BATININ EN DERİN ETKİSİ, AKL-I SELİMİN İMHASI

BATININ EN DERİN ETKİSİ, AKL-I SELİMİN İMHASI
İslam Medeniyeti, Asr-ı Saadetten başlamak üzere 12 asır kesintisiz olarak devam etti. İslam coğrafyasının bir bölgesinde çöken medeniyet, başka bir bölgesinde mutlaka dirildi. Süreç, biri çökmeden diğerinin inşa edilmesi şeklinde işlediği için, bayrak yarışı gibi devam etti. Dolayısıyla topyekun bakıldığında İslam Medeniyeti son iki asra kadar yeryüzünde kesintisiz varlığını devam ettirdi.
Bir bölgede çöküş başlamadan başka bir bölgede inşası başlamış olan İslam Medeniyeti, ümmet için mutlaka bir model sundu. Medeniyet havzasının dışında ve uzağında yaşayan Müslümanlar da, medeniyet, medeniyet müesseseleri ve sair ihtiyaçları için müracaat mercii buldular. Kesintisiz devam eden süreç, tecrübeyi biriktirdiği ve devrettiği gibi fikir, ilim, sanat, siyaset, ahlak, iktisat, tedrisat ve sair her alanda nazari üretimlerine devam etti ve bunların tatbikat misallerini gösterdi. Özet olarak söylemek gerekirse, İslam, kendi insanını ve kendi hayatını kesintisiz inşa etmeye devam etti.
Araplar, Türkler, Farslar, Hintliler, Malaylar ve diğer tüm Müslüman anasır, diğerinin ürettiği bilgi ve tecrübeyi almaktan imtina etmediği için İslam Medeniyeti birbirine devrederek ve sürekli gelişerek tüm coğrafyayı imar etti. Her bölge farklı devirlerdeki İslam Medeniyetleri tarafından imar edilmiş olabilir ama neticede İslam Medeniyeti, İslam Coğrafyasının tamamını dolaştı.
*
Son İslam Medeniyeti olan Osmanlı, gerileme döneminde İslam’ın insanını ve hayatını inşa edemez oldu. İnşa etmenin ruhi ve akli kaynakları ve kudreti kesildiğinde her medeniyette olduğu gibi “muhafazakarlık” başlar. Muhafazakarlık, üretme gücünü (inşa maharetini) kaybeden cemiyetlerin sarıldığı ve buram buram zafiyet kokan bir şablondur. Ruhi ve akli kaynakların kuruduğu noktada başlayan muhafazakarlık, İslam’ın o noktaya (tarihe-sürece) kadar insan ve hayata dair ürettiğ her ne varsa, onların dondurulup muhafazaya alınmasıdır. İslam’ın değil, İslam’dan hareketle üretilmiş olan eserlerin (neticelerin) dondurulmasıdır. Bir müddet sonra dondurulmuş olan şablonlarla İslam’a muhatap olmaya başlayan “muhafazakar akıl”, İslam’ı da anlamaz hale gelir. İslam adına üretilmiş olan şablonlar muhafaza edilmeye başlanır.
İslam’ın zamanı geçmez çünkü o zaman üstüdür. Fakat o kaynaktan hareketle üretilen her şey zamana tabiidir. Zamana tabii olanın zamanı geçer. Osmanlının ilk dört yüz yılında hakikaten İslam Medeniyetinin insan ve hayat alanında müthiş seviyelere çıkıldığı malum. Musiki ile ruh ve akıl hastalıklarını tedavi etmek, hala dünyanın ulaşamadığı bir zirvedir. Bunun gibi birçok alanda zirveye çıktığı vaki… Ne var ki zamana tabii olanın zamanı geçiyor, muhafaza edilecek olan zamana tabii olan değil, zaman üstü olandır. Zaman üstü kaynaktan üretim yapılamaz hale gelince ortaya çıkan muhafazakarlık, bir müddet sonra üretimin de önünü kesmeye başlıyor.
Osmanlı medeniyeti yıkılırken, İslam Coğrafyasının başka bir bölgesinde (tarihte olduğu gibi) başka bir İslam medeniyeti kurulamadı. İslam tarihi ilk defa böyle bir hadiseyle karşılaştı, tarihte ilk defa ümmet, medeniyetten mahrum kaldı. Bu hadise, büyük bir ruhi ve zihni travma etkisi yaptı. Müslümanların ruh ve zihin dünyası derinden sarsıldı ve müthiş şekilde savruldu. Çünkü tarihte misali olmayan dev bir hadise ile ilk defa karşılaştılar. Daha vahim olanı ise bu hadiseyle karşılaşmaları, medeniyetlerinin yıkıldığı, ülkelerinin işgal edildiği, rakip medeniyetin galip geldiği ve teknolojinin geliştiği bir döneme denk geldi. Bu kadar büyük ve ağır bir tecrübe ile medeniyetleri diriyken karşılaşsalar daha kolay atlatırlardı. Nitekim Cengiz istilası büyük çaplı mağlubiyet devridir ama medeniyet yerinde durduğu için Moğol ordularını kısa sürede Müslüman yapmışlar ve İslam’ın kılıcı haline getirerek o büyük badireyi atlatmışlardı.
İslam coğrafyası tarihte askeri işgallere maruz kalmıştı ama kültür işgaline uğramamıştı. Çünkü İslam zuhurundan son iki-üç asra kadar dünyadaki en yüksek kültür ve medeniyete sahipti. Zaman zaman askeri ve siyasi zafiyetler meydana gelse de, kültür ve medeniyet zafiyeti oluşmamıştı. Bu sebeple hiçbir zaman başka bir kültüre meyledilmedi ve başka kültürlerin daha üstün olabileceği ihtimali (kanaati) bu coğrafyaya uğramadı. İslam tarihinde ilk defa batı medeniyeti(!) yıkılmış İslam medeniyetinin harabeye çevirdiği İslam coğrafyasını işgal etti. Evet… Böyle bir tecrübe yaşanmamıştı ve Müslümanların ruh ve akıl dünyası dehşetengiz bir savrulmaya uğradı.
Batının son iki asırdır hayatı inşa etmesi ve bu hayatın tüm dünyayı etkilemesi karşısında, samimi Müslümanlar uzun zaman çıkış yolları aradı. Bazıları İslam’ın birkaç asır öncesine kadar üretilmiş olan “hayat formlarının” donmuş olmasından dolayı kaynağa, Kur’an-ı Kerim’e dönmekten başka yol kalmadığını gördüler. Haklıydılar. Fakat bir noktayı (aslında çok noktayı) fark etmediler. İslami ilimlerin akıl inşasındaki esas çerçevesi olan “usul ilimlerini” de atlayarak Kur’an-ı Kerim’e ulaşmaya çalıştılar.
Batının dünyayı siyasi ve iktisadi alandaki işgalinden daha vahim olanı kültürel işgaldi. Tüm İslam coğrafyasında bir asırdan fazla zamandır “batılı eğitim anlayışı ve müfredatı” tatbik ediliyor. Dolayısıyla “batı aklı” coğrafyaya hakim hale geldi. İlginçtir bunu kimse dert etmiyor. Kimse “akıl nedir” sorusunu sormuyor ve bu konuda çalışmıyor.
Ne oldu? Batı eğitimi ile inşa edilen “akıl”, İslami ilimlerin tahsil imkanı da kalmayınca, Kur’an-ı Kerim’e muhatap olmaya başladı. Asıl kaynağa (Kur’an-ı Kerim’e) dönmek parlak fikir gibi gelmişti oysa… Batılı akıl ile Kur’an-ı Kerim’e muhatap olmak, şarkiyatçı (oryantalist) kafasıyla Kur’an-ı Kerim okumaya benzer. Aman Allah’ım bu nasıl bir şey?
Asırlardan beri İslam irfan ve medeniyetinin inşa ettiği “akl-ı selim” yok oldu. Bir taraftan batının kültür işgaliyle altyapısı hazırlandı diğer taraftan Müslümanların ne yapacağını bilemez halde sağa sola savrulmasından dolayı akl-ı selim bulunamaz hale geldi. İslam’a muhatap olacak ve onu anlayacak olan akıl, akl-ı selimdi. Fakat kendi irfan ve medeniyetinden çok uzaklara düşen Müslümanlar, tarihi tüm birikimleri ellerinin tersiyle iterek, batılı bir akılla Kur’an-ı Kerim’e muhatap olmaya başladı. Akl-ı Selim diye bir konu başlığı bile kalmadı efkar-ı umumiyede.
Kur’an-ı Kerim’i bir Müslüman ile bir şarkiyatçının okuması arasında temelde iki fark var. Birincisi iman, ikincisi akl-ı selimdir. İman, hassasiyet ve istikamet oluşturur. Akl-ı Selim ise doğru anlamayı mümkün kılar. Müslümanlar iman etmişlerdir tabii ki fakat akl-ı selimi inşa etmeden İslam’a muhatap olurlarsa, anlamak konusunda şarkiyatçılardan fazla bir farkları kalmaz. İmanın katkısıyla tamamen şarkiyatçılar gibi anlamayacakları kesin, ne var ki, batılı akılla (şarkiyatçı aklıyla) İslam’a muhatap olup da onlar gibi anlamaya başladıklarında, bir müddet sonra “inandığınız gibi yaşamıyorsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız” mealindeki Risalet ölçüsü mucibince imanı da muhafaza edemez hale gelirler. Nitekim ciddiye alınması gereken adamların içinde bu tür düşüncelere savrulanlar olduğunu görüyoruz. Mesela “recm” cezası ile ilgili bazı Müslümanların düşünceleri aynı şarkiyatçıların düşünceleri gibidir. Hz. Risaletpenah (sav) Efendimizin tatbik ettiği hususunda tereddüt olmayan bu cezanın, “ne kadar vahşi” olduğu istikametindeki şarkiyatçı görüşleri, bazı Müslüman fikir ve ilim adamları tarafından paylaşılmaktadır. Akl-ı Selim sahibi olmadan (batılı akıl ile) İslam’a muhatap olma çabası, “Allah ve Resulü ne demişse mutlaka doğrudur” temel iman ve tevhid kaidesini bile ihlal edecek noktalar varmaktadır.
Anlaşılmayan nokta şu; İslam, insanı bulduğu hal üzere muhatap alır. İslam’ın, kendini, bulunduğu hal üzere muhatap alması, insanın da İslam’a bulunduğu hal üzere muhatap olabileceği vehmini besliyor. Oysa insan bulunduğu hal üzere İslam’a muhatap olamaz. Çünkü İslam, insanı bulunduğu hal üzere muhatap alır ama onu asla bulunduğu hal üzere bırakmaz. İslam’ın insanda inşa etmek istediği ilk hususiyet iman, ikincisi ise akl-ı selimdir. İnsan, akl-ı selimi ruhi ve zihni dünyasında inşa edene kadar İslam’a tabi fakat muhatap değildir. Yani İslam’ı anlama iktidarında değildir. Sadece tabii olacak, yaşayacak ve akl-ı selimi inşa etmeye çalışacaktır. Ki ondan sonra İslam’ı anlama ve anlatma safhası başlasın…
Dün Müslüman olan (veya laik eğitimden geçen) ve hala batılı akıl formuyla düşünen birisinin İslam’ı anlama ve anlatma iddiasına girmesi, şarkiyatçıların yaptığından farklı neticeler vermez. İsimlerinin önünde alim ve profesör yazan bazı kişilerin bile (akl-ı selimi inşa edemediği için) şarkiyatçılar gibi düşündüğü bu çağda, Kemalist rejimin batılı (laik) müfredatından geçmiş ve ona uygun akıl formunu kuşanmış olan insanların, Kur’an-ı Kerim’i açıp üstelik mealinden okumaya başlaması ve içtihat(!) üretmeye çalışması ne büyük haddini bilmezliktir. Herhangi bir disiplini (mesela fizik, psikoloji) bile yıllarca tahsil ederek anlaması mümkün olan insan, tüm kainatı ve zamanı kuşatan, olmuş, olan ve olacak olan her hadiseyi izah eden bir muhtevaya sahip Kur’an-ı Kerim’i, batılı akılla ve hemen mealinden okuyarak anlayacağını zannetmesi, çağımızda, ümmetin içine düştüğü en büyük hatalardan biridir. Bu hata ise batının kültür işgalinin tabii neticesidir. Bu anlayışa sahip olmak ve savunmak, batının kültür işgalini gönüllü olarak gerçekleştirmektir.
Akl-ı Selim üzerinde çalışmadan, onun ne olduğu, nasıl inşa edileceği üzerine binlerce eser vermeden, en netice akl-ı selimi kuşanmadan yapılacak nazari çalışmaların tamamı, “rasyonalist” çerçevede cereyan eder. Müslümanların rasyonalist olma ihtimali yoktur. Miraca inanan bir insanın rasyonalist olması nasıl mümkün olabilir?
Akıl ile akl-ı selim arasındaki fark ve rasyonalizm ile aklı kullanmak arasındaki fark mutlaka anlaşılmalıdır. Akl-ı Selim, İslam’ın inşa ettiği akıldır. Ya akl-ı selim kuşanılır veya rasyonalist olunur. Veya akıl ile irtibat kesilir. Kim hangi ihtimali kendine layık görüyorsa o istikamette devam edebilir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

BATININ EN DERİN ETKİSİ, AKL-I SELİMİN İMHASI” üzerine 2 düşünce

  1. Emrin dediği kadar takvâ kıl muhafazakâr!
    Bu sularda ihtilaf hakîki mahv ı haza’kâr.
    Pekiyi,sular kesikken bu içilen ne andı?
    Kesikleşen dünyaya üç kuruş yara bandı.

  2. Aklıselim;O Habibin(sav) buyurduğu gibi,besili atlar yetiştirebilen akıldı.Çünki bu işin tuğyan yemiş develerle olmayacağı kesindi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir