BÜYÜK MUTABAKAT BÜYÜK BARIŞ

BÜYÜK MUTABAKAT BÜYÜK BARIŞ
İçinde yaşadığımız devir (konjonktür) her şeyi yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor, hem Türkiye’de hem de dünyada… Eski şablonlarımız, ezberlerimiz, mantık formlarımız, akıl terkiplerimiz yeni durumu anlamaya kafi değil. Dünyada ve Türkiye’deki değişme ve gelişmeleri eski anlayışımızla değerlendirmeye çalışmak, hiçbir değişmenin ve gelişmenin olmadığını kabul etmektir. Dünyada ve Türkiye’de hiçbir değişme ve gelişme olmadığını düşünmek, aklı, aksesuar olarak taşımaktır. Ciddi değişme ve gelişme olduğunu kabul edip de, eski akıl terkibimizle düşünmeye ve değerlendirmeye devam etmek ise ahmaklık olsa gerek.
Dünyadaki ve Türkiye’deki değişme ve gelişmeleri herkes görüyor. Değişme ve gelişme o kadar açıktan ve o kadar şok edici şekilde meydana geliyor ki, akıl sağlığı yerinde olan birisinin görmemesi kabil değil. ABD ve AB’nin devasa iktisadi krizlerini bir müddet ciddiye almayan, bu çaptaki krizlerin bile onlar tarafından planlanan bir oyun olduğunu düşünenler çıkmadı değil. Akıl sağlığından bahsetmemizin sebebi bu, bu türden akıl sahiplerinin bir kısmı hala gelişmeleri doğru okumakta zorlanmaya devam ediyor. Çünkü bunlar, ABD ve AB gibi batılı güçleri “yeryüzü tanrısı” olarak kabul etmişlerdi ve onların asla yanlış yapacağına, gerileyeceğine, çökeceğine ihtimal vermeyen “iman” sahipleriydi. Bunların bir kısmı ABD düşmanı bir kısmı da dostuydu fakat her iki gurup da, ABD’nin dünyada her şeye hakim olduğuna, o izin vermeden yaprak bile kımıldamayacağına inanıyordu. Bu tür kavrayış formları büyük oranda geriledi, özellikle AB ülkelerinin kriz için sıraya girdiği bu günlerde, artık o kadar saçmalamak marjinalleşti.
Gelişme ve değişmenin dev çapta olduğu artık kabul görmüş durumda. Şimdi önümüzdeki problem, dünyanın yaşadığı büyük çaplı değişimin aslında “ne” olduğu, neticelerinin neler olacağı, hangi dengeleri yıktığı ve yeni dengelerin nasıl kurulacağı sorularıdır. Değişme ve gelişme üzerindeki kavrayış ittifakı, meydana gelen tesirlerin, meydana getireceği neticelerin, yıkacağı ve yeniden kuracağı dengelerin neler olacağı hususunda müttefik değil. Bu durum aslında normal çünkü dünya çapındaki statükolar ve dengeler çökerken, aynı zamanda kendilerini meydana getiren kavrayış formlarını ve akıl terkiplerini de çökertiyor. Eski dönem, o dönemi inşa eden kavrayış formları ve akıl terkipleriyle birlikte gidiyor, yeni dönem ise yeni kavrayış formu ve akıl terkipleriyle gelecek. Ne var ki yeni “akıl terkibi” oluşturmak, yeni dünya düzeni kurmaktan zor. Yeni dünya düzenini yeni akıl terkibi inşa edecek ama “aklı gözünde olanların” kavrayış ve akıl formunun oluşması için yeni dünya düzeninin kurulması gerekiyor. İşte bu tezat dünyayı kasıp kavuruyor, bir uçtan diğer uca savuruyor, sıhhatli düşünme istidadını imha ediyor. Tezadın içinden sıyrılabilmek, zamanın önünde giden, yüksek akıl terkibine sahip olan “öncü kadrolara” olan ihtiyacı artırıyor. Bu tezada yakalanmamanın, gelişmelerin önünde futbol topu haline gelmemenin, aksine tüm gelişmeleri panoramik olarak görebilmek ve değerlendirebilmek için kuşbakışı bakabilmenin yolu, yeni akıl terkibini en sıhhatli şekliyle ve en hızlı şekilde gerçekleştirebilmektir.
*
Dünyadaki gelişme ve değişmenin özü, batının topyekun ve hızlıca çöküş sürecine girmesidir. Batının kendi medeniyet bünyesinde mevcut olan “hastalıklar” çöküşün motor gücünü oluşturuyor. Fakat çöküşün ivmesini tayin eden doğudaki gelişme ve güçlenmedir. Batıyı dünyada hakim unsur haline getiren kültür, siyaset, iktisat ve askerlik alanlarındaki başarısı ve gücüydü. Batının yakın zamana kadar elinde tuttuğu iktisadi ve askeri inisiyatif hızlı şekilde doğuya kayıyor. Çünkü iktisadi ve askeri güç, kimin elindeyse onun öz malı haline geliyor. Buna mukabil, siyaset ve kültür, kimin elinde olmasıyla değil, kimin ürettiği ile ilgili bir mülkiyet ilişkisine sahip. Para ve silahta kültürel nötralizasyonun büyük oranda sağlanabilmesi, bunlara sahip olma imkanını veriyor. Doğu, iktisadi inisiyatifi eline geçirirken bu kaynakla askeri dengeleri zorlamaya başlıyor. Ne var ki siyaset ve kültürde “nötralizasyon” gerçekleştirilemediği için, doğu, ne kadar Batılılaşmış olsa da, dünyaya bir siyaset ve kültür ihraç edemiyor. Hala dünyada geçer akçe olan batı kültür ve siyaseti, batı tarafından apaçık ve dehşet boyutlarda istismar edildiği için kullanılamaz hale geldi fakat doğu, kendinin has malı olmadığı için, asıl sahibi olan batıya rağmen kullanma imkanını elde edemiyor. İktisat ve askerlik alanındaki güç, büyük oranda matematik denklemlerle elde edilebildiği için nakli mümkün olabiliyor ama kültürün nakli matematik değil metafizik denklemlere ihtiyaç duyduğu için gerçekleştirilemiyor. Batı kültüründen etkilenmek, batılılaşmak manasına gelmiyor, sadece “kendi” olmaktan uzaklaştırıyor. Netice olarak bunlara toplu halde bakınca, dünyada ilginç bir manzaranın oluştuğu görülüyor.
Dünyadaki manzara, bir taraftan iktisadi ve askeri alanlardaki güç kaymasına ve yeni denge simülasyonlarına sebep oluyor, diğer taraftan ise müthiş bir kültür ve siyaset boşluğu oluşuyor. Doğu, batının, kültürel ve siyasal değerleri istismar etmesinden şikayetçiyken, insanlığa, batının kültür ve siyasi değerlerinden başka bir şey sunma imkanına sahip olmadığını biliyor. Daha tuhaf olan durum ise, Suriye misalinde olduğu gibi, doğunun, batıya karşı diktatörleri desteklemek gibi bir siyasi mevzilenişe savrulmasıdır. Batıyı, demokrasi, insan hakları gibi değerlerini istismar etmekle itham ederken, kendisi açıktan diktatörü desteklemekten imtina etmiyor ve batıyı kendi eliyle “mazlum” ve “mağdur” insanların hamisi pozisyonuna itiyor. Dünyada iktisadi ve askeri güç coğrafya değiştiriyor ama siyasi ve kültürel değerler adres değiştirmiyor aksine yerkürede hızlı şekilde çözülüyor, çöküyor, yok oluyor.
*
Her nasılsa Türkiye’deki gelişme ve değişmelerde dünyaya paralel seyretti. Türkiye’deki batı kültürüne hayran düşünce sahipleri kudret ve iktidarlarını kaybettiler. Ne var ki Türkiye’deki iktidar değişimi, dünyadaki istikameti izlemek yerine, milletin tabiatına ve tarihine uygun olarak, İslam’a yöneldi. Dünyanın doğusu ile batısının ortasında olan İslam coğrafyası, on yıl önce Türkiye’den başlamak üzere, Türkiye’deki değişimin de lokomotif etkisiyle, dünyadaki değişimi kendi asıl ve asil mecrasına dökmeye başladı.
Türkiye’de eski düzen, yani batı kaynaklı güç ve rejim örgüsü çözülüyor, batı kültürüne teslim olmuş devşirmeler maharet, kudret ve imtiyazlarını kaybediyorlar. Statüko (Kemalist rejim), kudret ve iktidar sahibiyken devleti, milletin temel problemi haline getirmişti. Şimdi, kudret ve iktidarı kaybedince, devlet ve millete problem olmaya başladı. Kemalist kadro devlet olduğu dönemde tüm milleti düşman gördüğü için, tüm millet siyasi rejime düşman olmuştu, bu dönemde (cumhuriyet Türkiye’sinde) bir de Kürt meselesi zuhur etti. Kemalist rejimin, dipçikle, namluyla, süngüyle, işkenceyle, toplu katliamla ve daha hatırladığımız hatırlamadığımız tüm metotlarla devleti Kürtler için, Kürtleri de devlet için sorun haline getirmişti. Kemalist kadrolar kudret ve iktidarı kaybetti fakat Kürt meselesi ülkeye miras kaldı. Eski rejimin zorla oluşturduğu Kürt meselesini çözmek, yeni rejime kaldı.
İktisadi alanda güçlenen, hariciyede genişleyen, dünya siyasetinde kendine bir “alan” açmaya çalışan Türkiye, biri Kemalizm, diğeri de Kemalistlerin zorla ürettiği Kürt meselesi olan iki temel problem ile karşı karşıya.
Kürt meselesi, Kemalistlerin ürettiği iç mesele değil sadece. Kürtlere karşı uygulanan baskı, zulüm, katliam, bu milletin, tarihte, farklı kavim, farklı din, farklı mezhep, farklı anlayışları aynı çatı altında toplayabilen, yönetebilen, memnun edebilen devlet ve idare maharetini imha operasyonuydu. Cumhuriyet Türkiye’sini Türk unsuru üzerine kuran, bundan başka hiçbir unsura hayat hakkı tanımayan Kemalist anlayış, başkalarıyla beraber yaşamanın tüm altyapısını zaten imha etmişti. Bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalan Kürt unsurları da iteleyerek, öteleyerek, ötekileştirerek, elimizde kalan tek “farklı” unsurla da beraber yaşamanın içtimai, siyasi, fikri, dini altyapısını imha etmekle, bir daha, içine sıkıştığımız sınırların dışına çıkma imkanımızı ebediyen yok etme manevrasını gerçekleştirmişti. Dünyaya ve tüm insanlığa bir şeyler söyleyebilmek için “farklılıklarla” beraber yaşayabileceğimizi gösterme imkanı olan Kürtler, Kemalist kadrolar tarafından içtimai derinliklere kadar inen bir husumet kazanı haline getirildi. Azerbaycan, Irak, Suriye halklarına söyleyebilecek hiçbir siyasi ve kültürel değerimiz olmadığını, otuz yıldan beri namlu marifetiyle ilan etmedik mi?
*
Dünyadaki iktisadi ve askeri dengelerin yıkıldığı ve yeni dengelerin test edildiği bir dönemde, Türkiye, yakın gelecekte, iktisadi ve askeri güç dengesinin tarafı olma imkanına sahip değil. Fakat dünya, kültür ve siyaset boşluğunu çok derinden yaşıyor, bu boşluğu dolduracak bir aday da görünmüyor. Tek aday, tarihi, coğrafi konumu, irfan müktesebatı, devlet (Osmanlı) tecrübesiyle Türkiye’dir.
Türkiye, Kemalizm ve Kürt meselesini çözmelidir. Kemalistlerin asla iktidar sahibi olamayacakları bir siyasi rejim inşa edilmeli, Kürtlerle de tarihte olduğu gibi bir arada yaşayabileceğimiz bir siyasi ve içtimai altyapı kurulmalıdır. Kemalistler, sadece iktidardan mahrum olmamalı aynı zamanda siyasi iddialarını da kaybetmelidirler. Seksen yıllık tarihlerinde sadece katliam, işkence, baskı, zulüm var. Bunların söz sahibi olduğu bir ülkede, tek bir vilayetin bile huzurlu yaşama şansı yoktur.
Kürt meselesi, sadece iç mesele değil. Kürtlerle bir arada yaşama imkanını geliştirmiş bir Türkiye, Kürt nüfusun olduğu İran, Irak ve Suriye üzerinde, stratejik bir hinterlanda sahip olur. Fakat bu hoyratça kullanılacak ve o ülkelerde Kürt misyonları oluşturacak şekilde değil, aksine, Kürtlerle birlikte yaşamanın altyapısını kurmuş bir Türkiye modelini İslam coğrafyasına ve tüm dünyaya sunmak şeklinde olmalıdır. Farklı kavimlerin aynı kültür ikliminde yaşayabileceğini gösteren bir siyasi kavrayış ve tatbikat misali haline getirilmelidir.
Dünyaya insanlık değerlerini ihtiva eden bir beyanname yayınlamanın en kestirme ve en tesirli yolu, ülkede kurulacak “insani rejim”dir. Dünyanın birbirini çok hızlı (anlık) şekilde takip edebildiği bu devirde, dünyaya bir şey söylemenin yolu, kendi evinizin “arzu edilir”, “özlenir”, “imrenilir” halidir.
*
Kürt sivil teşekküllerinde birlikte yaşama iradesi var ve silahlı mücadelenin netice vermeyeceği kanaati yaygınlaşıyor ve derinleşiyor. Buna paralel olarak Kürt siyasi hareketi de iradi veya mecburi bir değişim geçirmeye başladı. Siyasi ve içtimai altyapı silahlı mücadeleye güçlü bir şekilde “hayır” demeye başladığında PKK’nın da bu gelişmeye karşı direnmesi mümkün olmaz. Umumi bir af çıkararak Kürt meselesinin çözülmesi için şartlar kemale ermeye başladı.
Kürt meselesine siyasi çözüm bulmanın önündeki en büyük engel, Kemalistlerdi. Zaten Kürt sorununu üreten de onlardı. Kemalistler aslında arkaik hale geldiler fakat ülkedeki “güç tortuları” temizlenmediği için risk teşkil etmeye devam ediyor. Ne var ki Kemalist güçlerin ciddi bir kısmını yargı derdest ettiği için, hamle ve manevra yapma imkanları sınırlandı. Umumi affa (şartlı salıverilme kaydıyla) Kemalistler de dahil edildiğinde, “ömür boyu hapis cezalarıyla” yargılananların buna itiraz etmeleri mümkün görünmüyor. Bu formülde geriye kalan sadece MHP yönetimi ve tabanı… Türkiye bu siyasi mecrayı da bir şekilde ikna etmelidir. Onların da zaten eskisi gibi Kürt meselesinin siyasi çözümüne karşı direnmedikleri kamuoyuna yansıyor.
Türkiye’nin birçok problemi, birbiriyle ilgili… Bunların tek tek çözülmesi mümkün değil. Tamamı bir projeksiyon içine alınabilirse ancak çözülebilir. Bunun için de “büyük mutabakat” gerekiyor. Hem Kemalistler için hem de Kürtler için büyük mutabakatın şartları hızla oluşuyor. Bunları birbirinden bağımsız şekilde çözmeye çalışmak, akamete uğrayacak ve boşuna zaman ve kaynak israfına sebep olacak basiretsizliktir.
Büyük mutabakatı oluşturacak çerçeve, yeni anayasadır. Fakat meseleyi sadece bir anayasa hazırlama süreci olarak düşünmemek gerek. Tarafların ve ilgililerin tamamının katılımıyla bir siyasi manifestoyu kamuoyuna sunarak, anayasa yazma süreci bu manifesto ile birlikte yürütülmelidir.
Manifesto, sadece içerideki problemlere ayarlı bir dil kullanmamalı, tüm insanlığa teklifte bulunmalı, bu tekliflere ilk uyanın da Türkiye olduğu ilan edilmeli ve gösterilmelidir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir