BATININ ZİHİNLERİ İŞGALİ VE SURİYE MİSALİ

BATININ ZİHİNLERİ İŞGALİ VE SURİYE MİSALİ
Batı geriliyor ve çöküyor ama tabii ki hala çok güçlü. Doğu kalkınıyor, yükseliyor, gelişiyor ama hala batı kadar güçlü değil. Bu durum, yirmi yaşında, beden gücünün zirvesinde ama akıl gücünün daha başındaki delikanlı ile altmış yaşında, zinde ihtiyarlığın sonuna yaklaşmış birinin mücadelesine benziyor. Delikanlı gelişiyor, serpiliyor, güçleniyor, ihtiyar ise gücünü kaybediyor.
İhtiyarın zihni ufku, akıl hacmi delikanlıyla mukayese edilemeyecek kadar geniş ve büyük. Yani batının sadece emperyal tecrübesinden beslenen aklı bile kırk tane Çin, elli tane Rusya eder. Ne var ki zaman hükmünü icra ediyor, durdurulamıyor, zapt edilemiyor ve ihtiyarı hızla zevale doğru yuvarlıyor. Zihninden her saniye kırk tane şeytanlık geçen ihtiyar batı, çoğu zaman doğuyu alt ediyor ama delikanlı dayanıyor, direniyor, her yediği darbeden sonra biraz daha tecrübe kazanıyor, aklı biraz daha gelişiyor. Ah… Zaman denilen efsunlu sultan olmasa, batı doğuyu paramparça edecek ama her kazandığı zaferle eriyor batı, beli biraz daha kamburlaşıyor. İhtiyarlık böyle bir şeydir, zaferin bile tadını alamaz, faydasını göremez, verimlerini elde edemezsiniz. Oysa delikanlı, her mağlubiyetinden bile tecrübe çıkarıyor, biraz daha akıllanıyor ve mağlubiyetleri tükenmesine değil, gelişmesine katkı sağlıyor.
Bu mizansen dünyanın bugününü anlatmak için çok uygun. Batının kendini yenilemesi mümkün değil, ihtiyarlar kendilerini yenileyemezler. Yapabilecekleri iş “oğul” vermekti ama artık “döl” vermenin yaşını da geçtiler, bundan sonra başlarına gelecek tek mukadderat, “yalnız başına” ölmektir. Yalnız başlarına ölmemelerini mümkün kılacak tek ihtimal, doğunun batıyı bizzat öldürüp, başında zafer şarkıları söylemeleridir ki, batının bunu tercih etmesi beklenmez.
İslam aleminin yapması gereken iş, yirmi yaşındaki delikanlının bıçkınlığından, altmış yaşındaki ihtiyarın acizliğinden uzak durmak, her ikisinin ortasında, her ikisini dengeleyecek şekilde, kırk yaşlarında “kemalini” bulmuş bir şahsiyet olarak durmaktır. Kırk yaş, “akıllı gençlik” veya “güçlü ihtiyarlık” çağıdır. Gençliğin kuvvetini, ihtiyarlığın tecrübe ve aklını bünyesinde toplayarak, her ikisinin en güzel kıvamını yakalayarak, cesareti tedbir fikriyle harmanlayarak, kuvveti aklın emrine veren bir feraset ve basiret heykeli gibi dünyanın merkezinde boy göstermektir.
Dünyanın merkezi bu gün Suriye’dir. Suriye merkezindeki tavrımız şöyle olmalıdır; imanın imal ettiği saf cesareti akl-ı selimin imal ettiği tedbir fikriyle sarmalamalıyız. Dünya dengelerini gözetleyecek ince bir siyaset takip etmeliyiz ama nazari merkezimizi (karargahımızı) asla teslim etmemeliyiz. Savaş, ihtiyaç ve zaruret olduğu sürece, düşmanın üzerine saf cesaretten imal edilmiş mermi gibi saldırmalıyız ama barışın zamanı geldiğinde, Hz. Ali (KV) Efendimizin, bağrına bastığı ve kılıcını çalmak için kaldırdığı kafirin, yüzüne tükürmesi üzerine havadaki kılıcı bile anında durduran ve nefsine rağmen ve nefsini tepeleyerek kılıcı çalmaktan vazgeçen tavrında olduğu gibi keskin şekilde durmalıyız.
Suriye’deki savaşı, kalbimizde ve zihnimizde kazanır veya kaybederiz. Mısır, Tunus ve nispeten Libya ve Yemen’de sahada kazandık, uzun sürmediği için kalbi ve zihni mukavemet kaynaklarını harekete geçirmek gerekmedi. Onlar, o çapta siyasi hareketler için bir hamlede olmuş gibiydi. Suriye cephesindeki savaş uzadı, sahadaki cesaret ve maharet kadar, kalbi ve zihni kaynaklarımızı da ihtiyacımız var. Doğru düşünmeliyiz, doğru ittifaklar kurmalıyız, doğru stratejiler geliştirmeliyiz ve doğru savaşmalıyız. Bütün bunları, sınırsız enerji ve kuvvet kaynağı olan imana yaslanarak, Allah Azze ve Celle’ye teslim olarak, feraset sahibi olan akl-ı selim ile yapmalıyız.
*
Önce kendimiz olmalıyız, kendi merkezimizde düşünebilmeliyiz. Başkalarının (mesela ABD’nin) neler yaptığını, yapacağını ikinci plana koymalı ve bizim neler yapmamız gerektiğini, neleri yapabileceğimizi düşünmeliyiz. Sürekli batının neler yaptığını, yapmak istediğini, projelerini konuşuyoruz, kendimize, onlara göre mevziler kazıyoruz. Tefekkürle meşgul olanlarımız da dahil, reaksiyoner tavır alışlardan kurtulamıyoruz. Batı, zihnimizi eğiyor, büküyor, vakumluyor. Batının neler düşündüğü, neleri planladığı, hangi projeleri tatbikata koyduğu gibi mevzular, gündemin birinci maddesi olarak ruhi-zihni enerjimizi tüketiyor. Kendi istikametimizi tayin, kendi güzergahımızı tespit edemiyor, kendi mevzilerimizi kazamıyoruz. Batının ve ABD’nin neler yapacağını düşünmekten, onların hamlelerine karşı mevzi kazmaktan kendi “karargahımızı” kuramıyor, savrulup duruyoruz. Entelektüel göçebeye döndük, ABD ve Avrupalı yetkililerin her açıklamasını dikkate alıyor ve mevzilerimizi oraya taşımaya çalışıyoruz. Tabii ki manevra istidat ve imkanımız olmalı, tabii ki hangi cepheden saldırıyorlarsa orada mukavemet etmeliyiz ama kendi merkezimiz, karargahımız olmadığı için kalıcı hiçbir şey yapamıyoruz.
ABD’de ve Avrupa’daki “düşünce kuruluşlarının” zihni alıştırmalarını bile gerçek zannedecek kadar “gerçeklik hissini ve kavrayışını” kaybettik, adamlar o kıtalardan üç beş kelam ettiğinde mevzilerimizi taşıyoruz. Oysa düşünce kuruluşlarında yapılan zihni alıştırmaların (mesela beyin fırtınalarının) en fazla binde biri tatbikat imkanı buluyor. Ama biz hepsine “mutlak gerçekmiş” veya “mutlaka tatbik edilecekmiş” hissiyle bakıyoruz. Reaksiyonerliğin böyle bir problemi var, adamların iki çift kelamına göre tavır almak, mevzi kazmak, güç yığınakları yapmak gibi bir savruluş içindeyiz. Oysa adamlar günlük periyotlarla konuşuyorlar, her gün yeni bir fikir üzerinde çalışıyorlar, bunları takip etmekten yoruluyoruz. Bir müddet sonra bakıyoruz ki adamlar başka şeyden bahsediyor, bizim bir önceki konuyla ilgili tüm yığınağımız boşa çıkmış. Süregiden bu durum, ruhi ve zihni enerji kaynaklarımızı israf etmemize sebep oluyor, bir müddet sonra da ümitlerimiz tükeniyor. “ABD ile başa çıkılmaz” intibaı inanç haline geliyor ve zihni evrenimizi işgal ediyor.
Böyle olmaz, olamaz. Tam bir ahmaklık fırtınasına yakalanmış gibiyiz. ABD’nin en kötü düşünce kuruluşundaki en anlamsız ve uçuk düşünce alıştırmalarını ciddiye alacak kadar ahmaklaştık. Müslümanların ilk yapması gereken iş, batıya karşı körleşmek, Yusuf Kaplan’ın tabiriyle “ümmileşmek”… Kendi ruhi ve zihni karargahlarını kurup, dünyayı o merkezden görme ve anlama itiyatları kazanana kadar bunu sürdürmek şart.
Kendi nazari karargahımızı kurmalı, bunun çevresinde fikriyatımızı oluşturmalı, dünyaya bakabilme, onu anlayabilme imkanı kazanmalıyız. Kendi karargahımızdan bakamadığımız için, Suriye’de kafir rejime karşı mücadele eden yiğit Müslümanları ABD yandaşı olarak yaftalamaktan zorunda kalıyoruz. Reaksiyonerlerin zihni karargahları, karşı oldukları merkezdir, ona ne kadar düşman olduklarının önemi yok. Kendi karargahımız olmadığı için İslami kıstasları kullanamıyoruz, hadiselere bu kıstasları tatbik edemiyoruz. Şam’daki Yezid rejimini, ABD’nin sevip sevmemesiyle değerlendiriyoruz, oysa o rejimin İslam’a uygun olup olmadığı, Müslümanların o rejime isyan haklarının bulunup bulunmadığını konuşmalıyız. Kendi karargahımızı kurabilsek ve dünyaya oradan bakabilsek, hadiselerin çok da girift olmadığını anlayacağız. Fikri karargahı ABD olan reaskiyoner kafalar, ABD’nin bir açıklamasıyla bazılarına dost, bazılarına düşman oluyor. ABD de yerinde oturarak dünyadaki Müslüman hareketleri, sadece açıklamalarıyla yönetiyor. Mesela bir İslami hareketi gözden düşürmek istediğinde onu destekleyen bir açıklama yapması kafi geliyor veya itibar kazandırmak istediği (aslında ise İslam’ı tahrif eden) bir hareketin aleyhine açıklama yaptığında o hareket itibar ve taraftar kazanıyor. Müslümanların bu kadar kolay ve ucuz şekilde yönetilebilmesinin sebebi, reaksiyoner olmalarıdır. Bunun diğer adı da ahmaklıktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir