Mecânin-i kütüb yahut kitap mecnûnları

Mecânin-i kütüb yahut kitap mecnûnları

Cumhuriyet öncesi münevverlerinden Ali Emîrî’den sonra, kitap yazıcılığı ve toplayıcılığı ile büyük şöhret sahibi olan İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ı (l87l-l957) yâd etmek bir hakikatin teslimidir.

Birçok tarih ve hâl tercümesi yazma komisyonlarındaki resmî vazifesinin yanında onlarca kitap araştırmasını da birlikte yapan, Osmanlı devlet adamları, şâirleri, mûsikişinasları ve hattatları üstüne hâl tercümesiyle eski eserleri inceleme kitapları yazan İbnülemin, ayrıca kitap düşkünlüğü ve usanmak bilmez kitap arayıcılığıyla şöhret sahibidir.

Ağır kitap yârânının hayatlarını araştıran Dursun Gürlek’in “Ayaklı Kütüphâneler” kitabında yazdığına göre, bir devlet adamının veya bir âlimin hâl tercümesini yazabilmek için o dönemde Trabzon, Erzurum, Diyarbakır, Mekke,
Medine gibi tarihî birçok şehirlere kadar uzanan yazışmalarla kitap ve kaynak araştırması yapan kitap allâmesidir.
Okumaya devam et

Share Button

Kitap yârânının efendisi

Kitap yârânının efendisi

Ağır kitap yârânından bahsetmek icap ettiğinde daha dokuz yaşındayken kitap sevdasına düşen ve ölünceye kadar da bu sevdasını sürdüren Ali Emîrî Efendi (l854-l924) ile başlamak hürmet gereğidir. Meşhur Millet Kütüphânesi’nin, ömrü boyunca büyük fedakârlıklarla topladığı l6.000 cilt yazma ve matbû eserle
l9l6 yılında onun tarafından kurulduğunu kitapla âşina olanlar bilirler.

Yokluk çektiği günlerde bile büyük paralar teklif edilmesine rağmen bir kitabını dahi satmayan ve böylelikle bu ülkeye emsalsiz bir kütüphâne bırakır. Bu muhteşem kütüphâneye kendi adının verilmesi yerine Millet Kütüphânesi denmesini ister.

Değerli bir kitabı dostlarına göstereceği zaman “Alın, bakın, inceleyin” sözleri yerine “Ziyaret buyurun” demesiyle kitap-kültür muaşeretine edebî bir usul getirmiştir. Kitap yârânının efendisi dediğimiz Ali Emîrî’nin bu muhteşem hasleti ilkokuldan üniversiteye kadar bütün nesillere anlatılmalı.

OKUDUĞU KİTAPLARI UYKUSUNDA TEKRAR EDEN ADAM
Okumaya devam et

Share Button

“Oku! zira okumayan azgınlaşır”

“Oku! zira okumayan azgınlaşır”
Efendimiz Aleyhisselâtüvesselâm Hira mağarasında iken, Cebrail Aleyhisselâm O’na “Oku!” diyor. “Okuma bilmem” dediğinde, O’nu kollarının arasına alıp sıkıyor ve bu emri üç kez tekrar ediyor: “Yaradan Rabbi’nin adıyla oku!…” Vahyin ilk emri bu (Alak sûresi, 1.âyet ).

Resûller Resûlü Efendimiz bu âyetle emrolunduktan sonra Allah’ın bütün insanların üzerindeki rahmet ve keremini okudu. Kâbe’nin kudsîliğini, kâinatı, geceyi, gündüzü, mevsimleri, dağları, hayvanatı ve nebatâtı okudu. Kavimlerin helâk oluşlarını, zulümlerini ve nasıl ihya olacaklarını okudu.

Nebevî ve ulvî okuma emrinin mesajı ve mânası bir hayli derin. Bu ulvî emir bize şu mesajı da vermiyor mudur? Kâinattaki her varlığın mâna ve vazifesini anlamak için asıl “Kitab”a bağlı ilmî, edebî ve fikrî kitapları da tahkiki bir zan da olsa okuyun.
Okumaya devam et

Share Button

Bir buğday yetiştiricisi bir darbeci generalden değerlidir

Bir buğday yetiştiricisi bir darbeci generalden değerlidir

Bir buğday yetiştiricisinin, bir maden işçisinin emeği darbeci bir generalin statüsünden değerlidir. İhtiyacı için ekmek çalan, namusu için kaatil olan bir insan darbeci bir generalden asildir.
Kalpleri yoktur darbeci generallerin? Oysa bir buğday yetiştiricisinin, bir maden işçisinin kalbi vardır. Çünkü toplumuna emeğini, yâni millete mensubiyetini sunuyor.
Bir buğday yetiştiricisi en iyi buğdayı yetiştirmekle, bir maden işçisi en çok kömürü çıkarmakla vatanını ve milletini darbeci generallerden daha çok sevdiğini gösteriyor.
Kendi toplumuna yabancılaşan darbeci generaller geceleri uyuyamazlar. Oysa bir buğday yetiştiricisi, bir maden işçisi geceleri huzurla uyurlar.
GÖNÜLLERİN DEĞİL, DARBELERİN UZMANIDIRLAR
Okumaya devam et

Share Button

Dergi de okuyalım; dergisiz olmaz

Dergi de okuyalım; dergisiz olmaz

Dergiler, kitapların uç beyleridir. Yazılacakların fütühatına çıkar ve zihnî ön tâlime hazırlık yaptırır. Kitaplar, mevzu ve meseleleri yekpâre olarak nizama sokar, dolayısıyla kalıcıdır. Dergiler ise, edebî ve fikrî cephedeki oluşları teri soğumadan haber verir ve dolayısıyla zihnimizin ön hazırlığı bakımından faydalıdır. Bundandır ki “iyi” dergileri okumak lâzım.

SEMERKAND dergisi ağustos 2017 sayısında Ali Yurtgezen hoca T. Ziya Ergunel müstearıyla yazdığı “Bayram o Bayram Olur” adlı yazısıyla, iki bayramımızdan ikincisinin yaklaşması dolayısıyla bayram anlayışının pek de yazılmayan bir veçhesine temas ediyor. Bayramımızı Kur’ânî mânasıyla idrak etmek için bu yazıdan bâzı kısımları okuyucularımızla paylaşmak istiyorum:
Okumaya devam et

Share Button

KİTAP VE DİL

Kitap ve dil

Dil, âciz derûnumda hâşâ bir mâbed gibidir yahut dinimizin mânalar âlemine götüren büyük bir vasıtadır. Dîvân şairi Taşlıcalı Yahya Bey şu mısralarını haddimiz değil ama fakir için yazmış sanki:

“Kitâbı şol ki okur dikkat eyler / Kitâbun sâhibiyle sohbet eyler / Kimi şemşîr-i âteşbâra benzer / Kimisi revzen-i envâra benzer / Eyi söz eskimez nitek-i altun / Olur yevmen- feyevmâ kadri efzûn.”

Diyor ki şair: Kitabı dikkatle, mânası içre okuyan kimse / kitabın sahibiyle sohbet eder / Kimi ateş yağdıran kılıca benzer / Kimisi ışık saçan pencereye benzer / İyi söz eskimez altın gibidir / Günler geçse de değeri çoktur.
Okumaya devam et

Share Button

Yarın ölecekmiş gibi yazmak

Yarın ölecekmiş gibi yazmak

Yazmak asla gaye değil, bedî ve fikrî bir vasıtadır. İyi ve bedî yazılarla derûnum cezbeye kapılsa da hiçbir yazı dinimizle amel etmekten ve insan dostluğundan üstün olamaz.

Bir teselli veriyor fakat bu teselli, yazıyı dinin yahut hakikatin yerine geçiren modernlerin tesellisi ve hasta bir ruhun gıdası değil.

İnsandaki aydınlığı ve karanlığı anlatmak için karınca kararınca yazının gücüne sarılıyorum. Bunalım ve hırs değil yazıya sarılışım. Yazıyla mücahede ediyorum âcizâne.

Yazıyla fâniliğe direnenlerin ruh hâleti içinde de değilim. Fâniliğini bilip, yazıyla sual edilecekmiş gibi yazıya dost olanlardandır fakîr.

YAZI CEHENNEMİM DEĞİL, CENNETİM OLACAK
Okumaya devam et

Share Button

Yazmak konuşmaktan daha sıhhatli ve temkinli

Yazmak konuşmaktan daha sıhhatli ve temkinli

Gönlüme sürur, kalbime mânevî güç veren yazılar yazmayı severim. İnsanın yazıya söylettikleri kendisidir. Meramımı yazıyla anlatmayı daha mânalı ve bedî, daha temkinli ve hatasız bulurum.

Ali Hocam’a ve dostlarıma duygu ve fikirlerimi konuşarak anlatamam, yazıyla anlatırım. Konuşmaktan daha sıhhatli ve ölçülü bir yol. Durup düşünme imkânı veriyor.

Yazı geceleri gelir ve konar gönlüme. “Yalnızsın, yine geldim” der. Söylediği sadece bu üç kelime. Semâ yaparım onunla. Fâniliğini hurufata geçiren fakîre kendini teslim eden, varlığına bedel biçmeyen hasbî bir dosttur. Gönül dostlarımdan sonra dil ve sohbet kaynağımdır. Medeniyetimizin edebî güzellikleri kalbime yürüdüğünde, hüznümle baş başa kaldığımda, dostlarım gönlüme düştüğünde bir sığınaktır yazı.

RÜYAMDA YAZI GÖRÜYOR, CÜMLELER KURUYORUM
Okumaya devam et

Share Button

Âdi ve edebî yazı

Âdi ve edebî yazı

İyi yazının nazariyecilerinden Cenâb Şehabeddin de yazının kaideleri, on sekiz makamlı ve her makamın taksimleri farklı perdelerden olan, her makam diğer makamlarla ahenk içinde bütünleştirilerek çalınan tasavvuf mûsikisi kaidelerine benziyor âdeta.

Yazıyı “Âdi” ve “Edebî” diye ikiye ayıran Şahabeddin’e göre, her yazının kendi devrine göre mazmunları, mecazları, kinayeleri, istiareleri, teşbihleri vardır. Âdi yazılarda sanat ve bedî endişe yoktur. Dil kaidelerine uygun yazılan yazılar doğru olabilir, fakat yazı sadece doğru yazı demek değildir. Diğer unsurları da taşıması gerekir.

Zihniyet bakımından Batıcı ve Fransız Edebiyatı hayranı olan, fakat Cumhuriyet inkılâplarının yıkıcılığı karşısında Türk nesrine ve edebî yazıya disiplin getiren Cenâb ustanın (Cenâb Şehabeddin’de Tenkid / Dil Sanat ve Edebiyat Hakkındaki Görüşleri, Prof. Celâl Tarakçı) anlattıklarına kulak vermeli. Hülâsa olarak diyor ki:
Okumaya devam et

Share Button

İyi yazı kütük ve nakış sahibidir

İyi yazı kütük ve nakış sahibidir

Yazının ve üslûbun serdarlarından Necip Fâzıl’ın “Çile” kitabının “Poetika” kısmında iyi şiir için yazdıklarından faydalanarak iyi yazının vasıflarını şöyle târif etmek mümkün:

Zarf ve mazruf, yâni kütük ve nakış, iyi yazının olmazsa olmazlarıdır. Kütük, yazının oturduğu zemin, yâni fikir ve ana maddesidir. Nakış, duygu ve fikrin dış yüzü, yâni estetik havasıdır. Mânaca derin, fikirce inandırıcı bir mevzu üzerine işlenen nakış isabetle oturursa ortaya tam mânasıyla iyi yazı çıkar.

Bir yazının kütüğü var, nakışı yoksa yavandır. Nakışı var, kütüğü yoksa kısırdır, köksüzdür. İyi yazı hem kütük, hem de nakış sahibidir. Bu vasfından dolayıdır ki aynı mevzuu işleyen yüzlerce benzerinden üslûbuyla ve nakşıyla ayrılır, “neyi, nasıl söyledi” düsturuyla kütüğe farklı nakış vurur.
Okumaya devam et

Share Button

“İYİ YAZI KÖTÜ YAZI”

“İyi yazı kötü yazı”

Peyami Safa’nın, yazı sanatına takdire şâyan ölçüler getiren “Objektif:2 / Sanat Edebiyat Tenkit” kitabındaki “İyi Yazı Kötü Yazı” makâlesi, yazıyla nikâhlananların, yazıya dost olanların başucunda bulundurması gereken bir rehber vasfında. Hülâsa ifadeyle diyor ki:

İyi yazının ilk cümlesi mevzua girmek için tereddüt etmeden atılmış ilk adımdır. Peşinden gelen cümleler vezinli adımlarla aksamadan, sendelemeden onu takip eder.

Kötü yazının ilk cümlesi mevzuun eşiğinde korku geçirir; ne içeri girebilir, ne de oradan uzaklaşabilir; alevin etrafındaki pervane sarhoşluğu ile dört döner, kendini oraya buraya çarpar, yorulur ve sersemleşir. Bazen mevzuun içine girer, fakat çok durmayarak kendini dışarı atar, başka mevzuların eşiklerine sürünür, bazen de yabancı mevzuların cazibesine yakalanır.
Okumaya devam et

Share Button

“SÖZ VAR SÖZDEN İÇERİ”

“Söz var sözden içeri”

Boğaz dokuz boğum, söz her boğumda durarak çıkmalı. Ham söz insanı kırar. Sözü pişirmek, olgunlaştırıp söylemek lâzım ki sözümüz makbul olsun.

Sözün kıymeti sözün ağırlığından gelir. Kabuğundan sıyırıp, mânâsına eğilmeli. Mânadan mahrum malâyanî söz ziyandır.

“Söz var sözden içeri, söz var sözden ileri.” Söz var derde devâ. Söz var, sağlam adamı hasta eder. Söz var dilin ucundan söylenir, kalp ve gönülle irtibatı yoktur.
Okumaya devam et

Share Button

DOSTUN DİLİ GAYET ŞİRİN GEREK

Dostun dili gayet şirin gerek

Bediî dil, şirin dil muhabbet ehlinin dilidir. Bundandır ki dostun dili gayet şirin olmalı, “El vurup yarasını incitmemeli” dostunun; sinesini yaralamamalı, “Lokman naçar kalır dil yarasından” dedirtmemeli.

Bir türkümüzün sözleriyle “Dost dili yıktı da gitti bedeni / eyvah dost yarası bitirdi beni” ve “Dilin ile deştiğin yaralar daha iyileşmedi” diye sızlatmamalı dostunu.

Dostun huyu güzel olmalı, dili daha güzel olmalı ve sıradan insanın dilinden daha kuşatıcı bir mertebede seyretmeli. Dil, kalbin aynasıdır ki, gönülleri daima kendine çeken güzel bir nağme gibi dökülmeli.
Okumaya devam et

Share Button

İSLÂM MEDENİYETİNDE MÛSİKÎ “HİKMETTEN BİR CÜZDÜR”

İSLÂM MEDENİYETİNDE MÛSİKÎ “HİKMETTEN BİR CÜZDÜR”

(Terkip ve İnşa dergisi 7. sayı)

Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimiz s.a.v.’ın Sünnet’inden neşet eden İslâm medeniyetinin sanata bakışı İslâm’ın dünya ve âhiret anlayışından doğmuştur.
Bu imânî sebepledir ki İslâm medeniyetine mensup bir sanatçı sanatını kendi indî anlayışıyla ve benliğini yüceltmek gayesiyle icrâ etmez; haddini bilir. İcrâ ettiği sanatın Allah ve dininin ölçülerine göre olması gerektiğinin idrâkindedir. Benlik duygusu Allah’ın ulviyeti karşısında yok olmuştur.
Batılı seküler sanatçı gibi kendisini Yaradan’ın yerine koymaz. Sanat yoluyla ortaya koyduğu her şekil, ses, renk ve düşünce Allah’ın cemal sıfatından neşet eden ölçülerle uyumludur. Allah’ın güzeli sevdiğini bilir ve sanatını da bu bilgiyle icrâ ederek güzele ulaşmaya çalışır. (Diyanet İslâm Ansiklopedisi, cilt: 31, sayfa: 257-261) Okumaya devam et

Share Button

ÖMÜR GİDİYOR ŞOL YEL ESİP GEÇMİŞ GİBİ

Ömür gidiyor şol yel esip geçmiş gibi
Ömür sermayesini boş yere tüketip yaşımızı başımızı aldığımızı fark edince, Erzurumlu Âşık Emrah’ın “Hazan ile geçti şu benim ömrüm” türküsü içimize bir topak gibi nasılda oturuyor öyle.

Yaşlandığımızı, ömrün âhirine geldiğimizi hissedince, Yunus Emre Hazretlerinin mısraları nasılda çöküyor içimize: “Geldi geçti ömrüm benim / Şol yel esip geçmiş gibi / Hele bana şöyle geldi / Bir göz yumup açmış gibi.”

İçimize dert olan, bu mısraların mânasınca yel gibi gelip giden ömrün hakkını veremeyişimizdir. Yaşlanmak ve ömrün sonuna gelmek şikâyet edilecek bir hâl değil. Yaşlılıktan, ömrün âhirine gelmekten modernler ve nadânlar şikâyetçi olurlar.
Okumaya devam et

Share Button

“OSMANLI TOKADI NASIL ATILIR?”

“Osmanlı tokadı nasıl atılır?
Mostar dergisi yazarlarından ve bu dergide bir süre yayın müdürlüğü ve editörlük de yapan, Mostar Yayınları’ndan “Kubbelerin Gölgesinde İslâm Şehirleri” ve “Okuryazar mısın, Uyurgezer mi?” adlı başucu değerinde kitaplar yayınlayan, yazılarını Aşkar dergisi ve Edebi Fikir’de de okuduğumuz Kahramanmaraş doğumlu, velut bir okuyucu, hafız-ı kütüb, disiplinli, istikrarlı ve ilmî bir kitap kurdu ve bu hususiyetinden dolayı “Üdebâ” dan saydığımız Mehmet Raşit Küçükkürtül’ün Mostar Yayınları’ndan edebî değeri olan yeni bir kitabı yayınlandı: “Osmanlı Tokadı Nasıl Atılır?”
Okumaya devam et

Share Button

GÖNLÜME DÜŞENLER-2-

Gönlüme Düşenler-2

ÖZEL BEYZA FEN VE ANADOLU LİSESİ’NDEN EDEBÎ BİR DERGİ: “AYIŞIĞI”

Kitaplar, dergiler hayatımın bir parçası. Bunlar olmadan yaşadığımın farkına varamam. Olabildiğince takip ederim. Bazen arar bulur, bazen dostlar getirir. Kitapsız ve dergisiz kalmam şükür.

Şu sıra başucumda birkaç kitap ve dergi var. Bu hafta “AYIŞIĞI” adlı bir dergiden bahsetmek istiyorum. Kahramanmaraş Özel Beyza Fen ve Anadolu Lisesi’nin çıkardığı kültür ve edebiyat dergisi “Ayışığı”, adı ve hurufat estetiğiyle, kapağı ve mizanpajıyla usta bir kültür ve edebiyat dergisi sûret ve sîretiyle yayınlanmış bu kez.
Okumaya devam et

Share Button

HARF DİLİM Mİ, HAL DİLİ Mİ?

Harf dili mi, hâl dili mi?

Fakir, harf diliyle konuşup yazan bir âcizdir. Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sini okuyunca anladım hurufat ehli, yâni harf diliyle yazıp konuşan biri olduğumu. Harf diliyle konuşanları azarlasa da onun nasihatlerini yine de hurufata döktüm.

Hz. Pîr’e göre hâl dilinin yanında kâl dili gereksiz. Harfi, sesi, sözü atıp konuşmak lâzım. Mesnevî’nin harf ve söz kalıplarından sıyrılarak okunduğunda gönüllere yerleşeceğini, harften, sesten, sözden kurtulunca derya olacağını söyler.
Okumaya devam et

Share Button

Ayna cemâle cemâl de aynaya âşık

Ayna cemâle cemâl de aynaya âşık
Tasavvufta ayna sembolü bakan ile bakılanın, gören ile görülenin birliği mânasına gelir. Birliğin mekânı kalp ve gönüldür. Ayna ile cemâl bu mekânda buluşurlar.

Çünkü ayna cemâle, cemâl de aynaya âşık. Yaratılıştan bu yana cemâl aynaya meyillidir. Bunun böyle olduğunu Şeyh Gâlib söylüyor: “Yârin âyînesi dildir dilin âyînesi yâr / Olmasın âyîne tekdîr nefesden nefese.”

Şerhinin hülâsası şöyle: Öyle yakın iki ayna ki birbirinin nefesinden aynalar buğulanıp görüntü kaybolabilir. Mümin olan Sevgili (Allah) ve mümin kulu olan âşık, birbirine görüntüsü yansıyan karşılıklı iki aynadır. (Naci Okçu, Şeyh Gâlib-Hayatı- Edebi Kişiliği-Şiirlerinin Umûmî Tahlili)
Okumaya devam et

Share Button

“ÖMÜRLÜK YARA”

“Ömürlük Yara”

“Ömürlük Yara” nam şiir kitabını gecenin iki vakti arasında, kitabın şairiyle olan hâtıralarımın zihnimde canlanışıyla ve hüzünle demlenen çay eşliğinde okudum. Ama nasıl okudum?

Şiirsever bir okuyucu veya şiir tahlil egosuna tutulmuş ağyar biri gibi okumadım. Kitaptaki şiirlerin şairin gönlünde nasıl demlendiğine, her bir şiirin şairin yüreğinin üstünden nasıl geçtiğine ve diline nasıl düştüğüne bazen aynel yakin, bazen ilmel yakin şâhitlik etmiş bir hüzünkâr dostu olarak okudum ve gönlümün turnalarıyla ona haber saldım:
Okumaya devam et

Share Button