BÜYÜK VE DERİN HAMLE-4-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-2-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-4-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-2-
Tüm insanlığa hitap edecek olan “İnsan hakları beyannamesi”, insan tabiat haritasının “insani alanını” esas almalıdır. İnsan tabiatı, kainattaki tüm varlığı ihtiva ve cem eden bir hacim belirtir, bu manada alt sınırı hayvandan daha aşağı, üst sınırı ise melekten daha yukarıdadır. İnsanın temel problemi zaten tabiat haritasının, hem hayvanı hem insanı hem meleği ihtiva etmesindeki uçsuz bucaksız ufuktur. Her varlık kendi tabiatına mahkumdur, hiçbir varlık kendi tabiatını aşağı veya yukarı doğru aşamaz. Varlığın tabiatı, en muhkem hapishanedir, varlık çeşitleri içinde tabiatını aşacak bir cins yoktur. İnsan, tüm varlık çeşitlerinin (cemadat, nebatat, hayvanat, insaniyet, melekut) tabiatını ihtiva etmek ve hepsinin tabiat özelliklerini yaşayabilmek iktidarındadır, bu sebepledir ki imtihana muhataptır. Tüm varlık çeşitlerinin tabiatına malik olarak doğar ve en aşağısından başlayarak en yukarısına çıkmak ile mesuldür. (www.fikirteknesi.com sitesinde, “İnsan tabiat haritası” başlıklı seri yazıyla mesele tetkik edilmişti)
Mutlak hür olan akıl ölçü koyamaz. Doğruyu bulamaz, bulduğunda doğru olup olmadığından emin olamaz, dolayısıyla bulduğu doğruda ısrar edemez. Bu sebeple “değişmeyen tek şey değişimdir” demek zorunda kalmıştır. Batı aklı, Hristiyanlığa karşı mutlak hürriyet talebiyle ortaya çıktığından beri batıda, bir müddet sonra batının kültürel hakimiyetinin uzandığı her yerde “ölçü” kalmamıştır. Batı, kendi dışındaki dünyaya kendini tek ölçü olarak empoze etmiştir ama kendi bünyesinde asla bir “mikyas” bulamamış, bulunamayacağını da itiraf etmiştir. Devir devir bazı ölçülere ulaştığını vehmetmiş, onları kutsamış, bazen materyalist kutsalları için bazen dini garnitür olarak kullandığı kutsalları için milyonluk katliamlar yapmıştır. Katliamların envanterini çıkardığında dehşete düşmüş, sadece yirminci asırda yüz milyondan çok fazla sayıdaki katliama bakarak, “hakikat fikrinin” olmadığını, olamayacağını, böyle bir iddiada bulunmanın ancak katliamlar için gerekçe oluşturduğunu düşünmeye başlamıştır. Akıl ile aklı reddetme noktasına gelen batı, bir tür rasyonel çılgınlık haline mahkum olmuş, önce ferdi tamamen hür bırakmış, sonra cemiyetin hayat için şart olduğu esasından hareketle tüm kaideleri “zaruret” merkezinde açıklamak durumunda kalmıştır. “Her ferd sonsuz hürdür, beraber yaşamak istediğinde zaruret olarak bazı kurallara uymalıdır.” Bu prensip, hem ferdin mutlak hür kabul edilmesi itibariyle yanlıştır hem de içtimai kaidelerin izahının zaruret üzerine bina edilmesi yanlıştır.
İnsan, yalnız yaşayacak kadar kuvvetli, cemiyete mahkum olacak kadar zayıf değildir. Bir insanın meydana gelmesi bile iki insana bağlıdır ama irade asla içtimai mahiyet taşımaz, tek kişiliktir. Ferd, koca bir cemiyeti harekete geçirecek kadar veya değiştirecek kadar kuvvetlidir ama ferd, yalnız başına, bir kahvaltıyı hazırlamak için bile günlerce çalışmak zorundadır. Buğdayı biçip hamur yaparak ekmeğini pişirmek, zeytini toplayıp ıslah ederek kahvaltı sofrasına hazır hale getirmek, sütü sağıp peyniri yapmak ila ahir… Yarım saatte hazırlayıp yarım saatte yediğimiz kahvaltı, çok sayıda kişinin uzun emekleri neticesinde hazır hale gelir. İşbirliği ve işbölümünün neticesidir ki sabah kalkar ve bir saat içinde kahvaltımızı yaparız. Sadece bu misal bile, varoluşun içtimai boyutu bulunduğunu, bunun bir zaruret değil tabii veçhe olduğunu unutmak, modern batı insanının nisyanındandır.
Bu kadar açık bir gerçeğe rağmen, felsefenin batı insanını sürüklediği nokta, ya liberalizm çukuru ya da sosyalizm uçurumu olmuştur. Tez, antitez, sentez denilen felsefi akışın adına diyalektik işleyiş demiş ve felsefenin ancak bu şekilde ilerleyeceğini iddia etmiştir. Diyalektik işleyiş felsefi düşüncenin devam etmesi için uygun bir yol olabilir ama asla “doğru”yu bulmanın usulü değildir. Kaldı ki diyalektik işleyiş aynı zamanda etki-tepki sarmalına bağlıdır ve insanın derunundan (irade olarak okunabilir) kaynaklanan bir tefekkür faaliyeti değildir. İslam İrfanında tefekkür, sıfır etki şartlarında bile gerçekleşir, bu sebepledir ki saf tefekkür felsefi iklimde değil, tasavvufun “sükut”unda mevcuttur. Bu çerçeveden bakınca felsefe kavganın eseridir, İslami tefekkür ise özü itibariyle ruhi hamledir. Kavganın eseri olan felsefe yine kavga üretir, saf ruhi hamle olan İslami tefekkür ise sulh, adalet, muvazene üretir.
Felsefi kavganın zarureten ortaya çıkardığı bazı kurallar, felsefenin kendisi tarafından bile “doğru” olarak işaretlenememiştir. Batının yayınladığı “insan hakları beyannamesi”, hem felsefi kavganın ulaştığı zaruret sınırını hem de siyasi kavganın ulaştığı misilsiz katliamların mecburi neticesini gösterir. Başka bir ifadeyle, batının ilan ettiği “insan hakları beyannamesi”, kavga etmemek için zaruri ve muvakkat kurallar toplamıdır, bunun aksini söylemek, felsefenin hakikat arayışında nihai menzile ulaştığını iddia etmektir. Felsefenin kendisi böyle bir iddiada bulunmamıştır, bulunamamıştır, aksine hakikatin bulunamayacağını kabul etmiş, bu sebeple zaruret kurallarını ilan etmiştir.
Akıl, felsefi kavganın ortasında “ölçü” bulma imkanına sahip değildir. Akıl, ancak ölçüyü anlar, ölçüyü anlayabilmesi için de “ölçü”nün olması (vahyedilmesi) gerekir. Tefekkür, vahyin kendisine indiği Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin, ufuk olarak işaretlediği miraca doğru deruni bir seyahattir.
İnsan tabiat haritasında, “insani alan” bulunmalı, çerçevelenmeli, gerektiğinde şematik haklar manzumesi halinde ifade edilmelidir. “İnsani alan”, aynı zamanda İslam’ın içine doldurulacağı kalbi ve zihni evrenin asgari çerçevesidir. İnsani alan içinde yaşanan hayat, İslam’ın dışında İslamlaştırılabilmiş (İslam’a hazır hale getirilmiş) bir hayattır. İslam’ın siyasi hakimiyeti altındaki diğer din ve dünya görüşlerine mensup insanların kendi hayatlarını yaşama hürriyetini tanıması, “insani alanı” ikame ve muhafaza maksadıyladır. İslam, Müslümanı miraç istikametinde tevhid yolculuğuna çıkarmak maksat ve gayretinde, gayrimüslimi ise “insani çizgide” tutma çabası içindedir. Müslüman, İslam’a teslim olmakla “istikamet” kazanmış ve o istikamette harekete başlamış kişidir, “insani alan” içinde tutulan insanlar ise, iman ve istikametin eşiğinde yaşamaktadırlar, gerisi hidayet meselesidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir