BENEDİCT CAREY’İN MAKALESİ HAKKINDA

BENEDİCT CAREY’İN MAKALESİ HAKKINDA
Benedict Carey’in, 26.11.2012 tarihinde New York Times gazetesinde yayınlanan, “Psikiyatride tanımlı “Kişili bozuklukları” konusunu yeniden düşünmek” başlıklı makalesi, yeni yazarlarımızdan ve tercümanlarımızdan Sinan Demir tarafından tercüme edilerek 03.12.2012 tarihinde sitemizde yayınlandı. Bu vesileyle Sinan Demir’e hoş geldin diyoruz. Sinan bey tercüme faaliyetine benim ihtisas alanımdan başladı, bunu iltifat kabul ediyor, teşekkür ediyorum.
Makale üzerindeki değerlendirmelerimizi birkaç noktada sınırlandırıp, netice kısmına, hüküm kısmına temas etmek istiyoruz. Makalenin esas muhtevası netice kısmındadır ve özel olarak psikiyatrinin, genel olarak da batı kültür havzasının hangi noktada ve çıkmazda olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bizim sürekli tekrarladığımız gerçeği batıdan bir bilim adamının bizzat itiraf etmesi ise doğru yolda olduğumuz göstermesi bakımından harikulade bir misal.

*Şu terapi dedikleri efsane…
Adamı karşılarına alıyorlar, rahat etmesi içinde kanapeye yatırıyorlar, anlatmasını, sorulara cevap vermesini, kısaca adamın kendini teşhis etmesini veya kendini ele vermesini, ele verdikleriyle de teşhisi mümkün kılmasını istiyorlar. Hastayı (deneği vesaireyi) en rahat halinde dinliyorlar, en rahat halinde en sağlıklı bilgiyi vereceğini düşünüyorlar. Psikiyatriyle hiçbir ilgisi olmayan, hatta okuma yazma bile bilmeyen bir insan bile anlar ki, insan en rahat halinde en uç özelliklerini anlatamaz, anlatmaya çalıştığında mutlaka farklı anlatır. İnsan hangi özelliğinden bahsedecekse, o özelliğinin halini kuşanmalıdır. Zaten insan, bir özelliğini anlatırken, o özelliğin gerektirdiği hale girer. Fakat çok bilmiş psikiyatristler adamı kanapede rahat şekilde oturmaya veya uzanmaya mahkum ediyorlar. Yani mesele konuşulurken bile bir sahtekarlık var.
Benedict Carey’in yazısında temas edilen hususlardan biri de bu. Bu hususu anlattıktan sonraki ifadesi dikkat çekici; “başka bir şeydi”. Yani terapideki insanların halleri, “başka bir şey”…
“Binghamtondaki New York Eyalet Üniversitesi öğretim öyesi Mark F. Lenzenweger, terapistlerin zeminde bir araya toplanan insanların, bir kanepede toplanan insanlara göre tedaviye daha kolay yanıt verdiklerini gördüklerini, o insanların problemlerinin ne psikotik ne de nevrotik olduğunu söyledi. Orada(terapi ortamında) birlikte sergiledikleri “başka bir şeydi” diyordu.”
Bu kadar basit bir konunun Psikiyatri bilimi tarafından keşfedilmesinin bu kadar uzun sürmesi (yani daha yeni keşfetmiş olmaları), aslında ortada bir bilim olmadığı manasına gelmez mi? Eğer hala bir psikiyatri biliminden bahsedilecekse, ne kadar sığ olduğu veya ne kadar “başlangıçta” bulunduğu belli olmuyor mu? “Başka bir şey” olduğunu anlamamış psikiyatristlerin koydukları teşhislerin tamamen yanlış olduğunu göstermeye kafi değil mi? Sürekli yazıyoruz, psikiyatri hastalıkları tedavi etmiyor, insanları hasta ediyor.

*Mizaç ve ahlak tasnifi yapılamıyor
Batı kültürü ve onun insan konusundaki manivelası olan psikiyatri, insanın doğumda sahip olduğu tabiatı (mizacı) ile daha sonra kazandıkları (ahlakı) arasındaki farkı bilmiyor böyle bir tasnif yapamıyor. İnsan ile ilgili temel tezi evrim olduğu için, üzerinde çalıştığı deneği, “gelişmiş hayvan” olarak kabul ediyor. Gelişmiş hayvan olarak baktığı insanların, doğumda farklı özellikleri olabileceğine (münhasır bir mizacı olduğuna) inanmıyor. Mizacı kabul etmeyince ahlakı da kabul etmesi gerekmiyor, ahlakı zorunlu olarak kabul etmesi, psikiyatri biliminin temeline oturtmasına kafi gelmiyor.
Her şeye rağmen bir kişilik meselesini farkediyor, zira hayat ve insan çeşitliliği bu gerçeği dayatıyor. Buna mukabil şahsiyet terkibinin, mizaç hususiyetleri ile ahlaki kıymetlerin belli bir kıvamda harmanlanmasıyla elde edilebileceğini anlamak fazla lüks geliyor. Şahsiyet meselesinin, mizaç ve ahlak ile ilgili tüm meseleleri ihtiva ettiğini, her insanın mizaç hususiyetlerinin farklı olmasından dolayı ahlaki eğitiminin de farklı olması gerektiğini bilmiyor. Dolayısıyla standardizasyon çabasının akim kalacağını anlatmak mümkün olmuyor.
Yavaş yavaş kişilik meselesine yaklaşmaya, insanı (ferdi) toplam olarak ifade edecek üst bir mefhuma ihtiyaç olduğunu, meselenin de “toplamın” kıvamında aranması gerektiğini yeni yeni farkediyor. Bir eksikliğin olduğunu farkediyor ama ne olduğunu hala anlamış, teşhis etmiş değil.
“Fakat birçok terapist yakın geçmişte “kişilik” kavramını diğer herşeyin üzerindeki bir konu olarak değerlendirme zamanı bulamadı ya da bu yönde eğitim almadı.”
“Kişi’nin -kişiliğin- en merkezi, en bilinen ve unutulmaz unsurlarında bile hala ortak bir birliktelik sağlanmış değil.”

*Temel problem
Temel problem “insan tezinde” mahfuz… İnsan tezi sorunluysa, her şey sorunlu, bu durumda teşhis de yok tedavi de… Benedict Carey, makalesinde baştan sona Psikiyatrinin problemlerini anlattıktan sonra bir bilim adamının dilinden, günümüze kadar üretilen tüm birikimin işe yaramadığını ve başa dönülmesi gerektiğini söylüyor. İşte bu doğru, psikiyatrinin tüm birikimi tam bir saçmalık yığını… Fakat bilim adamının “başa dönmek” gerektiğinden bahsederken teklif ettiği baş yani kaynak, bugüne kadar ki üretimin sağlıksız ve işe yaramaz olmasının esas sebebi.
“Dr. Million “Şu anda bulunduğumuz nokta utanç verici, parantezler içinde parantezler açıyoruz ve asla ortak bir noktada buluşamıyoruz. En başa, Darwin’e dönme ve evrimin evrensel prensipleri üzerine oturtulmuş bir mantıksal yapı inşa etme zamanıdır.” dedi.”
Buyurun, “en baş” dedikleri nokta evrim… Yani inceledikleri varlığı “gelişmiş hayvan” olarak kabul etme temel yanlışından vazgeçmeyi akledemiyorlar. İşin ilginç yanı, “gelişmiş hayvanı” inceleyen kişiler de “gelişmiş hayvan”. Yani psikiyatri, hayvanlar arası bir meşgaledir ve üstelik de batı hayvan çiftliğinin numuneleri üzerinden gelişiyor. Bizi ne kadar ilgilendirmelidir?
“En baş” dedikleri noktanın evrim olması, o noktadan daha öncesine gidememeleri, kendilerini hapsettikleri kültür evreniyle ilgilidir. Her insan, çapına göre, ailesine mahkumdur, içinde yaşadığı cemaate mahkumdur, cemiyete mahkumdur, kültüre mahkumdur. Bilim ve fikir adamları dediğimiz, tefekkürle meşgul olması gereken, ufku da en geniş olan kişiler bile içinde yaşadıkları kültür havzasına mahkum olmaktadırlar. Batıda bu ufukların hepsini aşabilen ender insanlar felsefe mecrasından çıkabiliyordu. Batı felsefi krize girdiğinden (bir asırdan) beri, kendi kültür evrenine mutlak olarak hapsoldu ve ümitsiz bir vaka haline geldi.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir