BEDENE TECAVÜZ SUÇ YA RUHA/ZİHNE TECAVÜZ…

Kadın veya erkeğin cinsel yolla bedenine tecavüz suç sayılmıştır. Bu fiile verilen ceza miktarlarındaki tartışmalar bir tarafa, fiilin suç sayılması tabi ki doğrudur. Daha genel ifadelerle meseleyi ele almak gerektiğinde, insan vücut bütünlüğüne müdahaleler (cinsel yolla olanlar dışındakiler de) suç sayılmıştır. Bu da doğrudur. İnsan varlığının tüm unsurlarıyla dokunulmaz kılınması, hayatın ve anlayışın başlangıcıdır. Bu noktadan başlamayan hiçbir düşünce, doğru bir hareket noktasından başlamadığı için istikametini asla doğru tayin edemeyecektir.

Fakat bu başlangıcın eksik olduğunu teşhis etmek gerekiyor. “Vücut bütünlüğü” ifadesi, her ne kadar lügat olarak insani tüm “mevcudiyeti” kastederse de aslında ülkedeki terminolojik savrulmalar bu ifadenin “beden bütünlüğü” seviyesinde ve çerçevesinde anlaşılması için gerekli mana enjeksiyonunu gerçekleştirmiştir. Mevzuat, “vücut bütünlüğü” ifadesini tamamen “beden bütünlüğü” yani biyolojik bütünlük şeklinde anlamaya ayarlı hale gelmiştir. Yer yer iradeyi sakatlayan halleri müeyyideye bağlamışsa da bu noktadaki yoğunluk, vücut bütünlüğü ifadesinin beden bütünlüğü şeklinde anlaşılmana mani olmayacak hafifliktedir.

Konuya neden bir ifade kalıbı ile girdik? Çünkü bu ifade kalıbı, mevzuattan (mer’i hukuktan) insan tarifi bahsinde elde edebildiğimiz nerdeyse tek veridir. İnsan tarifi… Bir dünya görüşünün insan anlayışı yoksa insana sunabileceği hiçbir teklif yoktur. İnsan tarifinin ne kadar çetrefilli olduğu konusu malum… Burada esas alacağım nokta, insan tarifinin ne kadar geniş ve derin olduğudur. Bir dünya görüşü, insan anlayışını örerken, tüm insanlığı içine alabilecek bir hacim üretebilmelidir. Aksi takdirde yapmaya çalıştığı insan tarifinin dışında kalanlara insan değil eşya muamelesi yapar.

*

İnsan konusunu, beden bütünlüğü (biyolojik gerçeklik) çerçevesinde ele almak ve bu noktada sabitlenmek ve ısrar etmek, insanın ruhi ve zihni varlığını reddetmeyi şart kılar. İnsanda ruhun olup olmadığı tartışmasına girmeksizin söylemek gerekirse, zihni varlığını reddetmenin imkansızlığı aşikardır. Akıl da zihni varlıklardandır ki, hiçbir insan anlayışı bunu reddederek işe başlayamaz. Fakat insanı, bedeni bütünlük altyapısıyla kavramaya başlayan yaklaşım bu noktada sabitleşmeye başladığında zihni varlıkları tali kıymette kabul etmek için kendine bir mecra açar. Bedeni bütünlük esas ve zihni varlıklar tali hale geldiğinde, insanların zihni organizasyonlarını istediği gibi gerçekleştirmek hakkını kendinde görmeye başlar. Bu durumda aklın şahsa bağlı müstakil varlığını reddedip, kendi dünya görüşü ile inşa edeceği bir akıl bünyesini (organizasyonunu) önceler. Aklın oluşma süreci, bilgilenme, kuralların oluşması, metotların oluşması, değerlerin oluşması ve bünyeleşme güzergâhını takip eder. Ülkedeki eğitim sisteminin bu süreç içindeki safhalardan birinci ve ikinci safhaları ancak gerçekleştirdiği ve sonraki safhaları ise kasıtlı şekilde gerçekleştirmediğini görmek mümkün.

Bilgilenme safhası, çocuğun doğumu ile başlayan ve aile, okul ve cemiyetteki muhatap olduğu ve kendine empoze edilen bilgileri edindiği bir safhadır. Kaçınılmaz olarak gerçekleşir. İkinci safha olan kuralların oluşması safhası ise ülkedeki eğitimin temel maksadıdır. Kuralları oluşturduktan sonra başka bir gelişme ve ilerleme imkânına fırsat vermeksizin o noktada sabitlemeye çalışmaktadır. Kuralları ise kimin koyduğu malumdur.

Akıl, metotları kullanabilecek seviyeye gelmediğinde, kuralları sorgulama maharetine kavuşamamaktadır. En basit meselelerde bile en basit metot olan “kıyas”ı kullanamayan bir akıl, kuralları sorgulama aczi içine düşmekte ve onları kutsallaştırmaktan başka bir yol bulamamaktadır. Kutsallaştırılan kurallar bir zaman sonra aklın değerlerini oluşturmaktadır. Aklın değerlerini oluşturan kurallar, düşünceyi imha etmekte ve şablonlara teslim olmaktadır. (Akıl konusu uzundur, burada ilgili mesele için bir girizgâh yapılmıştır).

*

Bu parantezden sonra tekrar başa dönersek… İnsan toplamını, vücut bütünlüğü çerçevesinde anlamak, insanın zihni varlığını belirli bir anlayışta sabitleme imkân ve iktidarını elinde tutma hakkını, aslında ise vehmini üretiyor. Ülkedeki eğitim sistemi hatırlandığında, uygulananın bir müfredat değil propaganda metni olduğu görülür. Bu propaganda metni ise, akıl inşasında sadece bilgilenme (ki bu mecburen gerçekleşir) ve kuralların oluşması safhalarını ihtiva eder. Ve bu ülkedeki insanların vücut bütünlüklerini korumaları için sahip olmaları gereken akıl bünyesi de Kemalist verileri ve kuralları esas alan ve asla sorgulamayan bir organizasyonu şart kılar.

Fikir hürriyetinin bu ülkede neden olmadığı ve neden asla olamayacağı bahsi, insanın sadece bedenden ibaret olduğu temel tezi üzerine kurgulanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Sistem, vücut bütünlüğüne tecavüzü engellerken, zihni dünyaya tecavüz etme tekelini kendinde tutmaktadır. Doğrusu insanların zihni dünyalarına tecavüz etmeyi de kesintisiz sürdürmektedir. Seksen yıldır süren bu tecavüz, uzun sürmesinden midir bilinmez, tabileşmiştir. İnsanlar tecavüze alışmış bir zihni organizasyonu, tabi bir hal zannetmeye başlamışlardır. Bu durumun aksine bir tavır ve hareket, itiraz ve isyan, mahiyeti gereği tabi olmasına rağmen garipsenmektedir. Oysa bu itirazın özü şudur. “Benim neyi nasıl düşüneceğime ve nasıl yaşayacağıma müdahale etme”. Bu kadar basit ve masum bir talebin, mevzuata ve orduya çarpıyor olması, kahrolası bir düzenin cari olduğunu göstermektedir.

Bazı kesimlerin ruhi/zihni dünyalarına müdahale ve tecavüzü tabi ve normal karşılamaları ve hatta talep etmeleri, mağdur ile mütecaviz arasındaki gönüllü metres ilişkisini oluşturuyor. Gönüllülük esasına dayanan bu ilişkiye diyeceğimiz bir şey elbette olamaz. Ama herkesin bu türden bir ilişki için sıraya girmesinin beklenmesi ve bunun için de zor kullanılması, aklın, vicdanın ve iradenin kabul edebileceği bir iş değildir.

Arzu ettiğimiz gayet basit bir vakadır. Vücut bütünlüğümüzün korunduğu kadar ruh ve zihin bütünlüğümüzün de korunması ve özellikle de siyasal rejimin tecavüzünün kaldırılmasıdır. İnsana küçük bir tokat atmanın bile hukuk tarafından (tabi ki teorik olarak) menedildiği ve müeyyideye bağlandığı noktada, aklımızın da bu müdahalelerden masun kılınması gerekir. İnsanlara şu soruyu sorunuz. Aklını mı kaybetmek istersin yoksa kolunu mu? Hiç kimse aklını kaybetmeyi kabul etmez. Aklını muhafaza etmek için kolunu vermek gerektiğinde bile aklını muhafaza etmeyi tercih eder. Zira aklını kaybettiğinde kolunu ne yapsın ki? Bu kadar açık bir konuda, aklımıza, birilerinin (siyasi rejimin) müdahale ve tecavüz etmesine müsaade edeceğimiz nasıl beklenebilir? Akıllarını sıyırıp tecavüz için sıraya girenlerin bizi anlamayacağı malumumuzdur. Ama bu tecavüze müsaade etmeyeceğimiz de onların malumu olsun.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir