Edebî hayatların kitabı: “Mekân Hikâyeleri”

Edebî hayatların kitabı: “Mekân Hikâyeleri”

“Geniş Zaman Süvarileri” (şiir), “Seferî Yazılar” (deneme) gibi kitapların sahibi, ayrıca “Okuma Hikâyeleri’ (derleme), “Yazma Hikâyeleri” (derleme), “Kitaba Çağrı Sınavında İnsan” (derleme), “Yahya Kemâl Kitabı” (derleme) gibi birçok derleme kitabın editörlüğünü yapan yazar Duran Boz’la “Edebiyat Sosyolojisi”, “Kültür Sosyolojisi” gibi sosyoloji sahasında yeni çalışmalara imza atan sosyolog Köksal Alver’in ortaklaşa editörlüğünü yaptığı “Mekân Hikâyeleri”(İz Yayıncılık) adlı kitaptan okuyup not ettiklerimi edebî mekân aidiyeti olanlarla paylaşmak istedim.

Hayli zengin hâtıralarıyla edebî ve fikrî ekol olmuş şahsiyetlerin yer aldığı mekânları tahkiye ve deneme üslûbuyla anlatan bu kitabı, edebî ve fikrî mekân aidiyetini yaşayan biri olarak, bu yola sevdalı olanların okuması gerektiğine inanıyorum.
Okumaya devam et “Edebî hayatların kitabı: “Mekân Hikâyeleri””

İSTİHBARAT ANLAYIŞI-1-GİRİŞ

İSTİHBARAT ANLAYIŞI-1-GİRİŞ

MİT’in Türkiye’de çok kötü bir şöhreti var. Mesele MİT ile sınırlı değil, Cumhuriyet dönemindeki devlet müesseselerinin birçoğu “millet için” değil, “millete karşı” kurulduğu için kötü şöhret kazanmıştır. MİT, tabiatı gereği gizlilik örtüsüyle perdelendiği için “kötü şöhret” konusunda zirveyi mülkiyetine geçirmiş durumdadır.

Halka karşı işlenen suçların kahir ekseriyeti MİT hesabına yazılmıştır. Bunun temel sebebi, MİT’in kendisi ile ilgili iddiaları teyit ya da tekzip etmeme teamülüdür. Yoksa Genelkurmay bünyesinde, sırasıyla “Seferberlik tetkik kurulu”, “Özel kuvvetler komutanlığı” gibi isimlerle zikredilen birimler, doğrudan operasyon merkezi olduğu için, MİT’e ihale edilen işlerin çoğunluğunun karar ve tatbikat merkezi olagelmiştir.
Okumaya devam et “İSTİHBARAT ANLAYIŞI-1-GİRİŞ”

ESKİ BİR RESME BAKARKEN

Aynadan yansıyıp tavana vuran güneş ışığı. Kolumda benden habersiz işleyen saatin tik-takları.
Bu denizsiz şehirde kulaklarımda vapur düdükleri. Sonra gözleri.. sonra gözleri, çekip gidenin.. terkedip gidenin.
Ne varsa yaşadığıma dair.
Ne varsa, ölümlü.

Her şey eski yerinde. Her şey yerli yerinde. Ben yatakta uzanmışım, boylu boyumca. Daha yaşım yirmi üç.. hayatı bitirmişim.
Saate bakmıyorum, sesini duyuyorum yalnızca. Kapalı gözlerime tavandan güneş vuruyor.
Şimdi ne vapur düdüğü, ne tren sesi. Yalnızca gidenin son sözleri. Çekip gidenin.. terkedip gidenin.
‘Sen daha iyisine layıksın.’ buna benzer bir şeyler.
‘Sen beni öyle çok sevdin ki…Sen ikimizin yerine de sevdin.Öyle ki, bu aşkta bana yer bırakmadın.
Bırakmadın ki ben de seveyim… Ben bu aşka yetmiyorum… Sen benden daha iyilerine layıksın.’ Buna benzer sözler.
Kelimeler böyle miydi,yoksa ben yeniden,yeni yerlere mi yerleştirdim onları. Halbuki bu kelimelerle -üzerinde birazcık oynansa- ne güzel şeyler söylenebilirdi. Yepyeni bir dünya kurulabilirdi sözleri eskitmeden. Yıkayıp arıtabilirdi hayatı.. şimdi her şeyi bulandıran. Okumaya devam et “ESKİ BİR RESME BAKARKEN”

BİR YOLCUNUN EVEREST’İ (EMİNE ÖZKÖSE)

BİR YOLCUNUN EVEREST’İ (EMİNE ÖZKÖSE)

Sabahın erken saatleri. Şehirlerarası bir otobüs firmasının yolcu bekleme salonundayım. Her yere son anda yetişen ben, söz konusu yolculuksa bir saat evvelinden terminale gelip otobüsümü beklemeye koyuluyorum. Arkalarda boş bir yer bulup oturduktan kısa süre sonra kahvaltı yapmadığım geliyor aklıma. Bir poğaça ve bir bardak çay açlığımı gidermeye yetiyor. Saate bakıyorum. Daha çok vakit var. Okumaya devam et “BİR YOLCUNUN EVEREST’İ (EMİNE ÖZKÖSE)”

İSİMSİZ HİKAYE-2-(AHMET MUHTAR TURAN)

İSİMSİZ HİKÂYE-2-
O sohbetten sonra çıldırdım. “Evin yolunu yitirmek” tabiri doğruymuş, kaç akşam evin önünden geçip gitmişim, ta uzaklarda farkına vardım. Kaç defa yollarda trafik kazası tehlikesi atlattım. Gözüm açık fakat görmüyorum. Aklım herhangi bir konuda yoğunlaşamıyor, zihnime hakim olamıyorum. Zihnim ve aklım mecburi istikamete doğru akıyor, başka bir mecraya taşıyamıyorum, Okumaya devam et “İSİMSİZ HİKAYE-2-(AHMET MUHTAR TURAN)”

İSİMSİZ HİKAYE-1-(AHMET MUHTAR TURAN)

İSİMSİZ HİKÂYE-1-
“İnsanın merkezi nedir?” diye sormuştum. Hiç tereddüt etmeden cevap verdi, “Hangisini soruyorsun?”. “Bir varlığın bir merkezi olmaz mı?” diye bilgiç bir eda ile sordum. Anladı, aslında, “insan bir tane olduğuna göre bir merkezi olmak gerekmez mi?” diye sormadığım soruyu da anlamıştı. Gözlerime baktı birkaç saniye… Konuya ne kadar vakıf olduğumu ölçmeye çalışıyordu. “Öyle değil mi?” manasına bir mimik yaptım. “Değil” diye cevapladı, mimikleriyle. “Ne demek değil?” diye sordum yine mimiklerimle, o da mimikleriyle “Boş ver” diye cevapladı. Anladım ki meseleye vakıf olmadığım kanaatine varmıştı ve beni başından savmak niyetindeydi. Meseleye vakıf olmayabilirdim ama başından atabileceği biri değildim. “Kaç merkez var insanda?” diye sordum ciddi ve dirayetli şekilde, anlamasını istiyordum, peşini bırakmayacağımı… Anladı tabii… Sigarasından bir nefes çekti, çaya uzandı fakat vazgeçti almaktan bardağı. Bana döndü, tebessüm ediyordu, manasını çözemedim halinin. “Sen” dedi, durdu, hesapladım iki saniye durmuş olmalıydı, “nefsini gördün mü hiç?”. Afalladım, ne diyeceğimi bilemedim, görünüyor muydu nefs? İnsan nefsini görebiliyor muydu? “Görmek kabil mi ki?” diye kekeledim. “Git başımdan” der gibi bir el hareketi yaptı ve hareketi bitiren eli çay bardağını kavradı. O çayını içerken, yanımızda sessizce oturup ikimizin halini izleyen Ahmet’e döndüm, “Sen gördün mü nefsini?” diye sordum hafif sesle, küçük bir masanın karşısında oturan O’nun duymaması mümkünmüş gibi… Ahmet, ellerini iki yana açarak, biraz tedirginlik, biraz belirsizlik ifadesiyle “Beni karıştırma” dedi. Ahmet’ten ümit olmadığını anlayınca tekrar O’na döndüm, “Üstad, insanda kaç merkez var?”. Kahkahayla gülmeye başladı bir anda. Gülmesi yavaşlayınca, “Bu bir paradoks, hatta tezat, hem merkez hem de birkaç tane”. Bir anda fark ettim, tabii ki bir tane merkez olur fakat o merkez farklı unsurlar olabilir. Soruyu değiştirdim, “Hangi unsurlar merkezleşebilir?”. “Hah” dedi, “İşte böyle”. Bu defa mecraya girmiştim, “girmişken mesafe almalıyım” diye düşündüm. “Hangileri?” diye tekrar ettim sorumu. “Biliyorsun canım” dedi, “Niye soruyorsun, herkes bilir bunları”. “Yani” dedim hayretle, herkesin bildiğini bilmiyor olmanın sıkıntısıyla. “Biri nefs” diye cevap verdi, “Bilmiyor muydun bunu?”. “Biliyordum” diye ekledim şaşkınlıkla. Şaşkınlığımın geçmesini beklemeden, “Gördün mü nefsini?” diye tekrarladı sorusunu. Yine o soru, canım sıkılmaya başladı. “Üstad, nefs görünür mü?”. “Görünmeyen şey olur mu canım” dedi, net ve keskin bir ifadeyle. “Olmaz mı?” diye cevap verdim ama “Var tabii, akıl var, iman var, ne bileyim melek var, ruh var, çok sayıda varlık var” manasını taşıyan bir soruydu. Anladı tabii yüksek zekasıyla. Gayet ciddi bir tavırla sorumun içinde gizli olan manaları cevapladı. “Olmaz, görünmeyen şey olmaz, görünmez olduğunu düşündüğün her şey var ve görülebilir, akıl, ruh vesaire, hepsi…”. Bir anda, “Allah da mı görülebilir?” diye sormak geldi içimden, dilimin ucunda zor tuttum, “O’nu kastetmemiştir” düşüncesiyle… Tuttum tutmasına da tutmamalıydım sanki. Bunların hepsinin görünebilmesi tüm hayat görüşümü alt üst etti. Her şeye yeniden başlayacak yaşı geçmiştim, hayata dair temel bilgilerimin yanlış olması, kaldırabileceğim bir yük değildi.
Ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı, nasıl tavır takınacağımı bilemez haldeydim. Gayri ihtiyari Ahmet’e baktım, onun hali benden de kötüydü. Gözlerinde tuhaf bir kararsızlık ve tedirginlik vardı. Neye karar vereceğini, ne düşüneceğini bilememiş bir haldeydi. Sanki bir dehanın masasında mı oturuyor yoksa bir delinin masasında mı, kararsız kalmış gibiydi. Muhatabının deha olduğundan şüphesi yoktu da, sadece dahi mi yoksa “deli dahi” mi vardı karşısında onu bilemiyormuş gibi bir hale bürünmüştü. Bu da korkusunu artırıyor olmalıydı. Deli dahi, herhangi bir deliden daha tehlikelidir herhalde. Bir anda, kendi derdimi unutup Ahmet’in derdiyle ilgilendiğimi fark ettim, kendime şaşırdım. Ahmet’i kendi haline bırakıp O’na döndüm, o kadar sakindi ki, “deli olmamalı” diye düşündüm. Sakinliği bir tuhaftı ve insana tesir eden türdendi. Sanki sakinliği ve sükutu, tüm iddialarını ispatlıyordu. Bu kadar uç noktadaki iddiaların ispatı için saatler veya günler sürecek tartışmalar, gerekirdi oysa. Fakat O, karşımda sakin bir şekilde beni süzüyordu ve hali, iddialarının “doğru” olduğunu beynime nakşediyordu. “Olmaz böyle şey” dedim kendi kendime. Fakat konuya nerden, nasıl, hangi soruyla gireceğimi bilemedim. Zaten ancak soru sorabiliyordum, bir iddiada bulunmak ne mümkündü. Anlayamıyordum, hipnoz mu ediyordu muhatabını? Tedirgin şekilde sigaraya uzandım, ellerim belli belirsiz titriyordu, fark ettirmemek için azami çaba sarfederek bir sigara yaktım.
Hayatımda sigarayı hiç o kadar derin çektiğimi hatırlamıyorum. Gözüm sigaraya iliştiğinde gördüm ki, üçte birini, bir nefeste içmişim. Duman boğazımı yakıp da ciğerime ulaşınca kendime geldim. “Yok canım, böyle saçmalık olmaz” dedim kendi kendime. Tedirginliğimi üzerimden attım ve kararlı şekilde O’na baktım. “Üstad, lütfen, böyle şey olur mu?” diye sordum. Aslında zihnimdeki soru şöyleydi, “Saçmalama, dalga mı geçiyorsun bizimle?”. Konuşmak için dudaklarım kıpırdamaya başlayana kadar bunları söylemeyi düşünüyordum ama nedense ağzımdan çıkan diğer soru oldu. Normalde buna çok şaşırmalıydım ama O’nun tavrı ve cevabı kendimle ilgilenmeme fırsat bırakmadı. Cevabı çok net ve etkileyiciydi. “Ya başka gözler kullanacaksın, ya da müsait gözlükler edineceksin, mesela mikropları görmek için kullanılan mikroskop gibi”. “Haaa” diye bir ses çıktı Ahmet’ten. Göz ucuyla baktım, rahatlamıştı. Tabii ya, gözle göremediklerimizi aletle görüyorduk, aletler birer gözlük değil miydi? Gözlüğü anladım da, “başka gözler” ne demek onu anlamadım. “Başka göz derken Üstad?”. Tebessüm ediyordu, ikimize bakarak. “Siz” dedi, birkaç saniye bana, birkaç saniye Ahmet’e baktı, “Sadece nefs gözünüzü kullanıyorsunuz, nefsin gözü nefsi görür mü, göz kendini görür mü?”. Hayretle atladım, “Biyolojik göz nefs gözü mü?”. “Ne ya” dedi umursamaz bir tavırla, “Ne ya, haramı görüyor hem de hiç sektirmeden”. Sigaradan bir nefes çekti, çaydan bir yudum aldı. “Anladın mı Ahmetçiğim, senin merkezin neymiş?”. Ahmet hiç duraksamadan, hiçbir tereddüt alameti göstermeden cevapladı, “Nefsimmiş”. Tamamen ikna olmuş bir hali vardı Ahmet’in ve teslim olmuştu.
Beden gözü, nefsin gözü… Doğruydu bu, haramı görüyordu, dünyayı görüyordu, maddeyi görüyordu, varlığın en kesif hali olan maddeyi gördüğüne göre nefsin gözüydü. Haramı ve maddeyi görmek, ruhu görmeye mani olmalıydı. Maddedeki kesafete alışık olan göz, ruhtaki letafeti nasıl görebilirdi? Ben dengemi sağlamaya çalışırken, baştan beri sessizce bizi dinleyen Ahmet söze girdi. “Tamam da Üstad, ruhun, nefsin vesaire görülebileceğine dair hiçbir bilgi yok ki, görülmesi mümkün olsa, bu türden bilgiler olması gerekmez miydi?”. “Hah” dedim içinden, “Bu hususun netleşmesi lazım”. Halimize acıyormuş gibi bize bakıyordu. Sanki devam etmeli mi burada bırakmalı mı, kararsızmış gibi geldi bana. “Eyvah, burada bırakırsa, perişan olurum ben”. Fevri bir ruh haliyle atıldım, “Var mı bu tür bilgiler Üstad, varsa, biz neden rastlamadık?”. “Sizin sadece gözünüz nefse ait değil, aklınızda nefse ait, bu sebeple o tür bilgileri, gözünüz görmüyor, aklının fark etmiyor”. “Aha” diye ünledi Ahmet… “Hangi kitapta Üstad?” diye aceleyle sordum. “Okuduğunuz kitaplarda, gizli kitap aramayın boşuna” diye cevapladı. “Yani” diye araya girdi Ahmet. O, Ahmet’e bakarak gülümsedi. “Siz daha okuma yazma bilmiyorsunuz”. Bu cümleyi telaffuz ederken ayağa kalkmıştı. Yerimden fırladım, koluna yapıştım, “Nereye?”. “Bir görüşmem var, geç kalıyorum” dedi, kolunu belli belirsiz kurtarmaya çalışarak. Kolunu bırakmadım, bırakmaya da niyetli değildim. Böyle yaşayamazdım, kendimi körkütük cahil hissetmeye başlamıştım. Kolunu bırakmayacağıma kanaat getirmiş olmalı ki, gözlerime baktı. “Sözüm var” dedi. Öyle bir şekilde söylemişti ki, iki kelimelik bir cümleyle, şahsiyeti, ahde vefayı, ahlakı vesaire her şeyi ifade etmiş gibiydi. Kolunu mengene gibi saran parmaklarım gevşedi, fısıltı halinde dudaklarımdan şu soru döküldü; “Tekrar ne zaman görüşebiliriz?”. Çaresizliğime baktı birkaç saniye, “İstediğiniz zaman”. Arkasına bile bakmadan çekip gitti. Ahmet ile bir müddet birbirimize baktık, birbirimizin derdine derman arar gibi. Fakat ikimizin de derdi aynıydı ve derman ikimizde de yoktu. Pelte gibi yığıldık sandalyelerimize.
AHMET MUHTAR TURAN
ahmetmuhtarturan@gmail.com

İMPARATOR’UN GÖZYAŞLARI VE SEMAZEN

İMPARATOR’UN GÖZYAŞLARI VE SEMAZEN

Sevgili arkadaşım Prof. Marc Gold Japon İmparatoru’nun ABD’’yi ziyareti esnasında İmparator ve Kraliçe ile tanışma şerefine nail olmuştur.
Marc’ın(yeni ismi Metin) hikâyesini sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyacağım…

Hikâyemiz 1960’lı yıllarda ABD’de geçiyor. Kahramanımız Metin Marc Gold ABD’de uzun yıllar Psikoloji alanında çalışmış emekli bir Profesör. Metin, kendi organize ettiği yardım projeleri ile dünyayı 6 defa dolaşmış bir yardımsever. Metin’in ismi birkaç yıl önce Hindistan’da ciğer yetmezliğinden ölümlerin yoğun olduğu bir bölgede kendi çabasıyla dünyanın dört bir yanından topladığı yardımlarla açmış olduğu bir kliniğe verildi. Metin 3 defa İstanbul’a gelerek misafirim olmuştur. Bu parlak zekâlı ve iyi kalpli adam ile herhangi bir ideolojiye ya da görüşe bağlı olmaksızın İstanbul’da birçok yardım projesi gerçekleştirdik. Metin kendini arama kurtarmacılıkta ustalaşmış bir örnek… Japon İmparatoru ve Kraliçesi ile baş başa geçirdiği zaman ise onun için hayatın ona çok özel bir armağanı olmuş adeta… Marlin Monroe’nın fotoğrafçısı olan babası da Kendini Arama Kurtarma Yaklaşımı ile yaşamış usta bir sanatçı. Bob Dylan ile olan dostlukları ise gerçekten harika deneyimler taşıyor…

“Yaşama ve Yaradılmışlara Yaradanı görerek saygı duyan insanlara ve Prof.Metin Marc Gold’a…”

“Alınteri karşısında eğilen İmparator”

“Bir zamanlar dünyaya sığmazdı.Şimdi şu küçücük mezarda yatıyor.”

-Büyük İskender’in Mezar yazıtı-

Metin Marc Gold o yıllarda blues hayranı, her şeyi başarabileceğini düşünen oldukça aktif bir gençtir.

Kendisine o denli güvenir ki sanki başaramayacağı bir iş yok gibidir. Ayrıca genç bir insanın bildiğinden çok daha fazlasını bildiğini sanır…

Derken bir gün çoğu üniversiteli gibi o da yazın bir eğitim programına katılmaya karar verir. Böylelikle yaz tatilinde para kazanmak, eğlenmek ve yeni şeyler öğrenmek mümkün olabilecektir.

Okul yönetiminin ona önerdiği iş bir radyo istasyonunda asistanlık yapmaktır. Metin işi seve seve kabul eder. Bu işin ona yepyeni kapılar açabileceğini hissetmiştir. Öyle olmuştur da…

Metin’in yapacağı iş aslında çok basittir. Yapması gereken şey, istasyondaki plakları tasnif edip temiz tutmak ve program yapımcısının istediği sıralama ile plakları makineye koyup düğmelere basmaktır. Bu şekilde birkaç hafta çalışır… Metin işi kavramıştır ve program yapımcısı artık ona güvenmektedir… Gece programlarında onu stüdyoda yalnız başına bırakıp radyo müdürüne belli etmeden evine gitmektedir…

Bir gün yapımcı hastalanır ve radyo müdürü 1 geceliğine bu görevi Metin’e verir. Metin ulusal yayın yapan bir kanalın program yapımcısı olarak masaya oturur. Amerika’da milyonlarca insan onun anonsları ile Metin’i dinleyecektir. Bu gerçek Metin’in mutluluk katsayısını tavana vurdurmuştur! 10 yılda yapılacak kariyeri 3 haftada tatmanın sarhoşluğu içinde Metin arkadaşlarına ve hocalarına durumu haber verir.

Metin o gece programa başlar, iyi de başlar… Ancak birkaç dakika sonra durum tersine döner.

Metin arkadaşlarıyla doldurduğu kendi özel ses kayıtlarının bulunduğu plaklardan birini yayınlanacak materyaller arasına karıştırmıştır. Nedeni ise yanlış etiketleme gibi basit ancak can alıcı bir durumdan ibarettir. Buraya kadar sorun önemsiz görünebilir ancak ses kayıtlarının Metin’in kendi arkadaşlarıyla yaptığı özel espirilerden oluşan geyik muhabbetlerinden oluştuğu anlaşıldığında ortada büyük bir sorun olduğu anlaşılır. Metin bu tuhaf espirileri ve sohbetleri milyonlarca Amerikalıya dinletirken farkında da değildir çünkü yayın düğmelerini karıştırmıştır. Kulaklığındaki parçalar blues çalarken yayına giden sesler farklıdır! Aradan 5 dakika geçer Radyo müdürü ve zavallı program yapımcısı radyoya telefon açar. Metin kulaklıktaki parçanın etkisiyle kendinden geçmiş, milyonların kendisini zevkle dinlediğini düşünerek koltukta yığılmıştır.10 dakika sonra Radyo müdürü ve perişan haldeki yapımcı radyoya gelir. Güvenlik görevlileri Metin’i bir daha Radyo istasyonuna alınmamak üzere sokağa fırlatıverirler…

“Kendine Aşırı Güvenin ve disiplinsizliğin” ne kadar hatalı bir yaklaşım olduğunu idrak eder… Öbür gün Radyo’ya dayak yeme riskini göz önüne alıp Müdüründen ve Program yapımcısından özür diler… Metin’in haline acırlar ve onu affederler ancak Radyo’da bir daha çalışmasının mümkün olmadığını da ona söylerler… Metin çok üzülmüş ve kendinden utanmıştır… Metini tanıyanlar onunla dalga geçiyor, herkes ona bakıp gülüyordur…

Ardından okul ona bir şans daha verir ve Metini çalıştırmak üzere dünyanın en büyük sanat müzelerinden birine gönderir. Radyodaki dikkatsizliğinden dolayı “Porselen eserler bakım bölümü”’nde görev alacaktır.

Burası çok ilginç bir bölümdür. Dünyanın dört bir yanından gelen eşsiz koleksiyonlar burada tamir edilmektedir.15.000 parçaya bölünmüş bir Çin vazosu burada büyük bir özenle tekrar bir araya getirilmektedir.15.000 parçalık bir pazılın tamamlanmaya çalışıldığını da düşünebiliriz… Metin bu bölümün en ünlü ustasının yanında çalışmaya başlar. Tamamıyla sesten arındırılmış bir oda, ortasında bir masa ve tepesinde kocaman bir lamba… Tam 1 ay çalışır Metin… Çok zor bir iştir bu… Ufacık parçaları cımbızlarla incitmeden tutup saatlerce çalışmak gerekir. İş derin bir sessizlik ve dikkat ile yapılmadığında başarılı olmak zordur… Sabırlı olmak ve iyi bir konsantrasyonla eserleri yeniden bir araya getirmek gerekmektedir…

Metin gün ışığı görmeksizin, bazı geceler masanın başında uyuyakalarak yüzlerce saat çalışır. Radyoda yaptığı hatadan sonra daha dikkatli ve disiplinli bir insan olmaya kararlıdır. İş ne kadar onu bazen sıksa da mükemmelleşene kadar devam eder…2000 yıllık bir vazo Metin’in ellerinde yeniden can bulur… Porselen ustası onun bu çalışmasından oldukça memnundur ancak Metin’in oldukça zayıflamış, sakalları uzamış, saçları dağılmış, gözlerinin etrafındaki halkalar kocaman olmuştur. Bu durumu fark eden usta okul yönetimine Metinin üstün gayretini ve başarısını över ve onun Botanik Müzesine gönderilmesi için ricada bulunur…

2 gün sonra Metin Ulusal Botanik Bahçesinde bulur kendini. Yeni hocası keskin bakışlı ihtiyar bir Japon Bahçıvandır artık.

Metin önce temel işlerle başlar, su ve gübre taşır… Metin artık çok yorulmuştur ve renkli yaşamını özlemiştir. Programı yarıda bırakıp dışarı çıkmak, arkadaşları ile doyasıya blues dinlemek ister. Botanik bahçesinde bitkiler için zaman zaman klasik müzik çalmaktadır… Depresyonun eşiğindedir Metin… Bitkiler Bethoven’la coşarken Metin sıkıntıdan patlamaktadır. İzole bir yaşam onu yormaya başlamıştır… Üstelik bu Japon Usta gün doğmadan Müzeye gelinmesi gerektiğini tembihlemiştir…

Derken bir aksam Japon Usta Metin’i odasına çağırır… Metin merak içinde verilen saatte odaya gelir.

Usta sorar:

—Bebekleri severmisin?

Metin şaşkındır, acaba beni buradan da atacaklarmı diye düşünür ancak buradan kurtulmak için her teklife hazırdır.

—Evet!

—Peki, hiç bebek bakıcılığı yaptın mı?

—Eee… Hayır, ama bebeklere bayılırım! Memlekette komşumuzun bebekleri vardı ve ben…

—Tamam! Öyleyse gel bakalım delikanlı.

Usta onu uzun bir koridordan yürüterek daha önce hiç görmediği gizli bir bahçeye götürür.

Kapıdan içeri girerler. Bahçenin ortasında kıvır kıvır saçlarıyla ufacık bir bebek bulunmaktadır…200-250 yaşında bir bebek! Gerçek bir bonzai ağacı!

Metin ufak bir şok yaşar…Ama bir şey söylemesine fırsat vermez Japon Usta..Ona Bonzai Bakımını öğretir…Bu arada Metin Japon Ustasını sevmeye başlamıştır.Bilge bir adamdır ustası.80 yıllık ömrünü bu minik ağaçlara adamıştır.

Doğru zamanda, doğru şekilde, doğru miktarda su ve gübre verilmezse ve doğru bir şekilde budanmazsa 200-250 yıllık Bonzai’nin birkaç gün içerisinde öleceğini söyler… Bu ağaç ona ustalarından kalmıştır ve tıpkı bir bebek gibi bakım yapılmazsa yaşaması mümkün değildir…

Derken Japon Usta bir sabah ortalıktan kaybolur… Ağacın bahçenin haftalık bakımının artık Metin’e ait olduğu notunu bıraktığını ve acilen Japonya’ya girmesi gerektiğini belirten bir not. Metin telaşlanmıştır… Radyodaki acı deneyimi ardından bu sorumluluğu yerine getiremeyeceğinden korkar… Üstelik “kıvırcık” adını verdiği bonzai ile baş başa kalmıştır… Sorar kendi kendine

—Ben ne yapacağım şimdi?

Aradan 1 hafta geçer… Metin var gücüyle çalışmış ve bahçede tek bir çiçek bile solmamıştır. Üstelik Bonzai’de dimdik ve yemyeşil ayaktadır. Metin sınavını başarıyla vermiştir. Ancak Japon Usta memnuniyetini belli etmez ve yaklaşarak keskin bakışları ile Metinin gözlerine bakar. Japonca bir şeyler söyler ve ardından tercüme eder:

“Yarın şeref verecekler, gün doğmadan gel, dinlen ve güzel giyin”

Metin bir şey anlamamıştır. Kim? demeden Japon Usta hızlı adımlarla uzaklaşıverir.

Sabah olur… Sokaklar daha yeni aydınlanmakta ancak güneş görünmemektedir. Müzenin önündeki polis araçları dikkatini çeker… Müzeye girer. Ustası bir gülfidanını budamaktadır ancak bugün farklıdır. Üzerinde Japonların geleneksek elbisesi vardır.1.60 boylarındaki Usta bugün pek heybetlidir. Metin’e şöyle seslenir:

“Soru Sorma delikanlı. Bebeğinin yanına git. Ona birazdan Japon İmparatoru’nun bahçemizi şereflendireceğini fısılda. Elini çabuk tut.”

Metin bu usta bahçıvanın Japon İmparatoru’nun eski bir dostu olduğunu sonradan öğrenecektir. Minik Bonzai’nin yanına gider ve beklemeye başlar. Yarım saat sonra odadan içeri İmparator ve yanında Kraliçe ile kalabalık bir heyet girer. Usta, Metin’e hafifçe eğilerek selam vermesini işaret eder… Metin eğilerek İmparatoru ve Kraliçeyi selamlar. Metinin bacakları heyecandan titremektedir. İmparator birkaç adım öne çıkar ve minik bonzai’ye yakından bakar… O kadar derinden ve sevecen bir şekilde bakar ki hayranlığını Metin’in gözlerinin içine bakarak belirtir. İmparator’un gözlerinden yaşlar akmaktadır.

İmparator ardından geri geri yürür, Kraliçe ile beraber Bonzai’nin karşısında eğilir.Heyet de İmparatorla beraber eğilir.Tabii Metin’de.. Herkes sessizce dışarı çıktığında Metin hala eğilmiş, selam vermektedir… Metin’in gözlerinden de yerlere yaşlar damlamaktadır.

Usta, Metin’in yanına yaklaşır onu doğrultur ve omuzlarından sıkıca tutarak önce Japonca, ardından da İngilizce olarak şöyle der;

“İnsan yüz yılda bir İmparatorun huzuruna çıkabilir…

Ama İmparator bin yılda bir insanın ayağına gelir!”

Aradan yıllar geçer… Metin Psikoloji Profesörü olarak Ustasının izini sürer… Ancak sonun da bu bilge insanın Japonya’da vefat ettiğini ve görkemli bir törenle köyüne defnedildiğini öğrenir… Ancak Metin, Japon Ustasından öğrendiği bilgeliği unutmaz ve bunu yaşamına geçirmek için var gücüyle çalışır… İstanbul’dan Tibet’e, Almanya’dan Tayvan’a, Afganistan’dan Kamboçya’ya kadar tüm gerçekleştirdiği tüm insani yardım çalışmalarında ustasından aldığı bilgiyi insanlara aktarır…

*Not: Prof.Marc Gold, İslam’ı daha yakından öğrenmek ve Türk Kültürünü tanımak için 2001 yılında İstanbul’da gelmiş, ardından Semazen olmuş, Galata Mevlevihanesi’nde Sema Törenlerine katılmış ve “Metin” ismini almıştır.

Emrah Altuntecim

Akademi Md., Eğitimci ve Yazar

GSM: 0532 7305259

www.emrahaltuntecim.net

www.askyolundaadimadim.com

İTİRAF VE MEKTUP

“İTİRAF VE MEKTUP”

Puslu bir İstanbul sabahı…

Büyük bir plazanın penceresinden sokağa bakıyorum. Dışarısı oldukça kalabalık. Trafik her zamanki gibi yoğun. İnsanlar karıncalar gibi sokakları takip ederek meydanlara ulaşıyor ve yeraltı geçitlerinde kayboluyorlar. Ardı arkası kesilmiyor. Siyah ve gri noktalar… Tek tük kırmızı, mavi ya da yeşil göze çarpıyor…

Dışarıdaki bu hengâmenin homurtusu buraya kadar ulaşmıyor. Plazanın kalın camları dış dünyanın seslerini sırlıyor. Ancak içimdeki sesleri susturamıyorum…

Az önce verdiğim eğitimin tatlı yorgunluğu ile oturmam gerektiğini hissediyorum. Kütüphaneye kayıyor gözüm. Yüzlerce kitap içi kaynayan suskun aşıklar gibi görünüyor gözüme. Sessiz dostlarımı daha önce hiç böyle görmemiştim. Kısacası dostlarım bugün hüzünlüyüm…

“Gerçek bir motivasyon koçu, eğitmen, danışman, her ne derseniz, hüzünlenir mi?” diye soranlarınız olabilir… “Kesinlikle hüzünlenir” derim ben de…

İnsanları motive edebilmeniz için, onların yaşadığı ruh halini bilmeniz de gerekir… Tavsiye ve önerilerinizin kabul görüp uygulanabilmesi ve dahası koçluk seanslarınız ile eğitimlerinizin kalıcı sonuçlar verebilmesi için sizin de benzer halleri deneyimlemeniz gerekebilir. Bu sizi dürüst ve samimi kılar… Tatmadığın tadları, duymadığın sesleri, görmediğin renkleri, koklamadığın çiçekleri anlatabilirsin ama hissettiremezsin… İnsanların acılarını ve dertlerini dinler, onlara yardımcı olmaya çalışırsın ama acı ve dert tadmayan ne bilsin yaşananları?

Bugün de sıra bizdeydi işte… Hüzün sırası bizdeydi… Seminer esnasında hayatın acı gerçekleri ile yüzleştiğimiz kısa filmler izlemiştik. Eğitim verdiğim insanlar hallerine şükretmenin de etkisiyle neşelenmişti anlaşılan, yan taraftan gülme seslerim geliyordu…

Kahvemi tazelemek için ayağa kalktığımda yoldaki kalabalık ve trafik daha da artmış göründü gözüme ve ansızın kendime sordum; “Emrah, kitaplar yazdın, makaleler yayınladın, seminerler verdin… On binlerce insanın düşünce ve gönül âlemine dokunma fırsatın oldu… Bu hayatta bir şeyleri değiştirebildin mi? Bu gri tabloya bir renk katabildin mi? Bu denizde bir katre olan “Sen” ne kattın, ne eksilttin?”

Biz eğitimciler sık sık sorarız kendimize bu soruyu, neticede yaptığımız işin topluma katkısını hissetmek isteriz. Bir motivasyon koçunun motivasyonu asla diğer insanların motivasyonunu yükseltmeye endeksli olmamalıdır. Ancak doğrudan bir etkileşimin olması kaçınılmaz oluyor ve bu gerçekliği, görmezden gelemezsiniz…

İnsanların dimağını açmak, morallerini yükseltmek, problem çözme yeteneklerini açığa çıkartmak harikadır. Bu tam anlamıyla dünyanın en güzel işlerinden biridir ve gerçekten de eşsiz bir deneyimdir. Ancak en çok arzuladığımız şeylerden biri de kalıcı etkiler sağlayabilmek, insanların hayatı algılayışlarındaki gelişimi ve bu gelişimin meyveleri olan yeni halleri davranışları ve iyileşmeleri görebilmektir. Dahası, öğrencilerinizin diğer insanların hayatına olan pozitif katkılarını duymak sizi heyecanlandırır. Hiç tanımadığınız insanların mutlu olduğunu, ailelerin bir araya kenetlendiğini, iş ve okul yaşamında başarı grafiğinin yükseldiğini, erdemlerin açığa çıktığını ve yüzlerin daha fazla gülümsediğini anlatırlar. Eğitmenlik bu anlamda çok sihirli bir etkiye sahiptir. Öğrencileriniz şiirler, makaleler ve dahası kitaplar yazmaya başladığında, onları radyo ve televizyonda çoşkuyla bir şeyler anlatırken gördüğünüzde gurur duymaktan kendinizi alamaz ve bu işi yaptığınız için şükredersiniz…

Plaza’daki eğitimin ardından birkaç gün geçti… Asistanlarımızdan Tuğba ofisten telefonla aradı. “Emrah Hocam, Cezaevinden bir mektup gelmiş, ben de merak edip açtım. Ağır bir suçtan dolayı hüküm giymiş ve uzun yıllar cezaevinde yaşayan bir bayan bir mahkum kitabınızı okumuş ve çok etkilenmiş. Müsaitseniz size birkaç satır okumak istiyorum.”

Şaşkına dönmüştüm. Hayatını cezaevinde geçiren kimseyle daha önce tanışmamıştım ve ağır bir suçtan dolayı giydiği hüküm yüzünden cezaevinde yaşayan bir kadının eline kitabımın nasıl geçtiği sorusu şaşkınlığımı daha da arttırıyordu.

Tuğba telefonda kelimeleri tek tek okumaya başladı.

“Kendini Arama Kurtarma isimli kitabınızı okudum. Bu kitap hayata bakışımı değiştirdi. Artık sabahları erken kalkıyor, spor yapıyor ve güzelce kahvaltı ediyorum.Hayattan zevk alıyorum!”

Tuğba okumaya devam ettikçe gözlerim dolmaya başladı. Eğitmen olan eşim Ceyda da merak etmiş yanıma gelmişti… Yüreğimdeki hüzün iyice doygunluğa erişmiş ve yağmur olmuştu… Birkaç dakika sonra içimde güneşin açtığını, bulutların dağıldığını ve yepyeni güzelliklerin ufukta göründüğünü duyumsamaya başladım…

Bu denizde bir katre olan “Sen” ne kattın, ne eksilttin?” sorusuna cevap verdi yüreğim… Bu denizde bir katre olmanın farkındalığı yetmezmiydi? Bu denize bir şeyler katmak ya da eksiltmek mümkün mü? Denizde yok olursan deniz olmazmısın? Birkaç damla gözyaşı , alınteri ve birkaç damla mürekkep değil mi bizleri gerçekte var eden şey?

Her seminerden sonra insanlar bizlere kitap imzalatırlar ve her seferinde kendime sormadan edemem; “Bilmem şu kadar kitap imzalandı. Acaba kaç tanesi insanların yaşamına değer katacak? Yoksa kitap hapishanesine dönüşen okunmamış kitaplar kütüphanesinde azat edileceği günü mü bekleyecek?” Bu sorunun cevabını vermek mümkün olmasa da bir gün gözyaşı ve alınteriniz ile incelen mürekkebin boşuna sarf olmadığını sezersiniz… Kelimeler yazılıyorsa, yazılması gerekiyordur ve birilerinin düşünce deryasında katre olacaktır elbet. Bazen hiç tanımadığınız insanlar için yazarsınız ve konuşursunuz…

Telefon kapandı ve ben cezaevindeki okuyucumun satırları ile yüreğimdeki hüzünden azad oldum…

Eğitmenliğin en güzel armağanlarından biri de bu işte; “Ne ekersen onu biçiyorsun, bazense fazlasını…”

Bizler bilgi ve sevgi çiftçileriyiz aziz dostlarım… Ekilen tohumlar yağmur olmadan başak vermiyor… Sevgi ve bilgi tohumları ekmek bizim işimiz… Ömür yettiğince ufuk çizgisine kadar ekmeye devam edeceğiz…

EMRAH ALTUNTECİM
Akademi Eğitim Müdürü
0532 7305259
altuntecime@gmail.com
www.emrahaltuntecim.net
www.askyolundaadimadim.com

Siyasi Bir Hikaye

Kahvaltı masasına oturdu. Diğer günlerden farkı olmayan bir gündü. Gazeteye uzandı fakat vazgeçti. Denize, ufka doğru baktı. “Çok güzel bir gün” diye düşündü. On gün kadar önce bir karar almıştı. Gazete okumayacak, haber izlemeyecek ve siyasi tartışmalara girmeyecekti. On günün sonuna doğru, tansiyonunun normalleştiğini, nefes darlığının hafiflediğini görmüştü. Hayatı güzelleşmişti. Hayattan daha fazla zevk almış, tabiatı, denizi başka bir gözle görmeye başlamıştı. “Huzur böyle bir şey galiba” diye düşünüyordu son birkaç gündür. Yaşamak ne kadar güzeldi, haberleri takip etmeyince…
Meyve suyundan bir yudum aldı. Kahvaltıya başlamak için sandalyeye yerleşti şöyle bir… On günlük süre bittiği için, kahvaltıda okuduğu gazetelerin alınmasını istemişti bu gün. Fakat gazete okumadan geçirdiği on günü hatırladıkça eli gazeteye gitmiyordu. Hayatında bu on gün kadar rahat, huzurlu ve hatta mutlu bir zaman dilimi yaşamamıştı. Karısına aşık oluğu gençlik yıllarını düşündü. “O zaman daha mutlu değil miydim?” diye sordu kendine. Aşkın heyecanı daha mutlu yapıyordu belki ama daha huzurlu değil… “İnsan yaşlandıkça, mutluluktan çok huzur arıyor galiba” diye düşündü. Bu düşüncesini filozofik buldu ve kendini kutladı. Okumaya devam et “Siyasi Bir Hikaye”