BATIYA MEYDAN OKUMAK…

BATIYA MEYDAN OKUMAK…
Batıya meydan okumak, ABD veya AB’ye meydan okumak değil, batı, batıdaki devletlerin her birinden ve toplamından fazla ve farklı bir şey. Batıdaki devletler, “Batı”nın neticelerinden biridir ama batının kendisi değildir. Herhangi bir batılı devlete meydan okumak mümkün hatta onunla hesaplaşmak da mümkün ama batıya meydan okumak ve onunla hesaplaşmak başka bir şeydir. Batıya meydan okunamayacağını ve onunla hesaplaşılamayacağını söylüyor değiliz, tabii ki o da mümkün fakat nasıl meydan okunacağını ve nasıl hesaplaşılacağını bilmek şartıyla…
Batı bir kültür havzasıdır, bu kültür havzasının merkezi Avrupa ve Kuzey Amerika’dır ama muhiti tüm dünya haline gelmiştir. Batı kültürü, yirminci asrın sonuna gelindiğinde tüm dünyayı işgal etmiş, tüm kültür ve medeniyet havzalarını yok etmiştir. Batıdan farklı kültür havzalarına sahip olduklarını düşünün coğrafya parçalarına ve buralarda yaşayan halklara o kadar derin bir nüfuzu vardır ki, bunların insan tariflerini ve hayat anlayışlarını şekillendirmiştir. Netice olarak dünya, Batılılaşmıştır, bilerek veya bilmeyerek, farkında olarak veya olmayarak.
Dünyanın her tarafında batıya karşı bir mukavemet, bir isyan, bir hesaplaşma duygusu var. Fakat batıyla hesaplaşmanın en yaygın şekillerinden birisi, “batılılaşmak” yoluyla gerçekleşiyor. Ülkeler, milletler, nispi kültür havzaları, batı ile hesaplaşmak istedikleri oranda Batılılaşıyor ve batı ile batının kültür havzasına dahil olduktan sonra hesaplaşabiliyorlar. Bu, çok vahim bir durum…
Dünyada yeni merkezlerin oluştuğu, bu merkezlerin Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya olduğu malum… Rusya ve Çin, yirminci asırda silah zoruyla (totaliter ideoloji olan Komünizmle) Batılılaşmıştı, bir müddetten beridir gönüllü olarak Batılılaşıyorlar. Silah zoruyla (komünizmle) batılılaşma çabası, batıyla hesaplaşmayı mümkün kılmıyordu, zira batının iki ekonomik doktrininden biri kendinde kalmış diğerini doğuya ihraç etmişti. Kendinde kalan ekonomik doktrini (kapitalizm), doğuya ihraç ettiği komünizme nispeten kalkınma için daha uygun imkanlara sahipti. Doğu, yakın zaman önce, batılılaşmanın bir türünü (komünizmi) tasfiye etti ve batılılaşmanın diğer türüne (kapitalizme) gönüllü yazıldı. Batıda gördüğü kapitalist kalkınma modelindeki başarı hikayesine aşık oldu ve kendini gönüllü olarak batılılaşmaya sevketti.
Komünizm ile liberalizm-kapitalizm arasında seyahat etmek, temelde batı fikir ve kültür havzasında yer değiştirmekti. Bunu nedense dert etmedi. Anlamadı diyeceğim ama bu kadar derin bir ahmaklığa yakalanmış olmaları kabil değil. Çin’in hala isminin Komünist olması, Komünist Parti tarafından yönetilmesi ama kapitalist ekonomi doktrininin tatbikatında zirveye çıkmış olması, felsefi anlamda bir çelişki olarak görülmedi. Çünkü iki ekonomik doktrinde batı fikir ve kültür havzasının ürünleriydi ve aslında birinden diğerine geçmek çok da zor olmuyordu.
Rusya, Çin, Hindistan gibi doğu ülkeleri, Batılılaştıkları (kapitalistleştikleri) nispette ekonomik kalkınmayı başardılar. Ekonomik kalkınmaya başardıkları nispette güçlenmeye başladılar. Doğunun kalkınması, tabii olarak batıyı ekonomik krize sürükledi. Doğunun kapitalistleşmesi, batı için daha fazla pazar anlamına geliyordu ve bu sebeple batı, doğunun kapitalistleşmesi ve liberalleşmesi için çaba göstermişti. Batıdaki projeksiyon, dünya ne kadar kapitalistleşirse batı o kadar büyür, zenginleşir, gelişirdi zira pazar genişlerdi. Doğu (ve dünya) kapitalistleşti fakat batının öngörüsünün tam aksi gerçekleşti, doğunu kapitalistleşmesi batıyı ekonomik krize soktu.
Kapitalizmin özelliklerinden biri olan rekabet ve azami kar hedefi, üretim girdilerinin (özellikle emek maliyetinin) düşük olduğu bölgeleri avantajlı hale getirdi. Önceleri kapitalist batı, emek maliyetinin ucuz olduğu doğu ülkelerine yatırım yaparak, doğunun emeğini sömürmeye başladı. Fakat artık dünya 19. Asrı yaşamıyordu ve dünyanın her tarafında bilgiyi kullanma mahareti hızla gelişiyordu. Doğu batının kendini sömürmesi esnasında üretmeyi, pazarlamayı, tüketmeyi öğrendi. Öğrendi ve ürettiklerini sadece iç pazarda değil batıda da pazarlamaya başladı. İktisadi alanda doğu batıyı sömürmeye başladı.
Evet… Dünyada güç merkezleri, güç dengeleri değişiyor. Servet seyahat halinde, batıdan otağını topladı, doğuya doğru hızla yol alıyor. İktisadi kalkınma, hayatın diğer alanlarını da etkiliyor ve geliştiriyor. Zengin bir ülke, Katar gibi küçük bir coğrafya ve nüfusa sahip değil de Çin gibi devasa bir coğrafya ve nüfusa sahipse, askeri gücü de eline geçirmek isteyecektir. Bu durum çok tabiidir, bunun aksini düşünmek tuhaf olurdu. İktisadi ve askeri kuvvet yığınağı, diplomatik ve siyasi talepleri tetikleyecekti. Evet… Dünya güç haritası yeniden çiziliyor. Ülkelerin siyasi sınırlarının yerinde duruyor olmasının bir önemi yok, güç haritası başka bir zeminde hazırlanıyor.
Güç haritasının yeniden şekillendiği dünyada, batıyla bir hesaplaşma olduğunu söylemek mümkün. Fakat doğunun batıyla hesaplaşması, iktisadi mahiyet taşıyor. Temel mantığı, “biraz da biz sömürelim” türünden bir tezahüre sahip. Bu tespitin temel sebebi, doğunun, Batılılaşarak kalkınmayı başarmasıdır, kapitalistleştiği nispette kalkındığına göre, kalkındığı nispette de sömürmeye başlıyor. Doğunun batıya meydan okuduğu doğru ama “batının doğusunun”, “batının batısına” meydan okumasından ibaret bir hesaplaşma ile karşı karşıyayız.
Batının batısı, orijinal bir kültüre sahip… Batının doğusu ise, orijinal batının kötü bir kopyası… Doğu, batıyı kendi bünyesinde yeniden inşa etmeye çalışıyor. Batı ihtiyarladı, ömrünün sonuna geldi, çöküşü mukadderdir. Fakat batı ölürken, doğuda döl veriyor, doğuda kendini yeniden inşa ediyor.
Çin kadim bir kültür ve medeniyete sahipti ve batıdan tamamen farklıydı. Çin’in sekiz on hanelik bir köyüne bile girdiğinizde farklı bir kültür ve medeniyet havzasına girdiğinizi anlardınız, köy evlerinin mimarisi bile bambaşkaydı. Yeni (Batılılaşmış) Çin’de ise Şanghay’ın şehir planı ve mimari özelliklerini New York’tan ayıramazsınız.
Doğu, batının “baba bir anne ayrı” üvey evladı haline geldi. “Baba bir” yani kültürel beraberlik, “anne ayrı” yani iktisadi, siyasi, askeri menfaat ihtilafları… Batı ile doğunun hesaplaşması, baba ile üvey evlat arasındaki kavgaya benziyor. Yirminci asırdaki iki cihan harbi, batının öz evlatları arasındaki menfaat kavgasıydı. Yirmi birinci asırdaki kavga, batı ile üvey evladı arasında geçecek gibi görünüyor.
Doğunun gelişmesi, güçlenmesi, dünyanın merkezini kendine doğru eğmeye başlaması, Batıya karşı “ontolojik mücadeleyi” bırakması ile gerçekleşti. Ontolojik varoluş iddiasından vazgeçenler, ruhunu teslim ettikten sonra makyajla farklılaşmaya çalışıyorlar. Müslümanlar makyaja aldanmamalıdır.
Doğunun Batılılaştırılması, batı projeksiyonunun en önemli hamlelerinden biriydi. Kaderin cilvesine bakın ki, doğunun batılılaşması, batının çöküşünün temel sebebi oldu, dolayısıyla doğunun Batılılaştırılması hamlesi, batının son hamlesi oldu. Batının çöküşü mukadderdir çünkü bir asırdan beri felsefi krizi yaşıyorlar. Şimdi dünyanın bir Batılılaşmış doğu sorunu var.
*
Müslümanların varoluş mücadelesi, ontolojiktir. Bizim her şeyimiz batıdan farklı, biz makyajla farklılaşamayız, bu türden farklılaşmalarla avunamayız, makyajla farklılaşanlara aldanamayız. Yarım asır öncesine kadar Müslümanların batı gibi bir problemi vardı, şimdi Batılılaşmış bir doğu problemi de var. Doğu, batıyla hesaplaşabilmenin sığ zevkine garkoldu ve orada bir girdap oluşturdu. Batıyla hesaplaşabilmenin zevki, karşı konulamaz bir lezzettir fakat Batılılaşmayı gözden kaçırarak, batıyla hesapladığı zannı, ruhi savrulmalara sebep oldu. Müslümanlar, batıdan daha zengin olmak gibi yollarla batıyla hesaplaşmanın sahte zevklerine kapılamazlar.
Batıya meydan okumak… Son birkaç asırdır gördüğümüz en güzel rüya… Bunu yapmalıyız, bu rüyayı gerçekleştirmeliyiz. Asırlardır gördüğümüz rüyayı gerçekleştiremeyeceksek bir daha uyumaya gerek yok. Veya asırlardır gördüğümüz rüyayı gerçekleştirene kadar gece gündüz, uyumadan dinlenmeden çalışmalıyız. Fakat ruhunu batıya teslim eden, makyajıyla da batıyla rekabet eden doğu misalini asla unutmamalıyız. Bu misal halen aktüeldir, gözümüzün önünde cereyan etmektedir.
İslam alemi, yerleşik olduğu coğrafya itibariyle iki kutbun ortasında yer alıyor, zaten fikri temelde de ikisinin karşısında bulunuyor. Kendine gelene kadar, kendi öz kaynaklarını keşfedene kadar, kendi öz müesseselerini kurana kadar, kendi medeniyetinin inşasına başlayana kadar, iki kutuptan birine eklemlenmeden, denge siyasetini takip etmelidir. Kendine gelmeden, gelemeden, iki kutuptan birine meydan okuma imkanı yok.
İslam dünyası ve Türkiye kendini, batı ile doğu arasında ideolojik bir tercih yapmak zorunda hissetmemeli. Birine mutlak düşman, diğerine mutlak dost olmak gibi garip ruh hallerine savrulmamalı. Birisi aslı, diğeri kopyası olmak üzere ikisi de batıdır. İkisiyle de ontolojik kavgamız var. Bunlarla münasebetlerini düzenlerken, hangisinin ne kadar faydalı olacağının hesabını yapmalı, bu hesabın da farklı konularda ve alanlarda değişebileceğini, zaman ve şartlar değiştikçe tercihlerini de değiştirebileceğini unutmamalıdır. İki batı arasında ideolojik tercihler yapmak, yanlış mevzilere sahip olmayı ve o mevzilerde yerleşik hale gelmeyi zorunlu kılar. Bu, ağır bir stratejik hata olur.
*
Batıya meydan okumak, bazı alanlarda mümkün olabilir. Batı çöküş sürecine girdiği için, sürekli güç kaybetmektedir ve bu süreç ivme kazanmaya devam ediyor. Günümüzde iktisadi alan, batıya meydan okuma imkanını oluşturuyor. Yakın zaman içinde siyasi alanda da meydan okumak mümkün hale gelecek ve nihayet askeri alanda da meydan okumanın şartları oluşacak. Dünya bu gün batıya meydan okuyabilecek duruma geldi, hesaplaşma zamanı da hızla yaklaşıyor. Burada dikkat edilecek en mühim husus, iktisadi ve siyasi alanda hızla zayıflayan batının hala elinde dünyanın en gelişmiş silahları ve en büyük mühimmat yığınağının olması. Bu gün İslam ülkelerinin hiçbiri batı ile askeri alanda hesaplaşamaz. Batı ile girilecek askeri çatışmanın tamamı kendi topraklarımızda gerçekleşir. Modern silah sistemleri ve teknolojisi dikkate alındığında, kendi ülkenizde yaptığınız savaşın galibi olmazsınız. Düşmanı yenseniz bile harabe hale gelen kendi ülkeniz olur, ülkeniz harabe hale geldikten sonra savaşı kazanmış olmanızın bir anlamı yok. Bu sebeple batıyla girilecek hiçbir çatışma, batı ile hesaplaşma olmaz. Tabii ki batı saldırdığında en şiddetli savaşı yapmak, ülkelerimizi korumak gerekir, askeri hesaplaşmanın şartları olmadığı için ondan kaçınmak, teslim olmak anlamına gelmez. Ama mümkün olduğunca iki batı ile savaştan uzak durup, kendi evimizi toparlamamız gerek.
*
İslam medeniyet hareketini başlatmadan, medeniyet inşasına başlamadan, dahası kendi medeniyet tasavvurumuzu bile geliştirmeden, batıya meydan okumak, batı ile hesaplaşmaya girişmek, mermiyi ithal ettiğin ülkeye karşı, elindeki silaha güvenerek savaş açmak gibi bir tuhaflıktır. Kendi medeniyet inşamıza başlamadan, kendi kültürümüzün sınırlarımız dışına kadar sirayet etme gücüne ulaşmadan savaşa girmek anlamsızdır. Yirminci asırdaki birinci kurtuluş savaşlarında başımıza gelen bu değil mi? Cephelerde düşmanı (batıyı) yenmiştik fakat savaş sonrası batı daha derin bir işgal gerçekleştirmedi mi? Kültür ve medeniyet çapında varoluşunu gerçekleştiremeyenler, savaş meydanlarında elde ettikleri zaferlerin verimlerini toplayamamıştır. Bunun tarihteki en büyük misali Moğol istilasıdır. İslam coğrafyasının neredeyse tamamını işgal etmiştir fakat barbar Moğol sürüleri İslam orduları tarafından durdurulamamasına rağmen İslam medeniyeti tarafından yutulmuştur. İslam coğrafyasındaki ikinci nesil Moğollar Müslüman olmuş ve İslam adına kılıç sallamıştır.
Medeniyet hareketi başlatılmalıdır. İslam coğrafyası İslam medeniyetinin arsası haline getirilmelidir. Müslümanların tüm kuvvetleri, bu arsadaki inşaatı korumak için savunma cephelerinde mevzilenmelidir. Huruç hareketinin zamanı, medeniyet inşaatının, medeniyet ihracına ulaştığı safhadır. Dünyaya yeni bir anlayış, yeni bir kültür, yeni bir medeniyet arzedene kadar, büyük huruç hareketleri bekletilmelidir. Tüm kaynakların medeniyet inşasına yönlendirilmesi gerekiyor. Moğolluğun alemi yok. Biraz zenginlik elde etmekle, birkaç silah sistemi üretmekle batıya veya doğuya meydan okumak, tam bir Moğolluk tavrıdır.
*
İran’ın doğu bloku ile ideolojik angajmana kadar uzanan derin işbirliği ile batıya meydan okuması ve Suriye’deki katliamlara ortak olması tam bir Moğolluk tavrıdır. Türkiye’nin de batı blokuna, önceki dönemlerden tevarüsen gelen derin angajmanına güvenerek doğu blokuna meydan okumaya teşebbüs etmesi aynı tavır olur. İran’ın doğu bloku ile ideolojik evliliğe kadar uzanacak olan ittifakını durdurması, Türkiye’nin batı bloku ile derin işbirliğinin sığlaştırılması zamanı gelmiş olmalıdır. Ne var ki buradaki temel problem, İslam medeniyet inşasının arsası dediğimiz İslam coğrafyasının, inşaat yerine savaş alanı olarak kullanılmasıdır. İran’ın buradaki vebali tarihi mahiyettedir ve bir an önce kendine gelmesi gerekiyor. Aksi halde Müslümanlar için İran’ın da batı veya doğu bloklarından birinin has unsuru haline gelmesi kaçınılmaz olacak.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir