Bâtıl Türkçüye göre Türkler “Araplaşıyor”muş-1

Bâtıl Türkçüye göre Türkler “Araplaşıyor”muş-1

“Arap hayranlığı Türk milletinin kimliğini yozlaştırıyor” diye feveran eden Bâtıl Türkçü, Batı hayranlığının ve lâdinî Kemalist ulusallaşmanın Türklüğü yozlaştırdığını görmezlikten geliyor; çünkü zihniyetinin bir kolu bu taraftadır.

Bâtıl Türkçünün endişesi sadece bu değil. “Milletleri din değil, dil ayakta tutar, devlet ve milletin temel harcı dildir” diyor. Dil kaybolursa birlikte ağlayamaz ve gülemezmişiz.

Bu endişesinden(!)dolayıdır ki, Türkiye’deki Kur’an harfli tabelaları, ikamet eden Arapları ve Arapça lisan üstüne yapılan kültürel faaliyetleri “Sessiz ve derin tehlike: Araplaşma” olarak görüyor.

BÂTIL TÜRKÇÜNÜN TÜRKÇESİ DİNLİ MİDİR DİNSİZ MİDİR?
Okumaya devam et

Share Button

Kemalizm’in ihânetini yazan Türkçe’nin hasbî müdâfii D. Mehmet Doğan

Kemalizm’in ihânetini yazan Türkçe’nin hasbî müdâfii D. Mehmet Doğan

Yıl 1978. İdeolojilerin kol gezdiği yıllar… “Kabukta kalmış” ham bir Türk milliyetçisi olarak mensubu olduğu Türkiye’nin asıl kimliğini ve yakın tarihini arayan Anadolu’da bir genç…

Vurdulu kırdılı, içi doldurulmamış ham hamaset dolu kitaplardan Türk milliyetçiliğini, bu ülkenin yakın tarihini ve millet kimliğini ezber etmeye çalışan toy bir insan “Batılılaşma İhâneti” adlı kitapla buluşuyor ve bir gecenin sabahına varmadan okuyup bitiriyor.

O geceye kadar okuduğu Türkçü-milliyetçi düşünceyi ve yakın tarihi anlatan kitapların hepsi boşa çıkıyor… Bu kitap uyandırıyor onu. Okuduğu kitapların eksik ve Atatürkçü tarih anlayışı zemininde yazılmış “milliyetçi düşünce” kitapları olduğunu fark ediyor.
Okumaya devam et

Share Button

KİTAP VE DİL

Kitap ve dil

Dil, âciz derûnumda hâşâ bir mâbed gibidir yahut dinimizin mânalar âlemine götüren büyük bir vasıtadır. Dîvân şairi Taşlıcalı Yahya Bey şu mısralarını haddimiz değil ama fakir için yazmış sanki:

“Kitâbı şol ki okur dikkat eyler / Kitâbun sâhibiyle sohbet eyler / Kimi şemşîr-i âteşbâra benzer / Kimisi revzen-i envâra benzer / Eyi söz eskimez nitek-i altun / Olur yevmen- feyevmâ kadri efzûn.”

Diyor ki şair: Kitabı dikkatle, mânası içre okuyan kimse / kitabın sahibiyle sohbet eder / Kimi ateş yağdıran kılıca benzer / Kimisi ışık saçan pencereye benzer / İyi söz eskimez altın gibidir / Günler geçse de değeri çoktur.
Okumaya devam et

Share Button

DİL KAPISI’NDAN GEÇENLER

Dil Kapısı’ndan geçenler

Dil Kapısı Tûr Dağı’dır. Allah’ın vahyi Hz. Musâ’nın kalbine bu Kapı’da tecelli etti. Yusuf, Dil Kapısı’ndan geçerek vardı Mısır’a…

Züleyha, Dil Kapısı’nda sınandı. Ateşlerin, yâni ten aşklarının içinde… Yusuf’un Dil Kapısı’nda gözleri kamaştı, eşiğinden adım atamadı. Sonra kurtuldu teninden ve iktidarından, geçip gitti Dil Kapısı’ndan…

Bu Kapı’nın hafif, orta ve ağır eşiklerinden geçebilenler derece derecedir.
Bir daha söyleyelim ki, Yunus’la Mevlânâ, Fuzûlî ile Mısrî bu kapıdan vecd ile geçip gittiler.
Okumaya devam et

Share Button

DİL ŞEHRİNDE YAŞAMAK

Dil şehrinde yaşamak

İslâm tasavvufunda insanın gönlü şehre benzetilir. Dil kelimesiyle de ifade edilen gönül, şehir demektir. Biz gönül şehrine dil şehri demeyi tercih ettik.

Gönül veya dil, tasavvufî hayatın merkezini oluşturan mefhumlardır. Bütün ulvî faaliyetler gönülde, yâni dil evinde meydana gelir.

Ârifler ve mutasavvıflar insanın derûnunu ve nefsin mertebelerini şehir sembolüyle anlatırlar. Gönül eğitiminin safhaları olan emmare, levvame, mülhime, mutmainne makamlarının şehre benzetilmesi bundandır.

Meselâ, nefs-i emmâre şehri Şeddad’ın binaları gibi Allah’a âsi, gösterişli ve Kârûn gibi dünya zengini olarak târif edilir. Bu şehre hakikat güneşi değmemiştir. Halkı cehennemlik huylara sahip; gönülleri dar ve zulmet içindedir.
Okumaya devam et

Share Button

BATININ EPİSTEMOLOJİK İŞGALİ

BATININ EPİSTEMOLOJİK İŞGALİ

(Terkip ve İnşa dergisi 3. sayı)

Batının dünya üzerinde kurduğu hakimiyetin altyapısı epistemolojik işgaldir. Batının can alan askeri işgalleri, kaynakları sömüren iktisadi işgalleri, iktidarları yöneten siyasi işgalleri, dezenformasyonla husumet ve çatışma üreten istihbarat işgalleri az ya da çok göze çarpmakta, farkına varılmakta, bunlara karşı ferdi ve içtimai sahalarda bazı tedbirler alınmaya çalışılmaktadır. Dünyadaki her kültür coğrafyası kendi hususiyetlerine uygun bazı tedbirler alsa da, neticeye bir türlü ulaşamamakta, batının hakimiyeti kırılamamakta, istiklal mümkün olmamaktadır. Çünkü sayılan emperyal metotların altyapısını oluşturan epistemolojik işgal gözden kaçmakta, dünya bu işgali fark etmemekte, fark edenler ise önce kendi ülkelerinde derdest edilmekte ve itibarsızlaştırılmaktadır. Okumaya devam et

Share Button

AKLIN TEŞEKKÜL SÜRECİNDE İMAN TEDRİSATI

AKLIN TEŞEKKÜL SÜRECİNDE İMAN TEDRİSATI

(Terkip ve İnşa dergisi 19. sayı)

*Zihni evren için iman şart
Çocukta zihni evrenin oluşması için “kabuller” gerekir. Küçük yaşta her şeyi anlaması beklenmez. Büyüklerin bile anlamadığı ve “kabul” ettiği konuları çocukların anlamasını beklemek boş çabadır. “Çocuklara dini eğitim vermeyelim, onlar büyüdüğünde dinlerini seçsin” diyenler, ya insanın zihni evreninin nasıl meydana geldiğini anlamayan ahmaklardır veya anlıyorlar ama nesli dinden uzaklaştırmak için özel program yürütüyorlar.
Zihni evrenin zemini, “kabuller” ile örülür. Tüm zemin “kabuller” ile örülene kadar zihni evren kendini tamamlamaz. Yani bütünlüğü olan bir yapı haline gelmez. Neyin girip neyin çıkacağı belli olmayan, herkesin girip herkesin çıkabildiği bir kahvehaneye döner. Bütünlüğü olan bir evren haline gelebilmesi için zihni dünyanın zemininin “kabuller” ile döşenmesi gerekir. Okumaya devam et

Share Button

Hâl dili mi, harf dili mi?

Hâl dili mi, harf dili mi?

Fakir, harf, yani söz, kâl diliyle konuşup yazan bir âcizdir. Hz. Mevlânâ’yı okuyunca anladım hurufat ehli, yâni harf diliyle yazıp konuşan biri olduğumu. Harf diliyle konuşanları azarlasa da, onun nasihatlerini yine de hurufata döktüm vecd ile…

Hz. Mevlânâ, “hâl dilinin” yanında “kâl dilinin” gereksizliğini anlatırken “Harfi, sesi, sözü birbirine vurup parçalayayım da bunlar olmaksızın seninle konuşayım” diyor.

Mesnevî’nin harf ve söz kalıplarından sıyrılarak okunup gönüllere yerleştirilmesini ister: “Mesnevî harften, sesten, sözden kurtulunca derya olur. Ondan sonra o sözü söyleyen, o sözü dinleyen ve o söz hepsi birden can olur!”

HARF DİLİ YETERSİZDİR
Okumaya devam et

Share Button

DİL KAPISI

Dil Kapısı
Dil Kapısı, Tûr Dağı’dır. Hz. Musâ’ya Allah’ın tecellisi bu Kapı’da gerçekleşir. Yusuf, Dil Kapısı’ndan girip çıktı, sabırla vardı Mısır’a… Züleyha, Dil Kapısı’nda sınandı. Ateşlerin, yâni ten aşklarının içinde… Yusuf’un aynasında gözleri kamaştı, eşiğinden adım atamadı içeri… Sonra kurtuldu teninden, geçip gitti Dil Kapısı’ndan…

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, “dil nazargâh-ı Hûda’dır sâf kıl kim dola nûr” derken Dil Kapısı’ndaydı. Diyor ki mübarek veli: Dil, yâni gönül Allah’ın baktığı yerdir. Orada durup saf tutanların, sebat edenlerin içine nur doğacaktır.
Okumaya devam et

Share Button

LİSAN-DUYGU MÜNASEBETİ BAŞLIKLI MÜLAKAT

ÖZGE SENA BİGEÇ ile Dil-Duygu Üzerine MÜLAKAT

Mülakat: Metin ACIPAYAM

 Beden Ülkesi’nde sınırlar ‘akıl’ ile ifade edildiği zaman, ülkenin yönetimi ve kararlarının alındığı yer de ‘kalp güzergahı’ olacaktır.

Metin ACIPAYAM: Her şeyin bir dili var. Duygu da buna dahil. Üstelik duygunun dili en tesirli dildir. Aklın dili, yalanın bol olduğu, anlaşılmasının zor olduğu bir dildir. Duygu dili ise, yalanı az olan veya yalan olduğunda anlaşılması kolay olan dildir. Aklın dili, bildiğimiz ve kullandığımız, adına lisan da dediğimiz dildir. Duygu dili ise standardı olmayan, kelimesi bulunmayan, bazı konularda ortak davranış şekilleri geliştirilmiş olsa da bu davranış şekillerine mahkum olmayan bir dildir. Bu güzergahtan bakacak olursak dil duygu münasebeti hakkında neler söylersiniz?

Okumaya devam et

Share Button

TÜRKİYE’DE AYDININ ANATOMİSİ

Türkiye’de aydının anatomisi

Türkiye’de aydının anatomisi bozuk ve karışıktır. Seküler bir kavramdır aydın. Batılılaşmanın ürünüdür. Aydının meşruiyet kaynağı Batı’dır. Tanzimat aydını Şinasi ile başlar, Cumhuriyet aydını Yaşar Nuri ile devam eder. Sömürge münevveri cumhuriyet sonrasında seküler aydın kelimesiyle karşılık bulmuş.

Münevverden önce bizde âlim ve mürşid-i kâmil vardı. Peki hangisi bu milletin temsilcisi? Arif olan bilir. Aydının recüliyeti, yani erginliği, bağımsız bir fikrî şahsiyeti cesareti, salahiyeti, iktidarı var mıdır?

Fikrî şahsiyetiyle, bilgisiyle amel edebilir mi? Sahasında yalnız doğruyu söyleyebilir mi? Doğruları, yâni Müslüman Türk milletinin değerleri dile getirebilir mi? Münevver şahsiyetini kullanabilir mi? Kanaat önderi olabilir mi? Yeri geldiğinde bir mürşid gibi insanları sohbet ve yazılarıyla irşad edebilir mi?

AYDIN, BU MİLLETİN VİCDANI DEĞİLDİR?
Okumaya devam et

Share Button

Ârızasında ısrar eden bir Türkçünün ithamnâmesi

Yeni Çağ Gazetesi yazarlarından Arslan Tekin, “Türkçülük Hareketinin Türklük Anlayışı Ârızalıdır ” başlıklı yazımıza alınmış ve “Türklük anlayışı ârızalıysa, ârızalı olmayan Türklük anlayışını sen göster İlbey’im!” diyerek “İslâmcıların ‘Türk’ sıkıntısı” (21.12.2015, Yeni Çağ) adıyla bir itiraz yazısı yazmış.

Ârızalı Türkçülüğüne zül gelmiş olacak ki ardından “Derdiniz Ne Sizin?” (22.12.2015, Yeni Çağ) başlığıyla bir yazı daha kaleme almış ve bazı müelliflerin arasına fakiri de dahil ederek “Türk üzerine gitmekle” ve “Türk düşmanlığıyla uğraşan İslâmcılar…” şeklinde yaftalayıcı ifadeler kullanmış ki, cevap vermek vacip oldu.

Vurgularından anlaşıldığı üzere Atatürkçü ve seküler Türkçü olan muarızımın ilk yazısından uzunca bir iktibas yaptıktan sonra kabahatinin ârızasından büyük olduğuna, yâni ârızalı Türklüğüyle kalmayıp söyledikleriyle ârızalı anlayışında ısrar ettiğine işaret edeceğim: Okumaya devam et

Share Button

RİSALE-İ NUR VE KÜRT MESELESİ -1-

SAİD MÜSLÜMANDIR

Dünyası ve ahireti zelil olan dalâlet ehli, Risale-i Nur hakkında kara propagandaya girdikleri devrede Risale-i Nura hücum üstüne hücum ediyorlar, Said Nursi’nin KÜRT kimliğini öne çıkararak Müslüman Kürt kardeşlerimizin ırki damarıyla oynuyorlardı. Bu şeytani teşebbüse karşı merhumun tavrı gayet net idi: “Said Müslümandır” diyordu.

Ehl-i Nifakın hilekârâne propagandasına karşı ihtarını Mektubat isimli eserinde yapıyordu. Müslüman Anadolu milletinin, aziz şahsına olan muhabbetini kırmak için onu ırkçılıkla suçluyorlardı. Ona ırkçı demek, ne ahmakça yaklaşımdı. Plan gayet net ve sinsice işletiliyor, Müslüman Türk evvela Müslüman Arap’tan tefrik edilecek, sonrada Türk ile Kürt birbirinden ayrıştırılacaktı. Bu senaryo metnini yırtıp atan Said Nursi, ARAP, TÜRK, KÜRT ayrılmaz diyordu.

Okumaya devam et

Share Button

FİKİR VE DAVA ADAMI SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT

SERVET TURGUT İLE MÜLAKAT

METİN ACIPAYAM: İslam Tefekkür mecrasına şiddetle ihtiyacımızın olduğu aşikar. Tefekkür mecrası yoksa tefekkürün olmayacağı bedahet çapında hakikat. Tefekkürün olmadığı yerde ilim mecrasının akibeti vahimdir. Necip Fazıl bu gerçeği 30’lu yıllarda görerek tefekkür mecrasını tetiklemeye çalışmıştır. Bugün batıya mahkum oluşumuzun sebebi ilim telakkimizi oluşturmamızla alakalıdır. Üstadın o zamanlarda söylediği “felsefenin krize girdiği” gerçeğiyle beraber Batı’nın çöküşü başlamıştır. Batı’nın tek terkip maniverasını felsefe oluşturmaktadır. O halde felsefe çöktüğüne göre, Batı’da çöküyor demektir. O halde bu hengamede bize düşen ne olmalıdır? Batı’nın enkazı altında kalmak mı? Yoksa yeniden ayağa kalkabilecek medeniyet hamlesini başlatmak mı?

SERVET TURGUT: Hiç konuşmayan bir Allah dostu… Ona soruyorlar: “Efendim neden hiç konuşmuyorsunuz?” diye… Cevap veriyor: “Evladım! İlme sırtını dönmüş bir halka yönelmek, arka dönenlerin döndüğünden daha çok arka dönülmeyi gerektirir!” Bir nevi, devrinde ilme karşı takınan lakaytlığa karşı gönül koyuyor… Sorunuzun tefekkür, tefekkür mecrası ve ilim şeklinde temayüz eden vasfını bu açıdan irdeleyecek ve müşahhas plana aktaracak olursak, at koşturmak için nasıl önce bir at, yetmedi onu koşturacak bir alan, o da yetmedi iyisinden bir süvari lazımsa, bugün için tefekkür yeleli atlar, tefekkür mecrası ufuksuz çayırlar ve şiir yazar gibi at sürecek ilim ehli süvarilerden yana ortalık tenezzülsüzlük baskınıyla basılmış durumdadır. Bu tenezzülsüzlük hali de, nemli ortamlarda peyda olan böcekler gibi, tefekkür çapımızı atlı karınca sırtına bindiren, insanımızı eğleyen-eğlendiren ve şahsına fil ebadınca nam, menfaat, saygı devşiren tefekkür düşmanı sahte alimcikler için doğal yaşama koşulları doğuruyor. Yani tefekkür cihetinden hal-i pür melalimiz şu; bir traktör kasasında, bindiği kürek sapını at gibi dört köşe kulvarında koşturan bir çocuk!

Okumaya devam et

Share Button

MİLLET, DİN VE ŞERİAT ÜZERE GİDİLEN YOLDUR

Millet, din ve şeriat üzere gidilen yoldur

Millet, din ve şeriat mânasında gidilen yol demektir; yâni millet kelimesinden maksat İslâm’dır. Peygamberlerin getirdikleri vahye bağlı düzen yazıya geçirildiği için bu kelimeden hareketle şeriata ve dine millet denilmiştir. Dolayısıyla “millet meclisi”, “milletvekili” gibi ifadeler İslâm’ın ve şeriatın yolunu tutan topluluğun meclisi ve vekilleri mânasına geliyor.
Din, şeriat ve millet kelimeleri birbirine yakın mânâda olup her biri başka yönden aynı mânayı ifade eder. Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, En’âm, A’râf, Yûsuf, İbrâhim, Nahl, Kehf, Hacc ve Sâd sûrelerinin birçok âyetlerinde “millet” kelimesi “din” mânasında kullanılmaktadır. Hadislerde de “millet” kelimesi din mânasındadır: “Kim ki İslâm’dan başka bir millet (din) adına yalan yere ve kasden yemin ederse, o kimse dediği gibidir…”
Millet kavramı, gönderildiği peygamberin adıyla söylenir. “İbrahim milleti”, “Musa milleti” gibi… Osmanlı’da millet sözünden Allah (c.c.)’ın, Peygamberleri vasıtasıyla kullarına meşrû kıldığı ahlâk ve nizamı” kastedilir. Bundandır ki Osmanlı ulemâsı, “Ehl-i sünnetin mezhebini naklederken: ‘millîler şöyle demiştir…” ifadesini kullanırlar.
MİLLET, KAVİM DEĞİLDİR
Okumaya devam et

Share Button

MUSTAFA YILDIZ İLE “ZAMAN-MEKAN-İDRAK” KONULU MÜLAKAT

MUSTAFA YILDIZ İLE MÜLAKAT

Mülakatın takdimi

Türkiye’de efkar-ı umumiyeyi tarassut altına alıp, ilim ve tefekkür derinliği olan kıymetleri keşfedecek ve onlara itimat ve itibar nişanları verecek bir müessese yok. Herhangi bir maden (mesela petrol) araştırması için yüzlerce milyon dolarlık bütçeler ayıran devlet, insanın altın madeni olan tefekkür ehlini bulmak ve demir madenine gösterdiği kadar itibar göstermek hassasiyetine sahip değil. Böyle bir hassasiyetin müessesesi de kurulmadığı için, itimat ve itibar merci ve merkezleri, medyanın şovmenleri tarafından hoyratça işgal edildi. Bu hususta tek teklif sahibi olan Necip Fazıl’ı rahmetle yad etmek ve “Başyücelik Akademyası”nı hatırlamak manevi mesuliyetimiz gereğidir.

Terkip ve İnşa dergisi, tüm ülke sathını takip ve tetkik edecek kaynaklara ve imkanlara sahip değil, bununla birlikte manevi mesuliyetini yerine getirmek için, sadece ilim ve tefekkürdeki teçhizat ve maharetini esas alarak “altın madenlerini”, acizane tespit etmek gayretindedir. Kıymet bilmeyenin Allah Azze ve Celle nezdinde de kıymetinin olmayacağı hikmetince, tespit edebildiğince ehl-i ilim ve ehl-i tefekkürü nazara vermek gayretindedir.

Hakiki ilim ve tefekkür ehlinin, “ben varım, buradayım” diye avazı çıktığı kadar bağırmadığını, böyle bir edayı edebe mugayir bulduğunu biliriz. Ülkedeki medyanın da, kıymetli insanları keşfetmek için bir kuruşluk mali kaynak ve bir saniyelik mesai tahsis etmediği de malum. Bu hal, ülkenin fikir ve ilim hayatının neden inkişaf etmediğinin de hulasası olsa gerek.

Okumaya devam et

Share Button

Büyük Doğu Fikir Ocakları Genel Başkanı Mehmet Kaya ile Necip Fazıl ve Büyük Doğu Başlıklı Mülakat

Büyük Doğu Fikir Ocakları Genel Başkanı Mehmet Kaya ile

Necip Fazıl ve Büyük Doğu Başlıklı Mülakat

Necip Fazıl, kaynağını İslam’dan aldığı İman, Fikir ve Aksiyon davasını mecrasına akıtan, içe dönük fert muhasebesi ve dışa dönük cemiyet mücadelesinin remz şahsiyetidir.

 METİN ACIPAYAM: Necip Fazıl ismini zihni ve kalbi dünyanızda nereye oturtmaktasınız?

MEHMET KAYA: Zihni ve kalbi derken her ikisini de birbirinden ayırmadan ya da birbiri ile irtibatlı şekilde cevap vermek daha doğru olur. Zira Üstad maddeye mana gözü ile bakmayı bizlere öğreten, eşya ve hadiseyi zapturapt altına alırken mana âlemine mahkûm eden bir dünya görüşünün sahibi. Ruh ve mana adamı Necip Fazıl. Bu minvalde iyi, güzel ve doğruyu topyekûn Allah ve resulü davasında toplayan bir manzumeyi örgüleştiren, anlayışı yenileme davasının son mimarı olarak takdim edilebilir. Eşya ve hadiseler karşısında İslam’ın hakikatine nispetle nasıl bir tavır alacağımızı gösteren adamdır Necip Fazıl.

Okumaya devam et

Share Button

Fikir Teknesi’nden peş peşe fikirli kitaplar…

Fikir Teknesi’nden peş peşe fikirli kitaplar…

Kitap müptelâları bilir ki, eskiden bu yana kitap neşriyatının hâkimiyeti İstanbul’un tekelindedir. Ne var ki plânlanan belli bir sürede külliyat çapında kitap neşretmeyi göze alan yayıncı nadir görülen bir hâdisedir.

İşte bu mânada İstanbul neşriyatçılığını kıskandıracak derecede fikirli kitaplar neşreden Fikir Teknesi Yayınları 9 ay içerisinde 93. kitabını yayınlamış bulunmaktadır. Şehr-i Maraş’ta Büyük Doğu fikriyatını külliyat hâlinde kitaplaştıran avukat Haki Demir’in sahipliği ve koordinatörlüğü ile Metin Acıpayam’ın editörlüğünde peş peşe kitaplar yayınlayan Fikir Teknesi Yayınları idealist gayretin bir numunesidir.

85 ayrı kitabı daha önce yayınlayan yayınevi haziran ve temmuz ayı içerisinde 8 yeni kitap daha yayınlayarak 93. kitaba imza attı. Önümüzdeki günlerde bu sayıya 4 ayrı kitap ekleneceği söyleniyor. Yayınlanan yeni kitaplar adından bile anlaşılacağı üzere fikirli ve temel kitaplardır:
Okumaya devam et

Share Button

FARUK BEŞER’İN İDRAKSİZLİĞİ-3-MARİFET VE TASAVVUF ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-3-MARİFET VE TASAVVUF ANLAYIŞI

Faruk Beşer, yazı serisinin üçüncüsünü, 22.08.2014 tarihinde, “Zan ve tahminden marifet doğar mı?” başlıklı yazısıyla yayınladı. Bu yazıda, yer yer doğru tespitler yaptığı, doğru nispetler kurduğu görülüyor. Fakat tasavvuf ve marifet mevzuu ile arasındaki mesafe zihnini zehirliyor olmalı ki, meseleyi kendi “merkezinde” görme kemalini sıhhatli şekilde yapamıyor.

Yazısının ilk paragrafına şu türden bir iyi niyet alameti taşımayan bir giriş yapıyor;

“İslam’ın temel kaynaklarında ilim en üst düzey bir bilgiyi ifade eder ama sufilere göre marifet dini tecrübe ile ve sezgi ile elde edilen ve onlarca doğruluğunda artık şüphe kalmayan en sağlam bilgidir dedik. Buna karşılık günümüzün İbn Rüşt’ü sayılan Cabirî marifeti, ya da kendi ifadesiyle irfanî bilgi’yi İslam kaynaklı görmez, onu sınırları belli olmayan, her an batıniliğe kayması mukadder, gizemli, kısaca hermetik bir bilgi olarak anlatır.”
Okumaya devam et

Share Button

FARUK BEŞER’İN İDRAKSİZLİĞİ-2-İLİM VE MARİFET ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-2-İLİM VE MARİFET ANLAYIŞI

Faruk Beşer, 17.08.2014 tarihli “İlim ve marifet” başlığını taşıyan ikinci yazısında, bu bahisleri tetkik ve aralarındaki farkı tefrik etmeye çalışıyor. Böylece bir kıymet ve mertebe tertibine gidiyor ve oradan tasavvuf ile ilgili zehrini okuyucuya zerkediyor.

Mesele mühim, hafifmeşreplik yapmaya lüzum yok. İlim bahsi de, irfan (marifet) bahsi de, aralarındaki mertebe silsilesi de fevkalade mühim.

Faruk Beşer, ilim ve marifet bahsine, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’den ilhamla giriyor;
Okumaya devam et

Share Button