BİLMEK VE İDRAK ETMEK

BİLMEK VE İDRAK ETMEK
Bilginin fazlalığı, öğrenmeyi daim kılıyor. Öğrenmek (bilmek), idrak etmeye mukaddem olduğu için, insan sanki öğrenilecek bilgi bitene kadar anlamaya yönelmiyor. Bilmeden anlamak tabii ki kabil değil ama bilmek ile anlamak birbirine paralel olmalıdır.
İçinde yaşadığımız çağ, her alanda (disiplinde, ilimde) sınırsız bilgi arşivine sahip. İnsanlığın birikim o kadar göz kamaştırıcı ve göz korkutucu ki, bir ilim dalındaki bilgilerin tamamını öğrenmeye ömür kafi gelmiyor. İslami ilimler için de böyledir, beşeri bilimler ve müspet bilimler için de… Müslümanlar kendi kaynaklarındaki bir ilim dalının (mesela tefsir ilminin) arşivinin tamamını öğrenme imkanından mahrum olduğu gibi batılılar da kendi birikimlerinin tamamını tahsil imkanına sahip değiller.
İlmin ve bilginin çokluğu iyiydi, gelişme alametiydi. Bu günün dünyası, her kültür havzasının ürettiği bilgi o kadar zenginleşmiş durumda ki kendi mensupları bile tamamını tahsil edemez halde. Hangi ilmin yanlışları var veya hangi ilim temelde yanlış, hangi ilim doğru ve faydalı gibi bahislere girmeksizin yapılan bu tespit, çok vahim neticeleri gösteriyor. Bunları da dahil edersek, hele de dezenformasyon maksatlı bilgileri de katarsak, işin vahameti cehennem azabına dönüyor. Yeryüzündeki her kültür havzasının ürettiği tüm ilimlerin doğru olduğunu farzetsek bile işin içinden çıkılacağı kalmadı.
Tarihte cahilliğin önemli sebeplerinden birisi, bilginin azlığı, ilimlerin kifayetsizliği olarak kabul edilirdi. Şimdi ise bilginin çokluğu cahilliğin temel sebebi oldu. Böyle bir şey olur muymuş? O kadar çok bilgi o kadar karmaşık şekilde ortalıkta dolaşıyor ki, insanlar denizde susuz kalmış halde. Su var ama içemiyor. İlginç… Yeni çağın yeni cahillik türü, bilgili cahillik…
*
Bilginin çokluğu, ilimlerin çeşitliliği, birikimin tamamının tahsil imkansızlığı ilginç zihni savrulmaları tetikledi. İnsanlar bilgi kaosunun içinde yollarını arıyorlar. Ne yapacaklarını bilmez, hangi yöne gideceklerini kestiremez haldeler. İlimle meşgul olanlar, öğrenmekle meşguller. Öğrenme bitecek de, anlayacaklar. Öğrenme bir türlü bitmiyor ki. Ömür boyu tek bilim dalını tahsil mümkün olmuyor. Dolayısıyla zihni organizasyonlar ve akıl formları, mütemadiyen öğrenmeye ayarlı hale geldi. Ne zaman anlayacaklar? Allah bilir. Öğrenmeyi bitirsinler de… Bazı adamlar var, öğrenmiş de öğrenmiş… Bilginin ucu görünmüyor. Biraz yokluyorsunuz, kendine ait tek bir cümle yok. Vahim, çok vahim… Hiçbir şey anlamamış. İnsan inanamıyor, bu kadar bilmeye rağmen anlamamak mümkün mü? Mümkün olabiliyor demek ki. Öğrenme itiyat haline geliyor ve idrak etme ihtiyacı zuhur etmiyor olabilir mi? Küçük yaşlardan itibaren “anlamak” için kitaplarla boğuştuğumuz için bize garip geliyor. Fakat demek ki mümkün olabiliyormuş.
Bilmek, öğrenmek, ilim tahsil etmek idrak etmeyi tahrik etmesin, anlaşılır gibi değil. Ezberci eğitim denilen vaka hakikaten var ve derinlere sirayet etmiş olmalı. İlim idrak etmeyi ilzam etmiyorsa, ona ilim mi denir? Bilgiyi depolamak, hıfzetmek alim olmaksa, çağımızın en büyük alimleri, bilgisayarlardır. Bazıları da böyle dedi ya… “Ben İmam-ı Azam’dan daha fazla şey biliyorum, öyleyse ondan daha iyi anlarım”. Tamam da canım benim, anlamak başka bir şey. Daha gerilere git, Sokrat zamanına… O zaman dünyanın toplam bilgisi ne kadardı ki… Fakat adamı hala batıda geçen kişi yok. Demem o ki, batılı bir filozofun sözünde olduğu gibi, batı medeniyeti, Sokrat, Eflatun ve Aristo’nun tafsilidir. Batı medeniyetinin ürettiği bilgi toplamı bu üç filozofun fikirlerinin şerhinden ibaret… Demek ki insan tefekkürünün bir mecrası (felsefi mecra) için, üç filozof kafi. Üç deha, felsefi mecradaki tüm ihtimalleri (veya fikir çeşitliliğini) üretebiliyor. İnsan zihninin (veya ufkunun veya aklının) darlığına mı verirsiniz yoksa üç dehanın büyüklüğüne mi? Hangisinin doğru olduğunun ne önemi var, netice ortada. Serseri akıl çıkmış, daha iyi anlayacağından bahsediyor. Anlamanın bilmeye ihtiyacı var ama onunla kaim değil ki. Adam anlamayınca, idrak etmenin ne olduğunu da anlamış değil.
İmam-ı Azam hazretlerinden daha fazla bilgiye sahibiz, bu doğru. En azından daha fazla bilme imkanına sahibiz, çünkü bu gün bilgi daha çok. Belki de o zamanlar bilgi az olduğu için anlamak şarttı ve Müslümanların meselelerini halletmek için idrak etmek gerekiyordu. Mezheplerin zuhur zamanlarındaki İslami ilimlerin çeşit ve birikim azlığı sebebiyle Müslümanlar idrak etmeye, nüfuz etmeye, derinleşmeye meylettiler. Belki de bu sebeple o dönemde “büyük adam” çok çıktı. Bilgi çoğaldıkça derinleşmenin artması gerekir. Fakat tersine bir gelişme yaşandı ve bilgi arttıkça derinleşme değil sığlaşma süreci işledi. Bilgi azken idrak derinleşti, bilgi çoğaldıkça ezber fazlalaştı. İlginç… Beklenmeyen bir gelişme…
İslam’ı anlama meselesindeki bilgi çokluğu bazılarının gözünü korkuttu. Biraz da ataletin tesiriyle, milyonlarca ciltlik külliyatı ellerinin tersiyle itip, kaynağa yönelmek yolunu seçtiler. Kur’an-ı Kerim’e… Gayet makul gibi görünen bir tercihti. Madem bilgiye boğulduk, madem bilgide yoruluyoruz, öyleyse Allah’ın beyanı nedir, onu öğrenelim. Masum ve doğru gibi görünen bir yol. Gerçekten bilgi birikimindeki ihtişam ve bilgi çeşitliliğindeki baş döndürücü bolluk, akılları dumura uğrattı. Tarihteki ihtilaflara ve münakaşalara birazcık bakan insanlar işin içinden çıkamaz oldular. Sayısız fikir ve tartışmaya karşılık, tek olan Kur’an-ı Kerim… Bu tercihin yanlışlığını kim ileri sürebilir? Ama meselenin sırrı, bilmek (öğrenmek) ile anlamak arasındaki farkta gizli. Anlayanlar, bilginin çokluğu ve çeşitliliği karşısında hiç paniklemediler ki. Anlamayanlar ise Kur’an-ı Kerim’e yöneldiklerinde yine yollarını şaşırdılar. Üç tane meal alıp bakın, Allah muhafaza, farklı Kur’an-ı Kerim var zannedersiniz. Anlamayanlar bilginin çokluğundan tek olan kaynağa kaçtılar ama kaynağı çoğalttılar. Tek olan Kur’an-ı Kerim’i, tahrif edemediler tabii ki ama mealini çoğalttılar. Kaynağa dönenler, mealine dönünce, her önüne gelen bir meal yazdı ve tek olan kaynak çoğaldı. İslami ilimlerdeki çokluğun, bu çokluğa göre başımızın üstünde yeri var. İslam tarihindeki mezheplerden ve mezhep sayısından şikayet edenler Müslüman sayısınca yol icat ettiler. Hala meselenin “idraki idrak” etmek olduğu fark edilmedi. İslam’a muhatap olmak, onu idrak etmektir. İdrak etmeyenin ne okuduğu önemli değil ki. Bir mezhep imamını da anlamıyor, bir alimi de… Kur’an-ı Kerim’i zaten anlamaz.
Anlamamak büyük illet… Bilmek ile anlamak arasındaki farkı görememek, şifasız bir illet. Anlamayınca, ümmetin on dört asırlık birimini elinin tersiyle itmek ne kadar kolay. On dört asır önce yola çıkan İslam irfanı, ana kaynaklardan beslene beslene, derinleşe derinleşe, birkaç asır öncesinde musiki ile ruh hastalıklarını tedavi edecek seviyeye gelmiş. O seviyeye yaklaşık on iki asırda ancak gelmiş. Kur’an-ı Kerim bu kadar şeyi yazar mı a benim canım. Yazsaydı kaç milyon ciltlik bir kitap olması gerekirdi. Allah, sonsuz kudretiyle, az kelam ile çok mana beyan buyurmuştur. Bunu da mı anlamadın? Doğru, Kur’an-ı Kerim’i anlasan, başka söze ne hacet… Fakat ümmetin geçmiş tüm dehaları on dört asırda bu kadar anlamış. Anlamıyor musun ki, binlerce dehanın asırlar boyunca anladıklarının birikim var orada. Yalnız başına (zekan ne seviyedeyse artık) binlerce dehanın asırlar boyunca anladıklarına denk bir anlayış hacmine mi ulaşmayı hayal etmektesin. Nasıl bir iddia bu? İnsanlık tarihi bu çapta bir zihin ve akıl savrulması kaydetmiş midir acaba?
Bu konuda çok yazı yazdık ama iki tanesi doğrudan konunun birer boyutunu izah içindi. “Anladığı bildiğinden çok olanlar”, “Çok bilen az anlayanlar”. Bu yazılar da yayında.
Netice olarak mesele şu; bilenler ve anlayanlar var. Anlayanlar, yolunu kaybetmiyor, anlamayanların ise ilacı yok. Kur’an-ı Kerim’i okuyor yine yolunu şaşırıyor. Allah’ın beyanını tahrif etmesi de ümmete miras kalıyor, enkaz olarak.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

BİLMEK VE İDRAK ETMEK” üzerine bir düşünce

  1. Bilginin çokluğu, ilimlerin çeşitliliği, birikimin tamamının tahsil imkansızlığı ilginç zihni savrulmaları tetikledi. İnsanlar bilgi kaosunun içinde yollarını arıyorlar. Ne yapacaklarını bilmez, hangi yöne gideceklerini kestiremez haldeler.
    Aslında vakıaya bakarken,ilişki kurarken eşyadaki özelliği baz alırsak bütün problemler çözülür.
    https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=721727378278666&id=100013242319421

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir