Büyük Doğu Fikir Ocakları Genel Başkanı Mehmet Kaya ile Necip Fazıl ve Büyük Doğu Başlıklı Mülakat

Büyük Doğu Fikir Ocakları Genel Başkanı Mehmet Kaya ile

Necip Fazıl ve Büyük Doğu Başlıklı Mülakat

Necip Fazıl, kaynağını İslam’dan aldığı İman, Fikir ve Aksiyon davasını mecrasına akıtan, içe dönük fert muhasebesi ve dışa dönük cemiyet mücadelesinin remz şahsiyetidir.

 METİN ACIPAYAM: Necip Fazıl ismini zihni ve kalbi dünyanızda nereye oturtmaktasınız?

MEHMET KAYA: Zihni ve kalbi derken her ikisini de birbirinden ayırmadan ya da birbiri ile irtibatlı şekilde cevap vermek daha doğru olur. Zira Üstad maddeye mana gözü ile bakmayı bizlere öğreten, eşya ve hadiseyi zapturapt altına alırken mana âlemine mahkûm eden bir dünya görüşünün sahibi. Ruh ve mana adamı Necip Fazıl. Bu minvalde iyi, güzel ve doğruyu topyekûn Allah ve resulü davasında toplayan bir manzumeyi örgüleştiren, anlayışı yenileme davasının son mimarı olarak takdim edilebilir. Eşya ve hadiseler karşısında İslam’ın hakikatine nispetle nasıl bir tavır alacağımızı gösteren adamdır Necip Fazıl.

Özellikle Cumhuriyetin kurulmasından itibaren mecrasını kaybetmiş olan İslami camia içerisinde; toprağın ruhundan ve maziden bir kopuş, “GERİCİ” yaftasına mahkûm bir duruş söz konusu iken İslam’ın izzetini temsil liyakati ile meydan yerine çıkacak bir tefekkür adamı ihtiyacı, adeta anın vacibi halinde kendisini dayatıyordu. Bu an öyle bir an ki -“Teşbihte hata olmaz”- Hz. Peygamberin “Allah’ım iki Ömer’den birine iman nasip et.” duasına denk bir an. Benzer şekilde kuruyan fikir mecrasına yeniden can verecek birine (ki bu kişiler olarak ya Necip Fazıl ya da Nazım Hikmet olarak sayılabilir) Anadolu’nun can havli ile ihtiyacı vardı. Ve takdiri ilahi Necip Fazıl’a nasip olan bu mecra, ehli elinde yeniden vücut bulmuş ve Anadolu madde ve mana âleminde kökleri ile yeniden irtibatı kurmuştur.

Kısaca Necip Fazıl, kaynağını İslam’dan aldığı İman, Fikir ve Aksiyon davasını mecrasına akıtan, içe dönük fert muhasebesi ve dışa dönük cemiyet mücadelesinin remz şahsiyetidir.

 

Büyük Doğu’da Ehl-i Sünnet anlayışı dosdoğru kurtuluş yolu olarak ifade ediliyor.

 

METİN ACIPAYAM: Üstad Necip Fazıl’ın Ehl-i Sünnet anlayışının hassasiyet çizgilerini izah eder misiniz?

           

MEHMET KAYA: Sizinde malumunuz olduğu üzere Büyük Doğu’da Ehl-i Sünnet anlayışı dosdoğru kurtuluş yolu olarak ifade ediliyor. Üstad “Dosdoğru” tabirini hadisten nakille sağa veya sola sapmayan düz çizgi için kullanıyor. Düz ve dosdoğru çizgiyi çerçevelemek ve sizin sorunuz itibari ile hassasiyet çizgilerini belirtmek gerekirse Üstad Necip Fazıl, Ehl-i Sünnet anlayışını İslam’ın hakikatlerinden zerre taviz vermeksizin Pazarlıksız Allah ve Resulü davası olarak Büyük Doğu’nun temeline yerleştiriyor.

 

Üstad bildiğiniz gibi muhasebe adamı. Aslına sahtesi musallat hakikati gereği tüm sahtelikleri ayıklama ve aslını günyüzünde tutma davasının mimarı.

 

Herkesin bildiği şu mısralar malum:

“Bize kalan aziz borç asırlık zamanlardan;

Tarihi temizlemek sahte kahramanlardan…”

 

Üstad tarihi sahte kahramanlardan temizlerken, bir yandan da İslam davasına musallat sahtelikleri de temizlemeyi kendisine aziz bir vazife bilmiştir. “Doğru Yolun Sapık Kolları” eseri malum. Bu eser Ehl-i Sünnet davasının mukavemet eseri olarak bir şaheserdir.

 

Üstad İdeolocya Örgüsü adlı eserinde Büyük Doğu’yu takdim ederken şu ifadeleri kullanıyor : “Büyük Doğu, İslâmiyetin emir subaylığı… Büyük Doğu, İslâm içinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı… Sadece “Sünnet ve Cemaat Ehli” tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyete yol açma geçidi; ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti Yirmibirinci Asrın eşiğinde eşya ve hadiselere tatbik etme işi… Galiba işlerin de en değerli ve pahalısı…

 

 

Necip Fazıl’da cemiyeti en ince planına kadar işlemeyi bir sanatçı edası ile gerçekleştirmeye memur Büyük Doğu dünya görüşünü Anadolu’ya takdim ederek kuruyan mecrayı yeniden diriltmenin yolunu açmıştır.

 

METİN ACIPAYAM: Necip Fazıl 20. Yüzyılda İslam tefekkür mecrasını açan adamdır. Bu konuda siz ne söylersiniz?

 

MEHMET KAYA: Yanlış hatırlamıyorsam “İslam tefekkür mecrasını açan adam” tabir ya da tespiti Sayın Haki Demir’e ait. Haki bey, tefekkür ihtiyacını ortaya koyması ve buna nispetle gereğini yapması bakımından Üstad için bu tabiri kullanıyor.

Bu ihtiyaç tabi ki çeşitli zamanlarda mütefekkirlerimiz tarafından tespit edilmiş, hatta bir medeniyete devşirilecek düzeye kadar da ulaşmıştır. Lakin başta kullandığınız 20. asır sınırlandırması önemli. Kuruyan ve mecrasını terkeden doğu medeniyeti “Tefekkür”ü batıya kaptırmış ve gitgide taklitçi, inkarcı, köklerinden uzak bir hal almışken vaziyeti sorgulayacak bir mütefekkir son 500 yılda maalesef Üstad’a kadar çıkmamıştır.

Üstad “İslam yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerek.” diyerek 20. asırda eşya ve hadiseyi İslam’ın ruh ve hakikatine mahkum etme davasının yolunu açmıştır.

“İdeolocya Örgüsü” eserinde Doğu, Batı ve Türk alemi için topyekün bir Tarih Muhasebesi yaparken, “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu” eserinde batı düşünce çizgisi ve doğu tasavvufu en ince ayrıntılarına kadar muhasebe edilmiştir.

Üstad için neden  müteahhit veya usta değilde “Mimar” dediğimiz böylece daha iyi anlaşılıyordur. Eşyayı en ince ayrıntılarına kadar biçimlendirdiği, belirli bir nizam içerisinde yerli yerine oturtma davasını güttüğü için MİMAR diyoruz.

Novalis diyor ki; “Bizim bir yükümlülüğümüz var, dünyayı biçimlendirmek için görevlendirildik”. Dünya görüşü ve eşya ve hadiseyi yerli yerine oturtma davasını güzel izah eden bir söz. Necip Fazıl’da cemiyeti en ince planına kadar işlemeyi bir sanatçı edası ile gerçekleştirmeye memur Büyük Doğu dünya görüşünü Anadolu’ya takdim ederek kuruyan mecrayı yeniden diriltmenin yolunu açmıştır.

 

 

Üstad bahsettiğim gibi alışılmışın dışında bir fikir adamı olduğu gibi yine alışılmışın dışında da bir mutasavvıfftır. Duruşu, mizacı, içerisinde bulunduğu sosyal çevre, mücadele sahası vs.. onun bu yönünü gölgelemiştir.

 

METİN ACIPAYAM: 20. Yüzyılın en önemli hadiselerinden birisi,  Abdulhakim Arvasi Hazretlerinin Necip Fazıl misali bir insanı dizginlemesidir şüphesiz. Tasavvuf karşısında eriyen Necip Fazıl’ın, aksiyon tavrı hep mutasavvıf yönünü perdelemiştir bir bakıma. Bu noktada siz ne söylersiniz?

MEHMET KAYA: Üstad’ın meydan yerine çıkışı ve mücadele dönemi Mukaddesatçı kesim için her türlü menfiliği üzerinde barındıran bir dönem. Her sahada kuşatılmış, fikir ve aksiyonda körelmiş, fert ve cemiyeti madde ve manada kurumuş bir halde iken bir çok sahada mücadele veren Üstad, bildiğiniz gibi İsyan Bayrağını “Allah’a İtaat Etmeyene, İtaat Edilmez” kapakları ile Büyük Doğu Dergisi mecrasında çekmiştir.

Daha çok rejimle kavga ve hesaplaşma aleti olarak Aksiyon Cephesi gibi görülen “Büyük Doğu” Üstad’ın hem fikir hem de aksiyon mevsizidir aslında. Her iki vazifeyi üstlenmek gibi bir yükü omuzlayan Üstad geleneksel yazarlığın, fikir adamlığının ötesinde fikirlerini kitap sayfalarına mahkum etmeyip konferanslarda, mitinglerde, derneklerde, partilerde müşahhas bir zemine oturtma davası güttüğü için sürekli hayatın ve kavganın içerisinde kalmıştır.

Mahkemeler, polemikler, mazisi, fikirleri, siyasi mücadelesi onun cemiyetin nazarında bir Aksiyon adamı olarak görülmesine sebep olmuştur.

Üstad üstte bahsettiğim gibi alışılmışın dışında bir fikir adamı olduğu gibi yine alışılmışın dışında da bir mutasavvıfftır. Duruşu, mizacı, içerisinde bulunduğu sosyal çevre, mücadele sahası vs.. onun bu yönünü gölgelemiştir.

Üstad bir çok sahada mücadele vermiş bir şahsiyet dedik. Çok sayıda mevziyi müdafaa etmek mecburiyetinde kalan Üstad’ı maalesef birçok kesim topyekün ele alma ve değerlendirmekten uzak kaldı. Bundan ötürü bazı kesimler şairliğini, bazısı Aksiyon adamlığını, bazıları fikir adamlığını ve bazıları da polemik yanını önplanda tuttu. Tabi önplanda tutulan tarafın yanında diğer taraflarda bir şekilde sizin deyiminizle perdelendi.

 

Üstad’ın “Yeni” derken aslında “Eskimeyen Yeni”yi kastettiğini biliyorsunuz. “Eskimeyen Yeni” İslam ruh ve hakikati. Yeniden köklerine bağlı bir medeniyet inşası. Bu medeniyeti de kendi ruh kökümüzde arama ve bulma davası.

 

METİN ACIPAYAM: 1943 Büyükdoğu dergileriyle beraber “yeni bir anlayış” “yeni bir sistem” fikri getiren Necip Fazıl’ı hep “yeni” mefhumu şekillendirmekte. Fakat O’nun yeni’si reformist yeni’lerden değil, şeriatten tek zerre bile feda etmeden oluşturulan yeni’dir. Gerek Batı’nın, gerekse Doğu’nun içtimai, iptidai, ve siyasi hadiselerine baktığımız vakit, fikir hareketi zaruretinin ne kadar muhim olduğunu gözlemekteyiz. Batı’nın çöküşü aşikar. Bize düşen enkaz altında kalmak mıdır? Yoksa Büyükdoğu fikriyatı endeksli yeniden doğmak mı?

MEHMET KAYA: İsterseniz cevaba, neden Doğu vurgusu yaptığımızı, neden BÜYÜK DOĞU dediğimizi vurgulamak için Üstad’dan bir metinle başlayalım.

“Herşey Doğudan geldi; herşey herşey, yani ruhumuz… Doğu, insanın yağmur suyu kadar saf ve aydınlık olduğu çağlarda, yürekleri ve kafaları dört köşe madde hendesesi körletmezden evvel, ruhumuzun ilk ve büyük marifetlerine sahne olan vatan… Asıl vatandan yere düşünce onu bulduk.”

Bu ifadeler hem neden Doğu vurgusu yaptığımızın hem de kurtuluş reçetemizin ne olduğuna cevaptır.

Üstad’ın “Yeni” derken aslında “Eskimeyen Yeni”yi kastettiğini biliyorsunuz. “Eskimeyen Yeni” İslam ruh ve hakikati. Yeniden köklerine bağlı bir medeniyet inşası. Bu medeniyeti de kendi ruh kökümüzde arama ve bulma davası.

Kültür, bir millet ya da topluluğun örf, gelenek, görenek, duygu, inanç bütünüdür. Yani kısaca bir topluluğun hadiselere karşı tavır alma ve topyekûn varlığı kavrayış usulüdür. Ve bu usul, topluluğun veya milletin kendisine hastır. Çünkü kültür, ruh ve şahsiyette saklı bilgi hassasıdır. Yani başka bir millet veya topluluktan bağımsızdır. Bundan dolayı bir milletin başka bir millete karşı kültür manasında üstünlüğü gibi bir kıyas söz konusu olamaz.

Kültürler birbirinden etkilenebilir veya birbirine aktarılabilir lakin bu eklemler mevcut kültürün özüne aykırı olamaz.

Özellikle Osmanlı Devleti’nin son iki asrında başlayan devlet idaresinin zayıflaması neticesinde Osmanlı aydınlarıda inançlarını yitirmiş, mukaddesatı kurtarmak yerine kaçış, ruh ve şahsiyetlerini terk ederek “Ruh İstiklali” yerine “Beyin Göçü” yolunu seçmişlerdir. Ve bu yol göze hoş gelen lakin ruhu çürüten Batı’ya çıkmıştır. Batının ihtişamlı yaşam tarzına hayran kalan aydınlarımız bununla yetinmemiş bir süre sonra Batıcı düşünceye de hayranlık beslemişler, vasıta bilecekleri Batının teknik ve ilmi yanına mahkûm olmuşlardır. Hayran kaldıkları batıcı kafaya bürünüp Osmanlı Devleti’ne dönünce de hadiseleri, cemiyeti, Osmanlı’yı artık bu düşünce dünyasına göre yorumlamaya ve kavramaya kalkmışlar ve son tahlilde Osmanlı’nın yıkılışına kadar giden bir sürecin mimarları olmuşlardır.

Velhasıl Osmanlı Devletinde kalanlar batıyı “İnkâr” edip Osmanlı Devletinden gidenler de Batı’ya “Hayran” kalırken bu iki yobaz sınıfın arasında kalan Osmanlı Devleti bir türlü mecrasını bulamamış, madde ve mana dirilişini gerçekleştiremeyerek yıkılıp gitmiştir.

Cumhuriyete giden sürecin mimarı olan batıcı aydın tipi, cumhuriyet döneminin de mimarıdır. Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne kadar iktidarı elinde bulunduranların programları kontrol edildiğinde karşımıza anahtar kelimeler olarak batılılaşma, çağdaşlaşma, mu’asır medeniyet, Avrupa Birliği gibi kelimeler çıkıyor.

Milletimizin ruh kökü, yaşam biçimi, mukaddesatı düşünülmeksizin sözde mu’asır olduğu iddia edilen bir zihniyetin kafası ile düşünmemiz, hayatımızı şekillendirmemiz, ülkemizi yönetmemiz dayatılıyor.

Batıcı aydın tipinin Anadolu’ya soktuğu müspet tek akım göremezsiniz. Aksine ruhumuza ve mukaddesatımıza kasteden Kızıl ve Kara Emperyalizmin Anadolu’ya iştirakinin sahibidir batıcı aydın.

Oysa aydın milli olmak mecburiyetindedir.

Aydın; fert ve cemiyete yol gösteren, ruh ve fikir istiklalinin yolunu açan kişidir. Siyaset çökse de, cemiyet çürüsede sahip olduğu kültürün, ruh ve şahsiyetinin özünde varolan cesaret, fedakârlık, mücadele, aşk, vecd, heyecan duygularını yaşatırken cemiyeti de diri tutandır.

Aydın her asrın mu’asırı olanın batılılaşma değil, kendi milli öz benliğimizde mevcut ruh ve şahsiyet damarı olduğunu bilmeli ve bildirmelidir.

Bir slogan olarak zikredilen “Ey Türk! Titre ve Kendine Dön” kelamı, ruh ve şahsiyet istiklali için haykırdığımız bir isyan kelamıdır.

Batıcı emperyalizmin ruh ve mana kökümüze galebe çalmaya kalkışmasına karşı “Biz Buyuz” diyerek özümüze dönüş ve diriliş hamlemizi gerçekleştirmemiz gerek.

Maalesef bugün de kendisine aydın diyen batıcı kafaların ellerinde medya silahı ile insanımızın ruhuna ve aklına nasıl kastettiğine defalarca şahit olabiliyoruz. Toplumun tüm değerlerinden uzak, ufak vaatlerle kendi milletine kıymak için batıya kafasını kiralamış bu zihniyetin işgal ettiği gazete köşeleri ve televizyon programları ile siyasi, iktisadi ve içtimai hayatı nasıl yönlendirmeye çalıştıklarını da okuyor ve görüyoruz.

Anadolu milleti kendisini uçuruma götürmüş, devletini yıktırmış, korkak, pısırık ve kiralık aydın tiplerini artık tanımalı. Bunları tanıdığı gibi kendisine yeniden medeniyet inşa ettirecek, öze dönüşü gerçekleştirecek, ideale ulaştıracak aydın tipinide tanımalı. Sahtesini ayıklarken gözünü gerçek aydından da ayırmamalı.

Ve yine milletimiz unutmamalı: Muasır olan ruh ve şahsiyetimizde saklı özümüzdür. Ve her asır bize düşen; tüm zorlu şartlara ve imkânsızlıklara rağmen bu özü günyüzüne çıkarmak ve diriltmektir.

Muhtaç olduğumuz kudret, ruh ve mana kökümüzde mevcuttur.

 

Necip Fazıl Milletimizin ruh damarını yakalamıştır

 

METİN ACIPAYAM: Mevcut iktidarın ekabir kadrosu, her fırsatta Büyük Doğu Mimarı Necip Fazıl’ın ismini zikretmekte. 76 Milyonla Büyük Doğu’yu kuracağız diyen şahıs Çankaya’ya çıktı. Sizce bu söylem ve tavırlar, birer hayal ürünü mü? Yoksa gerçeği yansıtan bir ön aşama mıdır?

MEHMET KAYA: Yaşar Nabi Üstad için diyor ki “Bir Mısra’ı Bir Millete Şeref Vermeye Yeter.”. Üstad eserlerinde milletimizin ruh damarını yakalamış, olması gereken yeri ve ideali göstermiştir.

Tabi ki elimizde samimiyet ölçer bir cihaz bulunmamakta. Yani bahsettiğiniz kişiler sözlerinde samimidir veya değildir gibi ucuz bir cevap vermek istemem. Ancak şunu iyi biliyoruz ki Anadolu’da; Anadolucu, milli yegane hareket ve fikir Büyük Doğu’dur. Büyük Doğu herkesin ve her kesimin sığınağı, her türlü içtimai buhrandan çıkışın, yeniden büyük Anadolu medeniyetinin giriş kapısıdır.

Necip Fazıl Milletimizin ruh damarını yakalamıştır derken kastım şu: Özellikle Osmanlı sonrası cumhuriyet devresinde Milletimizi ruhundan koparılışı neticesinde Anadolu’ya bağlayan ideal veya motivasyon malzemesi kalmamıştır. Bu idealsizlik içinde kıvranma neticesinde ya kaçış ya kopuşlar görülmüş komunizma, liberalizma, demokrasya gibi batıcı anlayışlar Anadolu’yu mesken edinmiştir.

Anadolu’nun ruh köküne aykırı olan bu anlayışlar belli bir süre sonra halktaki etkisini yitirince yeni bir dil ihtiyacı hasıl olmuştur.

Ben söylemlerin kısmen bu ihtiyaçtan kaynaklandığını zannediyorum. Bunuda kesinlikle müsbet bir fayda olarak gördüğümü belirtmek isterim. Zira Büyük Doğu için kullandığımız “Şartların dayattığı ihtiyaca cevap. Anın Vacibi” tabiri aslında karşılığını bulmuş oluyor. Zira bugün ruh ve dil ihtiyacından dolayı kendini dayatan Büyük Doğu yarın bir anlayış olarak ve sonrasında bir devlet ve medeniyet olarak kendisini dayatacaktır.

 

Gelelim Büyük Doğu’ya… Büyük Doğu 20. Asır tuzağına kapılmadan fikrini adım adım ören fikirler manzumesinden ibarettir.

 

METİN ACIPAYAM: Büyük Doğu ideolocyasına nisbetle “deha istihdamı” yapan medreseler açılabilir mi? “medeniyet akademisi” kurulabilir mi?

 

MEHMET KAYA: Fikir teknesi külliyatının vuzuha kavuşturduğu, Büyük Doğu’dan mülhem hareketlerin (DİRİLİŞ VE İBDA) de arada işaretlediği “Medeniyet akademisi” ve “deha istihdamı” fikri, ümmetin baş meselelerinden birisidir. İslam aleminin ve tabii dünyanın çeşitli yerlerindeki cins zekalar ve deha mizaclı insanlar için acilen deha istihdamı yapacak merkezler kurulmalı. Ülkemizin yıllarca farkına varamadığı “beyin göçü” sayesinde  ne dehalarımızı başka ülkelere gönderdik Metin bey. İnsana gülmezler mi?  Yetiştireceksiniz, okutucaksınız, sonra başka ülke gelecek bu zeki insanınızı kendi ülkesine götürüp, kendi işinde kullanacak. Prof. Dr. Muammer Kaya’nın “Beyin Göçü/Erezyonu” yazısından öğreniyoruz ki, maalesef ülkemizdeki beyin göçü %59 civarındadır. Deha istihdamı ve medeniyet akademisi meselesi, birbiriyle aynı güzergahta değerlendirilmesi gereken, birbirinden kesinlikle tefrik edilmemesi lazım gelen muhim meselelerimizdendir. Ülke olarak tetkik merkezleri açabilirsek, ve bu merkezdeki ilim adamlarını günlük siyasi polemiklerden ve münakaşalardan uzak tutarak üretmelerini sağlayabilirsek, medeniyet akademisinin alt yapısı kurulabilir. Bu merkez sayesindedir ki, zeka israfı önlenecek, ve zeki insanlarımızı yahut dehalarımızı istihdam yoluda açılacaktır.

Fikir teknesi külliyatının teorik olarak üzerinde çalışıp yoğunlaştığı bu iki mesele, islam maarif anlayışı çerçevesinde ilimlerin tasnifi yapılmak suretiyle deruhte edilebilir. İslam medeniyet akademisinin yahut külliyesinin müessese olarak kurulması zaruridir. Hangi sebebler dahilinde bu mesele zarurettir? El cevab: Zira üniversitelerimiz hala batının bilim anlayışını ve bilim tasnifini kullanıyor. Bu kullanış o kadar sirayet etmiş vaziyetteki, ilahiyat profları akla uymayan mucizeleri bile reddediyor. Batı varlık telakkisinin altyapısını materyalist ve pozitivist anlayış şekillendirmiştir. “İnsan konuşan hayvandır” sözüyle mülhem olan insanı hayvanla cem eden bu anlayışın mümessillerine göre, varlık, hayat ve insan telakkileri tesadüfi olan şeylerdir. İnsanı hayvandan, varlığı ve hayatı ise maddeci nazariyeden tefrik edemeyecek kadar sığ ve idraksiz Batı adamına mahkumiyetten başka ne yakışır?

Bilgi ve ilim zapt altına alınamazsa, muhatabına faydadan ziyade zarar, şifaden ziyade ise zehir olarak döner. Yaklaşık bir asırdır bilgi üretemeyince, halihazırdaki bilgiye itimat edecek ucuzculukla hayatımızı inşâ etme derdindeyiz. Medeniyet akademisinin ilk etapta yapması gereken iş, bilgiyi disipline etmektir. Disipline edilmeyen her bilgi savrulmanın bir cüzüdür. Oysa bilgi ve ilim, tabiatı icabı müsbettir. Müsbet olan şeyin savrulmaya kapı aralaması ne ile izah edilebilir?

Devlet olarak yapacakları ilk iş, fertleri tanımaktır. Cemiyeti var eden her fert, şahıs şahıs tanınmadan deha istihdam merkezi sıhhatli şekilde kurulamaz.  Fertler tanındıktan sonra zeka haletlerini medeniyet akademisine irca edilmelidir. Sonra bu akademi harıl harıl çalışacak ve bilgi üretecek, sonra bu bilgi disipline edilerek terkib kıvamına yükseltilecek. Yani tetkikat, tatbikat ve terkip usûlleri ölçü kabul edilecek. Bilginin nazım planı olan ilimlerin tasnifi yapılmadan nasıl İslam bilgi telakkisini oluşturacağız? Acilen bu iş için kollar sıvanmalı, mesele üzerine yoğunlaşılmalıdır. Bu yoğunlaşma, medeniyet akademisi üzerinden gerçekleşeceği aşikar.

Şüphesiz ilmin iki ciheti vardır. Birincisi idrak, diğeri inşâdır. İdrak olmadan inşâ olmaz. İnşâ olmadan tatbikat gerçekleşmez. Batının bilgi anlayışında sadece idrak cehdi vardır. Akla sınırsız menzil biçen, tabiri caize aklı putlaştıran bu anlayış, akıl fetişizmini tatmin kastıyla idrak cehdine tabii olarak girecektir. İlmi bir bütün olarak ele alan, bu iki cihet, ilmin muhtabını “parça fikir” serkeşliğinden kurtaran hususiyete sahiptir. Her mesele, “bütün fikir” çapında anlaşılmaya çalışılmalıdır. Şimdi bu söylediklerimi fikri ve içtimai manada mayalandıran Medeniyet akademisidir. Ve Medeniyet akademisinin kadrosunu teşkil edecek dehalar. O halde hiyerarşi, ne birbine bağlı, nede birbirinden bağımsızdır. Deha istihdamı yapacaksınız ki, medeniyet akademisinin kadroları oluşsun.

Gelelim Büyük Doğu’ya… Büyük Doğu 20. Asır tuzağına kapılmadan fikrini adım adım ören fikirler manzumesinden ibarettir. 20. Asır tuzağı nedir? Kadim İslam müktesebatımızdan bağımız kopartıldıktan sonra, külliyat çapında eser veren müelliflerin ölçüyü ve merkezi kendileri üzerinden belirtmeleridir. Yani İmam-ı Rabbanilerin, Gazali’nin ölçü olmadığı yerde 20. Asırda eser veren müellif mi ölçü olacaktır? Bu suale evet cevabını veren, 20. Asır tuzağına yakalanmış demektir. Necip Fazıl bu gerçeği görmüş, kendini ve külliyatını tasavvuf mecrasında eriterek kemalata ulaşmıştır. Bu kemalat, aynı zamanda had ve hudud bilme haleti ile izah edilebilir. Necip Fazıl’ın farkı çeşitli vesilelerle belirtildiği üzere, “yeni anlayış” üzerinde durmasıdır. Yani üstadın tassavvurunda Medeniyet akademisi, deha istihdamı gibi çeşitli müessese modelleri olduğu aşikar. Lakin zamanın şartları imkanlar gereği bu meseleleri kitabi olarak yazamamıştır. Şeriatten zerrece feda etmeksizin “yeni” yi örgüleştiren, vasıta ve tatbik sistemi fikrini zihinlerimize yerleştiren Necip Fazıl’dır.

METİN ACIPAYAM: Teşekkür ederiz.

MEHMET KAYA:  Rica ederim.

 

 

 

 

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir