BÜYÜK DOĞU NEDİR?

BÜYÜK DOĞU NEDİR?
Büyük Doğu’daki fikri derinlik, büyük akıl hacmi gerektirir. Sistem örgüsü, keskin idrak gerektirir. Mütemadi tekâmül boyutu, şuuru şart kılar. Tüm varlığı kendine konu edinmesi, ciddi bir müktesebat ister. Kâinat çapında sistem kurma çabası, müthiş bir sistem anlayışını ilzam eder. Kısa cümleler halinde ifade etmeye çalıştığımız bu meseleler, tahlil ve tafsil edildiğinde ne kadar büyük bir bahisle muhatap olduğumuzu gösterir.
Bahsini ettiğimiz meseleler, yüzlerce ilim dalı ile tetkik edilmekte, milyonlarca kitap ile telif edilmektedir. On dört asırlık İslam ilim mecrası müspet istikamet ve güzergâhı, kadim insanlık müktesebatı ise menfi istikamet ve güzergâhları tecrübe etmiştir. İdrak faaliyetinin zıt unsurlar arasındaki münasebete olan ihtiyacı hatırlanırsa, her iki güzergâhın tetkik edilmesi, İslam’ın hakkıyla idrak edilmesine imkân hazırlar. Bu ise muhtemelen milyonlarca “ciddi eserin” tetkikini gerektirir.
Çabamız konuyu altından kalkılmaz, içinden çıkılmaz hale getirmek değil. Önce konunun çapını ve kıymetini tespit sonra ona muhatap olabilmenin usulünü tayindir. Bu hacimdeki telif ve tecrübeye nüfuz etmek için ihtiyaç duyulan “anlayış” Büyük Doğu tarafından inşa edilmiştir.
“İnşa edilmiş midir yoksa inşa teşebbüsünde mi bulunulmuştur?” sorusunu mahfuz tutup (başka bir yazıya tehir edip) konumuza devam edelim. Bu anlayış inşa edilmişse (veya inşa faaliyeti başlatılmışsa) “İslam’ın nasıl anlaşılacağı” bahsi çerçevelenmiş demektir.
Malum olduğu üzere, İslami ilimlerde önce usul ilmi tahsil edilir. Mesela Tefsir ilminden önce Tefsir Usulü tahsil edilir. Usul ve usul ilimleri, batı felsefesinin “metodu” ile karıştırılmamalıdır. Usul, metodu ihtiva eder ama ondan çok fazladır. Kelime, “esas” kelimesinin cemidir. Usul ilmi, hem ilgili ilmin esaslarını ihtiva eder hem de metodunu… Dolayısıyla o ilmin nasıl tahsil edileceğini (tahsil metodunu) ve nasıl anlaşılacağını gösterir. Bu manada İslami ilimlerin tamamının aynı zamanda usul ilmi de vardır.
Büyük Doğu, topyekun İslam’ın usulüdür. İşte doğru fakat tehlikeli ifade bu… Büyük Doğu’nun ne olduğu ve ne olmadığı bahsi de tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Bu ifade anlaşılmadığında Büyük Doğu berhava olur.
Büyük Doğu İslam’ın topyekun usulü ise, tefsir usulü, hadis usulü, fıkıh usulü ve benzerleri ne olacak? Veya soruyu şöyle soralım. Büyük Doğu tüm bu usul ilimleri yerine ikame mi edilecek? Veya şöyle; Büyük Doğu, usul ilimlerinin tamamını muhtevi midir? Konunun tehlikeli olduğu nokta burası… Yukarıdaki sorulara evet cevabını vermek, hem Büyük Doğu’yu imha eder hem de İslam’ı… Ölçemeyeceğimiz hacimdeki İslam İrfanını imha etmenin belki zekice ama belli ki akılsızca yolu olur.
Büyük Doğu veya herhangi bir tefekkür havzası, İslam irfanını üreten usul ilimlerini kendine taşıyamaz. Bu çapta bir havza oluşturmak kabil değil. Muhal-farz Büyük Doğu’nun usul ilimlerini kendi bünyesine taşıma imkanı olsa, taşımalı mıdır? Hayır… Zira her şey kendi merkezinde durmalı ve kendi mecrasında akmalıdır. Merkezinden oynatılan ve mecrasından taşınan her şey sıhhatini kaybeder. Usul ilimleri, “İslam ilim mecrasının” malıdır ve orada kalmalıdır.
Büyük Doğu, tüm usul ilimlerini muhtevi olduğunu iddia ederse, usul ilimlerine ihtiyacı ortadan kaldırmış olur. İhtiva ve ihata etmesi muhal olduğuna göre, böyle bir iddia ya kendini imha eder veya İslam irfanını… Bu çapta bir tehlikeyi göze almak akıl almaz bir muhasebesizliktir.
Öyleyse “Büyük Doğu, topyekun İslam’ın usulüdür” ifadesi nasıl doğru olabiliyor? Bu ifadenin doğruluğu, kendi çerçevesindedir. Büyük Doğu’nun çerçevesi ise “İslam Tefekkür Mecrası”dır. Zaten Büyük Doğu, İslam Tefekkür Mecrasını açma şerefine nail olmuştur. Keza kendisini bu mecrada inşa etmiştir. Diğer iki mecra ile karışmamalı ve karıştırılmamalıdır.
İlim ve tasavvuf mecraları dışındaki üçüncü mecra olan tefekkür mecrası, Büyük Doğu tarafından açılmış ve kendisi o mecranın pınarı olmuştur. Büyük Doğu’ya ve “büyük dâhiye” bu şeref kafidir.
Büyük Doğu’yu, kendi mecrasından çıkarıp, ilim ve tasavvuf mecralarının da sahibi kılmaya çalışmak, sudan çıkarılan balığın çırpınışlarını mücadele zannetmeye yol açar. Veya dünyanın en büyük mimarının, sahasındaki büyüklüğünden mülhem, gıda mühendislerinin işini yapmasını talep etmeye benzer. Adam büyük olmasına büyük de, konu mimarlık değil…
Büyük Doğucuların içinden âlim de çıkabilir, veli de… Fakat âlim, ilim mecrasından, veli ise tasavvuf mecrasından çıkar. Büyük Doğu, velayet icazeti vermez, mütefekkir icazeti verir. Tefekkür mecrasında akmak, aynı zamanda ilim ve tasavvuf mecrasında akmaya mani değildir. Bu sebeple Büyük Doğuculardan veli çıkabilir ama Büyük Doğu velayet icazeti veremez. Zaten tefekkür mecrası, ilim ve tasavvuf mecralarının ortasındadır ve onlar tarafından kuşatılmıştır. Tefekkür mecrasının nihai maksadı da bu iki mecraya kanal açmak ve sevkiyat yapmaktır.
İslam’ın adalet tarifi, her şeyin kendi merkezinde (hak ettiği merkezde) bulunmasıdır. Bu, sadece adaletin tarifi değil, aynı zamanda İslam’ın da tarifidir. Büyük Doğu kendini, bu tarifin dışında izah edemez.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir