birkaç yüzyılda bir ele geçecek fırsat ve imkânlardan biridir. Bu fırsat ve imkânı heba etme lüksümüz yok. Mesuliyetinin çok ağır, hesabının verilemez olduğu unutulmamalı…
Not : Başbakanın gurup konuşmasından önce yazılmış bir yazıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir