BÜYÜK VE DERİN HAMLE-7-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-5-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-7-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-5-
İnsan tabiat haritasındaki “insani bölge” nasıl tespit edilecek? Her kültür iklimi, her dini coğrafya, her düşünce disiplini meseleye farklı yaklaşıyor, çok sayıda fikir ve bakış açısı karşısında, “budur” demek ne kadar mümkün? En müşahhas varlık olan maddenin bile mahiyeti ile ilgili tartışmaların ittifakla neticelenmediği bir dünyada, mahiyeti gereği “müphem” olan bu bahis üzerinde ittifak nasıl mümkün olabilir? Her mevzuda olduğu gibi bunda da ittifak sözkonusu değil, bu sebeple ittifaktan ziyade istikameti dert etmemiz gerekiyor.
Hem insan tabiat haritası hem de o haritadaki insani bölge meselesi, varlık telakkisine (ontolojiye) ait temel bahislerdendir. Ne var ki hiçbir varlık telakkisi, bilgi telakkisinden (epistemolojiden) müstakil değildir. Hiçbir ontolojik mesele, bilgiden (dolayısıyla öğrenmeden, anlamadan) bağımsız olarak değerlendirilemeyeceği için, her ontoloji telakkisi aynı zamanda bir epistemoloji telakkisidir. İnsanlığın önündeki en girift meselelerden birisi de budur, sıfır bilgiyle idrak mümkün olmadığı için, epistemolojinin ağına takılmamış bir ontoloji teorisi kurulamamıştır. Bunun aksini söyleyen, yani saf ontolojik teori geliştirdiğini iddia eden insanlığın en büyük yalancısıdır. İslam ilim telakkisindeki, “ilim maluma tabidir” ölçüsündeki derinliğin bu noktada anlaşılması gerekiyor.
Bilgi edinme doğumdan sonra (hatta hamilelikte) başlıyor. O yaşta bir bebeğin edindiği bilgileri tenkit (kritik) etmesi beklenmeyeceğine göre, insan zihni (en azından zihnin zemini) tenkitsiz bilgiyle inşa ediliyor. Bu hal, daha farkına bile varmadan epistemolojik ağın içine düştüğümüzü gösteriyor. Mesele burada bitse yine iyi, büyüyünce, daha önce kazandığımız bilgileri tenkit süzgecinden geçirip ayıklarız. Burada bitmiyor ne yazık ki, baştan itibaren aldığımız bilgilerle akıl bünyemizi inşa ettiğimiz için, tenkit faaliyeti de o akılla yapıldığı için, epistemolojik ağı kırmakta zorlanıyoruz. Burada da bitmiyor, bu ağı parçalasak bile, “bilgi kaynağı” mevzuunun eşiğine gelip afallıyoruz. Bilgi kaynağını veya anlama melekesini sadece akıl olarak kabul edenler, belli bir mantık örgüsüne mahkum oluyorlar. Akıl bünyesi, insan tabiat haritasının gayriinsani bölgesinde inşa edilmişse, “insani bölge”nin özelliklerini gayriinsani özellikler olarak anlıyor ve kabul ediyor. Felsefi mecrada akıp da, aklı aştığını zannedenler, akıl ötesi bilgi kaynağı olduğunu hissetmiş, (Bergson gibi) “sezgicilik” gibi isimler vermiştir. Bu tespit özü itibariyle doğrudur da, akıldan daha derinlerde bir kaynak olduğu, oradan zihni evrene doğru bir akışın gerçekleştiği malum. Fakat o akışın (veya akışların) mahiyetini teşhis imkanı yok, felsefe bu yükün altından kalkamaz. Hal böyle olunca, insanın derinlerinden akıp gelen duygu selini, insani bir hadise ve özellik olarak kabul etmek gibi liberal savruluşlar yaşanmış, faili insan olan fiillere “insanilik” sıfatları yakıştırılmıştır. Aklın üstünde bir idrak melekesi kabul edilmeyince, aklın ötesindeki bilgileri ve aklın ötesinden gelen cevalanı anlama imkanı yoktur. (Bu bahis uzun, meseleyle ilgili noktaya temas ile iktifa ediyoruz)
Epistemolojinin labirentlerinden kurtulup, “her ne ise odur” ölçüsüne uygun bir ontoloji geliştirmek imkansıza bitişik bir meseledir. Vahyi kabul etmeyen hiçbir zihni ve kalbi evren, o evrenlerde doğup gelişen hiçbir akıl, “saf bilgi” sahibi olamaz, epistemolojiden müstakil bir ontoloji inşa edemez. Ne var ki vahiy bir iman mevzuudur ve ona inanmayanlar için vahiy de bir epistemoloji meselesidir. Hele de dünyada, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi ilahi menşeli olup da tahrif edilen ama ilahi kitaba sahip olduğunu iddia eden, bunların dışında da yaratıcı fikrine sahip sayısız din telakkisi varken, gayrimüslim bir aklın, Kur’an-ı Kerimi de epistemolojik bir mesele olarak görmesi mümkündür. Kur’an-ı Kerim’in, gayrimüslim bir akıl tarafından, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin (haşa) düşünceleri şeklinde anlaşılması mümkün ve Kur’an-ı Kerim’deki “saf mananın” (saf fikir değil saf mana) anlaşılması ise muhaldir.
Tasavvuf, “ruhi ilimler” mecrası olduğu için, varlıkla doğrudan (ontolojik) münasebet kuran yeryüzündeki tek yoldur. Tasavvuf, kalp evreninde ruhun seyahati olduğu içindir ki, “her ne ise odur” anlayışına en fazla yaklaşan mecradır. Yeryüzünde epistemolojik tuzağa düşmeksizin (veya o ağa en az yakalanarak) ontoloji kuracak tek disiplindir. Yaratılmış varlıklardan en fazla müstakil olan (yani onun tarafından kuşatılmamış olan), aynı zamanda beka vasfına da sahip bulunan ruhtur, bu sebeple ruh, varlığın müntehasına (hakikatine) en fazla yaklaşabilecek tek varlık çeşididir. Öyleyse “ruhi ilimler”, ontoloji kurma salahiyet ve ehliyetine sahip tek mecradır. Akıl varlıkla ontolojik münasebet kuramaz, her hal ve şartta epistemolojik irtibat kurmaya mahkumdur. Bu sebeple akıl, hangi epistemolojik evrene aitse, onun ontolojisini kurar. (Mevzumuz bu olmadığı için kısaca temas ettik)
*
Epistemolojik kaos, ontolojik tartışmaların bitmesine engeldir. Her kültür ikliminin değerleri, her dünya görüşünün hassasiyeti, her felsefi cereyanın metodu, aynı zamanda bir epistemolojik kavrayıştır. Bu sebeple ontolojik meseleleri konuşmak, epistemolojinin çelmesine takılmadan imkansızdır.
İnsan fikri, insan tabiat haritası, o haritadaki insani bölge, özü itibariyle ontolojik meselelerdendir. Epistemoloji bariyerini aşamadığımız için, bu meseleyi ontolojik bir mevzuu olarak konuşmak ve tartışmak imkanına sahip olamıyoruz. Kaçınılmaz olarak her kültür iklimi, her dünya görüşü, her felsefi cereyan aynı zamanda hem epistemolojidir hem o epistemolojik evrenin ontolojisidir, hem de bunlara bağlı olarak bir insan fikridir. İşte burası tartışmanın bittiği yerdir.
Hal böyleyse yapılacak olan nedir? Yapacağımız iş, kendi varlık telakkimizi (ontolojimizi), kendi bilgi telakkimizi (epistemolojimizi), kendi insan fikrimizi, kendi “insani bölge” anlayışımızı, diğer tüm kültür ve fikir evrenlerinden müstakil olarak (onlara karşı ümmileşerek) ortaya koymalıyız. Bu durumda, insanlık aleminde tedavül eden fikirlerden bir fikir üretmiş olmanın ötesinde bir şey yapmış olur muyuz? Evet…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir