ESKİCİ

Eski ve eskitilmiş bir sokakta, eski zamanlardan kalma bir yüz, eski bir arabayla, eskimiş bir sesle, tüm eskimiş ve eskitmişlere, zamanın dışından sesleniyor zamanın içine:

“Eskici!.. Eskici geldiii!.. Eskiciiiii!..”

Kambur dünyayı, kamburunda taşır gibi; attıkça adımları, geriye gider gibi; hızlandıkça, yavaşlar gibi; yenilerin değil eskilerin, eskitilmişlerin anlayacağı bir dille, sonu başa ve başı sona getiren bir sesle:

“Eskici!.. Eskici geldiii!.. Eskiciiiii!..”

Yana yatan tekerleklerle yan yan giderken yamanmış yollarda, yamanmış ömürlerin eskimiş demlerinde, eskiyi ve eskitilmişliği anlayanın, saatin sesini yüreğinde duyanların bindiği bir arabadır artık, yaşam…
Okumaya devam et

Share Button

GERÇEK ENGELLİ KİM ?

Birçoğumuzun bildiği bir hikâye:

“Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
– Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını
arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.
Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
– Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz
gerekiyor herhalde.
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş
ister istemez. Okumaya devam et

Share Button

YAŞASIN ASİL ÖLÜMLERİMİZ…

Önce vazgeçtiler, vazgeçemediklerimizden… Ve cenneti yeryüzüne indirdiler… Cennetten düşen bizdik… Onlar cenneti hayatlarına düşürdüler…

Biz, can dedik; onlar, canan… Biz, dünya dedik; onlar, münteha… Biz, tene şehvet sürdük; onlar, ruha ab-ı hayat… Biz, dünyayı harç yaptık kalbimize; onlar, Kevser’i içirdiler yüreklerine… Biz, tutsaklığa yürüdük önümüze almak için dünyayı; onlar, ölümlere yürüdüler geride bırakmak için dünyayı…

Aşkın aşkınlığına ulaşamayanlar, bir ilmek ötedeki âleme, berideki âlemi heybesine koyarak yürüyen seyyahları hiç anlamadılar… Anlayamadılar ki, her seçiş bir vazgeçiştir… Ve her ölüm iskeletleri aydınlatan bir gün doğumudur… Ayın yerini alan, güneştir…
Okumaya devam et

Share Button

DUVAĞI HİÇ AÇILMAMIŞ YÜREĞİM: ŞAKAYIK…

Öyle diyor ya üstat: “Sızıyı gideren su… Suyun sızladığını kimseler bilmez.”

Sızlayan katrelerin vebali bulaştı çorak damarlara, Şakayık… Bundandır, bulutların buz mavisi doğmamış sancıları… Ve avuçladığım bakışlarındır, başını taşa vuran damlalar… Bir de suyu sızlatan, iskeletsiz adamlar…

Mavinin ıslak dudaklarıdır yüreğimi kabartan bu ağrı, Şakayık… Malumun ilanı bir serseri hüzündür, beni alıp götüren içimdeki sitem… Ve adı yağmurdur, sükûn bulan sessiz ayrılışlarım… Ay düştüğünde bir sızıyla suya, telaşlı bir med-cezir yaşanır Şakayık, ölümle yaşam arasında… Her sevda bir veda Şakayık, iki nefes arasında, ay düşünce suya… Ve ay muttasıl düşer hep suya…
Okumaya devam et

Share Button

LACİVERT CEKET NEYİ İFADE EDER?

Oldum olası şu mülakat denilen, devlet kadrolarına -asabiyet liyakatiyle- adam kotarma usulünü anlayabilmiş değilim…

Adam kayırmadan, iltimastan yakınan; ehliyet ve liyakat noksanı kişilerin hak etmediği yerlerde olmasından şikâyet edenlerin, bir varmış bir yokmuş hükmünde bir gün mühür sahibi olduğunda, aynı davranışı göstermelerini ve içten içe güce tapınmalarını da anlayamıyorum…

Ama şunu çok iyi anlıyorum ki, soranın sorulandan daha az ehliyete sahip olduğu, seçme- eleme bürokrasisinin hâkim olduğu bir toplum ve yönetim anlayışının getirdiği ve kraldan çok kralcı geçinen birçok devletlû aracılığıyla uygulamalarda tebarüz eden, adalet yozlaşmasının ve güven – değer yitiminin, hem bu dünya hem de büyük gün için, yakinen şahitliğini yapıyoruz…
Okumaya devam et

Share Button

ÖLÜNCE ÇOCUK…

“ Kaçar herkesten/Durmaz bir yerde/Anne ölünce çocuk/Çocuk ölünce anne”

Dilimde zayıf bir nabız, yüreğimde dilaram bir şiir… İçimde, dışıma tövbeler… Dışımda, içime tımarhaneler… günakkar kelimeler kurak dudaklarda… Kulaklarda, Cenazesi kılınmamış çocuk sesleri… Bedende, düğümlenmiş nefislerin son demleri… Bakışta, sıcak ve minnacık ve cam kırığı bir rüzgâr, hali pür melâl; A’raf’ ta aşk ve maşuk arasında kalpler lâl…

Bir şebnem sabahı gözüm; daüssıla yüzüm, özüm… Bir sükût, yatışıyor kuraklığım ansızın… İlmek oluyor, idam oluyor, Maveraünnehir dökülüyor boynum… Başsız beden oluyor, Kerbela yürüyor yolum… Çocuğa okşanıyorum; yüreğim çocuksu, Kıyamete çalınıyorum üfledikçe Sur’u…“Yekûlul insânu yevme izin eynel meferru”
Okumaya devam et

Share Button

PAZARLIK

Bu güzel pazar gününüzü bana ayırır mıydınız bayım ?
Sizinle yeni bir pazar günü üretsek?
Şimdiye kadarki hiç bir pazar gününüze benzemese. Pazar günlerinizin anlamı başkalaşsa.
İster miydiniz?
Zaten senede toplasan elli iki pazar günü var, onu da yalan dolan yaşıyoruz.
Ya da uyuyor, uyuşturuyoruz pazarlarımızı.

Gelin bir pazar’lık edelim sizinle.

Vaz geçin şimdiye kadar ne yaşadıysanız, üstelemeyin,üstü kalsın.
Tamam, iyi kötü yaşadık. Tamam acemisiydik yaşamanın. Neler olup bittiğini anlayana kadar yaşlandık.
Ama yeter, hesabı kapatalım. Hayata bir yerinden fena başlamışız ve ne çok yanlış anlamışız yaşamayı.
Böyle bir şey olmasa gerek yaşamak.

Modern çağ, tüketim alışkanlıkları, kapitalizm…
Alışveriş merkezleri kültürü, fitness center’lar ve konserve beyinlerde üretilen ve pazarlanan sanat…
İçine hapsolduğumuz arabalarda hapsolduğumuz trafik keşmekeşi…
Birine içimizi dökmek adına profesyonel yardım almak, dert anlatmak için para ödemek…
pazar Okumaya devam et

Share Button

Manzum Ve Mahzun- Nen Olayım Senin?

“Daha nen olayım isterdin?
Onursuzunum senin…”

Cemal Süreya

Ben senin yüzünde gülücük olmak istiyorum sevgilim, o gülücüğün yüzüne kondurduğu gamze…
Ben senin sevincine neden olmak istiyorum, efkârına çare…
Ben senin gecene dolunay, gününe güneş, ömrüne ilk bahar olmak istiyorum sevgilim, sen kederlenme.
Ben senin gönlüne pusula olmak istiyorum, cümlene özne…
Ben seni sevdim güzelim, ben yaşarım, ben yanarım sana ne?

Ben senin umudun olmak istiyorum sevgilim, en onmaz anında merhemin
ve tek makamın hasret türkülerinde…
ada
Okumaya devam et

Share Button

Manzum ve Mahzun- Şimdi Sen Olsan…

Şimdi sen olsan!
Kor aleve, kır çiçeğine dönerdi içimdeki buz-ayaz. Yoksun kelimesizim.
Sazımın teli kırık, gönlümün dili buruk. Her saat başında içimde öten o ses:
Ayrılık,
ah ayrılık,
ayrılık…Dekoratif-Ahsap-Ayna-El-Oymasi-Ahsap__57055384_0

Şimdi sen olsan! Gök açılsa, yıldızlar hârelense, ben sonsuz bir şubata boyun bükmesem. Oyunsuz kalmış bir çocuk gibi içlenmesem, şarkılar seni söylemese… Sen şarkılar söylesen. Sen şarkı söylesen sebebim çarelense…
Keder neymiş anlardım. Okumaya devam et

Share Button

MANZUM VE MAHZUN

Sevgilim gittin ve kent boşaldı. Hayat çekildi aramızdan.
Gittin ve mavi bir damar eksildi avuçlarımdan.

Şurada sebepleniyorduk ne güzel, gitmeseydin ya… Şurada bulutların bir sebebi vardı, ağlamanın bir anlamı. Sen boy gösteriyordun, içimde bir yaşamak boy veriyordu. Ben günebakandım sana doğru, toprağa daha bir sıkı sarılıyor, boynumu göğe daha bir diriltiyordum. Şurada bir mutluluk biriktiriyordum kış gecelerine, şurada bir zalime direnç berkitiyordum.
Yoksun, içimdeki masumiyeti eskitiyorum.
Yoksun sevgilim ah, kendimden bile eksiliyorum.
……
Sevgilim, gittin ve masal bitti. Şarkılar çekildi mızrabımızdan.
Kınında paslanıyor bağlarımı hükümsüz kılacak kılıç, gün ağarmıyor.
Hiçbir çiçek kendi dilinde açmıyor. Okumaya devam et

Share Button

ESKİ BİR RESME BAKARKEN

Aynadan yansıyıp tavana vuran güneş ışığı. Kolumda benden habersiz işleyen saatin tik-takları.
Bu denizsiz şehirde kulaklarımda vapur düdükleri. Sonra gözleri.. sonra gözleri, çekip gidenin.. terkedip gidenin.
Ne varsa yaşadığıma dair.
Ne varsa, ölümlü.

Her şey eski yerinde. Her şey yerli yerinde. Ben yatakta uzanmışım, boylu boyumca. Daha yaşım yirmi üç.. hayatı bitirmişim.
Saate bakmıyorum, sesini duyuyorum yalnızca. Kapalı gözlerime tavandan güneş vuruyor.
Şimdi ne vapur düdüğü, ne tren sesi. Yalnızca gidenin son sözleri. Çekip gidenin.. terkedip gidenin.
‘Sen daha iyisine layıksın.’ buna benzer bir şeyler.
‘Sen beni öyle çok sevdin ki…Sen ikimizin yerine de sevdin.Öyle ki, bu aşkta bana yer bırakmadın.
Bırakmadın ki ben de seveyim… Ben bu aşka yetmiyorum… Sen benden daha iyilerine layıksın.’ Buna benzer sözler.
Kelimeler böyle miydi,yoksa ben yeniden,yeni yerlere mi yerleştirdim onları. Halbuki bu kelimelerle -üzerinde birazcık oynansa- ne güzel şeyler söylenebilirdi. Yepyeni bir dünya kurulabilirdi sözleri eskitmeden. Yıkayıp arıtabilirdi hayatı.. şimdi her şeyi bulandıran. Okumaya devam et

Share Button

İŞİNİN EHLİ BİR İNSAN: KUDDUSİ ABİ

Sabahın en erken vaktinde yerinde olmanın ve mekânını en güzel hazırlamanın huzuru içinde, gözlüğünü hafiften ve yavaşça aşağı indirir, görmüş geçirmiş bir insanın bakışıyla, birazda muzipçe bir gülümsemeyle herkesi, her şeyden önce sen karşılardın: “Merhaba hoca, hoş geldin!”

Yüzünde, çok dikkat çeken bir yüz ifadesine rastlayamaz ona öylesine bakan bir kişi… Ne ağır, keskin bir acı, ne de kahkahalar vardır onun yüzünde… Kim bilir beklide her şey görünmeyen dünyasındadır… Yılların hesabını yansıtan alın ve yüz çizgilerin altında, yine de hayatla dalga geçen bir his uyandırır ona bakan kişide…

İşine, özel yaşantısını karıştırdığını hiç görmedim. Zoraki sorulara basit cevaplar ile geçiştirir. Araban var mı, çocuklar ne yapıyor, okuyorlar mı, geriye kalan zamanın nasıl geçer gibi soruların uzun bir cevabı gelmez. Kendi ağzından kendini anlatmaz o… o kendini hep işine verir, yaptıklarıyla bir nevi anlatır kendini. Okumaya devam et

Share Button

SUS EY KALBİM! DOĞUMU DOĞURMA VAKTİ…

Kovamı nur deryasından doldurdum.
Getirirken çok döktüm, biliyorum.
Dökmeden getirmeye gücüm yetmedi.
Gücün yetmiyordu, getirmeseydin demeyin.
Susuzluktan ölecek değildik ya…

Ben de dökmeden getiremedim… Bu sebepten konuşma…
Sus ey kalbim… Sabaha kadar sus… Sabırla beklediğin doğumu hissedebilmek için sus…
Simsiyah, zifiri karanlıktan kemikleri çatırdayan insanlığın yakarışına nur olacak doğumu selamla ve mutmain ol…
Biliyorum, boğuldun yıllardır dipsiz kuyularda. Güneşlerin karardığı bir vaktin en siyahında, kavrulmuş yüreğinin içindeki beyaza sımsıkı sarıldın… Ve içine kovayla taşıdığın üç beş damla nurun nura ram olan aşkıyla sus…

Sus ey kalbim… fecr-i kâzib silinirken gönüllerde, fecr-i sâdıkta demlensin nur deryasına vuslat bütün damlaların… Sen ki, alevlerin ortasında serinlik kokan bir güle vurgunsun… Bir gül ki, âlemler rengine, kokusuna, duruşuna, asaletine hayran… Aşkına hayran… Okumaya devam et

Share Button

“SÜVARİSİZ” ŞAHA KALKAN ATLARA BİR GAMZELİK RÜZGÂR YETECEK…

Saf haliyle insan olmayı kendisine yeterli görmeyen çoğu insan “gücü”, kendi özgürlüğü (gücü) için, başkalarının özgürlüğüne (gücüne) karşı kullanmak ister. Sahip olduğu özgürlüğe “güce” kutsallık yükleyip, onu tartışılmaz kılarak sınırsız özgürlüğünün (gücünün) devamını sağlamaya çalışır.

Bu yüzden gücün devamını sağlama çabası içinde her türlü yönetim ve yönetim araçlarını, “güç” adına dönüşümlü olarak birbirlerinin nedeni, amacı ve araçlarına dönüştürür.

Güç odakların eliyle şekillenen her sistem, zamanla kendi alternatifini kendisi üretir. Üretilen bu alternatifler gelenek haline dönüşüp statüko olduğunda tekrar bir kutsala dönüşerek, hiçbir eleştiriye “kutsalları” adına izin ver-dir-mez. Okumaya devam et

Share Button

EVİM GÖKKUBBE, AİLEMSE BÜTÜN İNSANLIK

EVİM GÖKKUBBE, AİLEMSE BÜTÜN İNSANLIK (EMİNE ÖZKÖSE)

Ilık bir sonbahar akşamı. Şehrin yoğun trafiğinden sıyrılıp kendimi eve zor atıyorum. Gecenin karanlığı, günün yorgunluğuyla birleşip üzerime öylece çöküvermiş. Yorgunum, huzursuzum. Kocaman evde yapayalnızım. Bir şeyler yemek için oturduğum sofrada her lokma boğazımda düğümleniyor. Kahvemi alıp balkona çıkıyorum. Okumaya devam et

Share Button

SANATLA İŞ(Tİ)GAL ETMEK (EMİNE ÖZKÖSE)

SANATLA İŞ(Tİ)GAL ETMEK (EMİNE ÖZKÖSE)
Müzeler! Aklınızı ve kalbinizi açın! Ve dinleyin: Sanat Herkes İçindir!
Bu sözler Müzeleri İşgal Et hareketinin sloganı. Geçtiğimiz Ekim ayının sonlarında Wall Street’i İşgal Et Hareketinden ilham alan bir grup, sanatçı Noah Fischer öncülüğünde kültürel elitin mabedi olarak gördükleri müzeleri protesto eden bir hareket başlattı. Okumaya devam et

Share Button

ÇILGIN BİR ANADOLU MASALI (EMİNE ÖZKÖSE)

ÇILGIN BİR ANADOLU MASALI (EMİNE ÖZKÖSE)
İki kıtanın birbirine en çok yaklaştığı topraklar olarak bilinir bu coğrafya. Aynı zamanda sayısız kültürün de birbirine en çok yaklaştığı, kaynaştığı, hemhal olduğu topraklar yine bu topraklar değil midir?
İnsanlığın ilk şekillendiği, çağların cazibesine halel getiremediği, savaşlar kadar aşkların da hüküm sürdüğü, düşmanlıklar kadar kardeşliklerin de zirvesinin yaşandığı, insanına bazı zaman saray bazı zaman mezar olan bu topraklar…
Daha dünkü Amerika’dan ya da kara kıta Afrika’dan, dünyanın bir ucundan Uzak Doğu’dan ya da okyanuslar ötesinde Avustralya’dan bahsetmiyorum, dünyanın tam ortasından en merkezinden Anadolu’dan bahsediyorum.
Dinleri, dilleri, kültürleri bünyesinde barındıran camdan bir prizmadır Anadolu. Gün ışığına tutulunca sayısız renk halesine ayrılan, her rengin her tonunu barındıran, en klasikleşmiş ifadesiyle bir mozaiktir Anadolu.
Çok masallar, çok efsaneler yaşanmış Anadolu’da, kimi acı, kimi tatlı sonla biten. Kimiyse asırlardır süregelen, her yeni yüzyıl yeniden şekillenen. Üzerinde yaşayan her millet, her devlet, her kültür bir hikâye miras bırakmış gelecek Anadolu toplumlarına. Sonrakiler bu hikâyelerle büyümüş, âlim olanları ibret almaya, arif olanları anlamaya çalışmış. Hiçbir devir birbirinin aynı olmamış lakin. Her kuşak kendi masalını yazmış. Anadolu her mevsimi ayrı renkte, ayrı kokuda, ayrı dokuda yaşamış vesselam.
Peki, günümüz kuşağı hangi masalı yazıyor? Ya da kimler yazıyor, kimler okuyor bu masalı? Kimler kalem, kimler kâtip bu masalda? Aşk var mı mesela? Ya kardeşlik? Savaş mı var yoksa? Peki, kimler arasında? Öteki kim, beriki kim? Anadolu kimin yurdu sahiden? Trakya neresinde bu masalın, Karadeniz neresinde? Doğu neresinde, peki ya güneydoğu neresinde? Hadi biraz cesaret, korkmadan söyleyelim özel isimleri, özel olduğunu bilerek. Kürtler neresinde bu masalın, Çerkezler, Çeçenler neresinde? Lazlar ve Romanlar, Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve Yahudiler neresinde bu masalın? Peki ya Türkler?
Biliyorum ki, her Ermeni ve Rum’a düşman, her Kürt’e terörist gözüyle bakılmadığı, önyargıların oldukça kırıldığı bir döneme doğru ilerliyoruz. Hatta bir zamanlar “Kürt diye bir şey yoktur, onlar ‘Dağ Türk’üdür’, Kürt kelimesi de dağda karlar üstünde yürürken çıkan ‘kurt kırt’ seslerinden türemiştir” safsatalarını artık bir çoğumuz adeta fıkra dinler gibi dinliyor ve gülüp geçiyoruz. Kürtçe konuşmanın, hatta Kürtçe kelimeler içerdiğinden dolayı bazı türkülerin dahi söylenmesinin yasaklandığı günlerden devlet televizyonunun Kürtçe yayın yapan kanal açtığı ve üstelik başbakanın o kanaldan Kürtçe başarılar dilediği günlere geldik. Kürt örneğini, varlıkları yok sayılarak bu konuda belki de en mustarip olan ırk olduğu için veriyorum.
İnsanlar arasındaki duvarların ve zihinlerdeki tabuların hızla yıkıldığı bir atmosferde hala birbirine şaşı bakan, hala kafatasçı zihniyetle yaman bir milliyetçilik çelişkisine sürüklenen insanların durumu Anadolu’muzun, toplumumuzun geleceği için bir hayli üzücü. Osmanlıdan miras aldığımız hoşgörü, sevgi ve kardeşlik ruhunu korumak ve geliştirmek yine bize, Anadolu toplumuna düşüyor. Yunus gibi ‘Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek’ neden bize zor gelsin? Neden Mevlana gibi herkesi kucaklayabilecek gönüllere sahip olamayalım? Nazım Hikmet ile Necip Fazıl’ı aynı anda sevemez miyiz? Leyle ile Mecnun’un yanında Mem u Zin’in aşkını anlatamaz mı büyüklerimiz –biliyorlarsa şayet, yok saymadılarsa-? Âşık Veysel’le birlikte Şiwan Perwer’i dinleyemez miyiz?
Çok masallar, çok efsaneler yaşanmış Anadolu’da, kimi acı, kimi tatlı sonla biten. Kimiyse asırlardır süregelen, her yeni yüzyıl yeniden şekillenen. Şimdi bizler, yirmi birinci yüzyıl Anadolu toplumu, neden tarihin gelmiş geçmiş en güzel masalını yazamayalım? Öyle bir masal bırakalım ki bizden sonrakilere, anne babalar çocuklarına, dedeler babaanneler torunlarına sevgi ile anlatsın bu masalı. Sevgi, kardeşlik, dostluğun masalı olsun. Şöyle başlasın masalımız:
“Evvel zaman içinde, sevginin, kardeşliğin ve dostluğun hüküm sürdüğü topraklarda dünyanın gelmiş geçmiş en huzurlu insanları yaşarmış. Öyle huzur doluymuş ki bu topraklar; Aleviler en güzel türkülerini söyler, Kürtler ve Türkler omuz omuza coşkuyla halay çekermiş. Karadeniz’in kemençesine Roman havası karışır, Ege’nin zeybeğine, Güneydoğu’nun zılgıtı eşlik edermiş. Herkes farklı ama herkes eşitmiş. İnsanlar bu topraklara “Anadolu” derlermiş…”
Çok mu ütopik oldu bu masal? Gerçi masallar daima ütopiktir. Gelin son günlerin moda tabiriyle biz buna ‘çılgın’ bir hayal diyelim. Ne dersiniz?
EMİNE ÖZKÖSE

Share Button

TECRİTTEN MEKTUPLAR-II İÇBÜKEY- ÖMER KARAYILAN

TECRİTTEN MEKTUPLAR-II

İÇBÜKEY

Akşam…Hücreme ay düşüyor.

Kaç bahardır hücremden seyrettim yağmuru. Yağmur diye bir şey var idiyse, o mutlaka benden bir parça olmalı diye düşündüm. Kopan parçalarımla uğunan, arınan, arıtan… Aşk diye bir şey olduysa bir zamanlar, benden buharlaşıp yağmura ulaşan, yağmuru tamamlayan, yağmuru rahmete çeviren bir simyaydı.

Akşam…Ay penceremin demirlerini alıp, hücremin betonuna resmediyor. Yakınlar uzaklaşıyor, uzaklar yakına geliyor. Hafızam bulanıklaşıyor, kendime yeni bir milat arıyorum. Okumaya devam et

Share Button

GÖZLERİ ZEHİR YEŞİLİ

GÖZLERİ ZEHİR YEŞİLİ

“her şey bir rüzgara bakıyor abi
bakma esrar çekip mayıştıklarına
bir gün var ya bir gün bu mağribli çocuklar
bir gün yakacaklar paris’i..”

Hakan Albayrak

Bu çocuk var ya, bu çocuk… Bağrında kanayan bir gül taşıyor… Bunun içindir ki, gül kokuyor sözleri.
Bu çocuk var ya… Hiç bir akşamı sabahla denkleştiremiyor , avuçları üşüyor , hohlasa..bütün bir dünya ayrılık yangınına bulaşacak…
Bu çocuk var ya, sesinde doğulu bir tambur saklıyor. Ama sesini susmalarda bitirmiş. Okumaya devam et

Share Button

Kaçak

KAÇAK
Kırkikindi yağmurları cama yaslanmıştı. Camın öbür yüzünde Arap kızı yoktu, sen uzaktaydın. Mevsim karanlığa ilerliyordu, gök kapalıydı, kırık bir mızrap içimi kurcalıyordu, yağmurdaydım.

Müthiş bir tenhalık, tek başınalık, ürperten bir yalnızlık içinde taradım boşluğu. Kimsesizdim, kimseciktim.

Ansızın onu karşımda bulunca, anladım yanıldığımı!…

Oysa ben onu yıllardır unutmuştum. Evimden, hayatımdan, en önemlisi düşüncelerimden uzaklaştırmıştım. Ondan uzağa kaçtığımı sansam da, kendimi kandırmışım, o hep yakınımdaymış.

Hayatımda kendimden utandığım anlar oldu, hem de pek çok kez. Bu da onlardan biriydi. Fakat, nasıl desem, bu seferki hepsinden farklıydı biraz. Evimden, hayatımdan, düşüncelerimden çıkarttığım bir şey daha vardı: Vicdan! Karşımda durmuş, o merhametli tavrıyla sanki bana vicdanımı -hanidir ıskartaya çıkardığım vicdanımı- iade etmek istermişçesine beni izliyordu. Evet, her zaman olduğu gibi yine haklıydı. Evet, evet hayatımın yavan griliğinin nedeni buydu, anladım; vicdansız bir adam oluşumdan!

Oysa kaç kez çağırdı beni yanına. Yanına, yani merhamete, yani duru bir güzelliğe. Kaç kez seslendi bana, gel dedi, gitmedim ona. Belki bu beklentisiz, çıkarsız sevgisi tedirgin ediyordu beni, o yüzden. Ben böyle bir sevdaya bağışıklı değildim. Sevgi anlayışım, hep arzulamak ve kovalamak üzerine gelişmişti. Sevmeye ve kaybetmeye koşullanmıştım. Hâlbuki o beni hep sevmişti, değer vermişti. Herkesin, hep avuçlarıma baktığı dünyada, o benim yalnızca kalbimle ilgileniyordu. Benimse kalbim bana lazımdı. Ben kalbimi başkasının ellerine yuvarlayacak, sonra içimdeki boşluğu vefasız sevgilerde doldurmaya çalışacaktım. Kendimi unutmaya çabalayacaktım. Aslında başardım da sayılır. Evet, kendimi unutmuştum nicedir, ama o beni unutmamış, terk etmemişti. Aslında zaten hep yakınımda bir yerlerdeydi, çoğu kez hissettim bunu, ama her defasında görmezden gelmeyi başardım. Fakat şimdi olmuyor işte, yağmur camı okşuyor, şimşekler göz alabildiğine her yeri ışığa boğuyor, hiçbir gerçek karanlıkta kalamıyor… Evet orada.. Hep oradaydı zaten ve ben artık ondan saklanamıyorum.

Rahman bana bakıyor!

Share Button