Milletle iktidar olan yorulunca değil, Atatürkçülüğe özenince yıkılır

Milletle iktidar olan yorulunca değil, Atatürkçülüğe özenince yıkılır

İktidar yanlısı televizyon ve gazetelerde köpürtülen “Milletimizin gönlündeki Atatürk ile sonradan kavramlaştıran Atatürkçülük farkı ortaya çıkmıştır. Sorun bir zihniyetin Mustafa Kemal’i kendi ideolojik amaçlarının simgesine dönüştürmüş olmasıdır” şeklindeki sözler yakın tarihte yaşanan gerçeklere göre son derece fahiş bir hatadır!

“Atatürk aslında şöyleydi böyleydi…” şeklinde gerçeklikten uzak, sun’i ve saçma sapan yazılar ve konuşmalar nezdimizde pespayelikten başka bir şey değil. “Atatürk ayrı, Atatürkçülük ayrı” iddiası çok gülünç ve gerçeklerden uzak. Atatürkçülüğün temellerini M. Kemal uygulamalarıyla bizzat kendisi atmıştır.

İktidar mensubu muhafazakâr-mukaddesatçı bilinen bâzı gazeteci, yazar, milletvekili ve parti başkanları tarafından yapılan “Atatürk’ü Kemalistlere ve CHP’ye bırakmayalım” yollu konuşmalar gündemi hayli işgal etti ve zihinlerde soru işareti bıraktı. Okumaya devam et

Share Button

Sürekli aldatan Fransız zihniyetli lâ-dinî Cumhuriyet Gazetesi

Sürekli aldatan Fransız zihniyetli lâ-dinî Cumhuriyet Gazetesi

Cumhuriyet Gazetesi, doksan yıldır devam eden şenaat yayıcılığı ve millete karşı işlediği bir yığın sabıkası vardır. Şimdilerde HDPKK yanlısı tavrından dolayı operasyona tâbi tutulup hainâne yazılar yazan yazarlarının ve idarecilerinin tutuklanmasının ardından bazı ulusalcı ve sözüm ona “özgürlükçü” geçinen çevreler “ah ü vah” ederek, Cumhuriyet Gazetesinin “mazlum” gösterip ağıt yakmadıkları kaldı.

Yakına zamandaki şenî bir sabıkasını hatırlayın. Fransız dergisi Charlie Hebdo’nun özel sayısından 4 sayfalık bir seçkiye gazetesinde yer vererek, Kainatın Fahrı Peygamber Efendimiz s.a.v.’e hakaret eden karikatürleri yayınlayan, içinde yaşadığı Müslüman millete Fransız gibi bakan lâ-dinî Kemalizm’in Pravda’sı ve İslâm düşmanı Cumhuriyet Gazetesi’nin cemaziyelevvelini anlatmak millî bir vazifedir.
Okumaya devam et

Share Button

PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ-14-

PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ -14-

20.yüzyılda faizi meşrulaştırmak için yapılan ilmi çalışmalara bir göz atmakta fayda var. Keynes’e göre, faiz, paranın nakit olarak saklanmaması için insanlara ödenen bir fiyattır. Yine de hakkını vermek gerekir Keynes ileri bir toplumda faizlerin sıfıra düşeceğini öne sürmüştür. Hatta İ.Kureşi’ye göre Keynes’in içinde bulunduğu akademik çevre, onun faize karşı alenen karşı çıkmasını engellemiştir.

Klasik iktisatçılar Smith ve Ricardo’ya göre, sermaye tasarrufların sonucunda elde edilmiştir. Faiz ise tasarruflara mukabil ödenen bir teşvik ve mükafattır. Marshall da faizin illetini ‘bekleme’ olarak görür. Çünkü ona göre insanlar halihazırdaki nimetleri sonraya ertelenmiş nimetlere tercih ederler. Bu bakımdan sermayedarlar parasının daha sonra geri dönmesini beklemesinden ötürü mükafatlandırılmalıdır. Klasik iktisatçılar ise faiz miktarının tasarrufu ve yatırımı belirleyeceğine inanmışlardı. Tasarruflar yatırımı ge- çerse faizler düşer, yatırım arttığında ise faizler artardı. Keynes ise bu fikri çürütmüştür. Zira ona göre, faiz tasarrufların bedeli olamaz. İnsanlar faiz almadan da tasarruf edebilirler.
Okumaya devam et

Share Button

PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ-6-

PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ -6-

Kağıt paranın ortaya çıkışı da mutlaka üzerinde durulması gereken bir gelişme. Marco Polo, Çinlilerin kağıt ile alışveriş yaptıklarını gördüğünde hayrete düşüyor. Ve bu izlenimlerini Avrupa’ya taşıyor.

Verilere göre, kağıt parayı ilk defa Çinliler kullanıyor. Mübadele aracı olan demir gibi madenleri taşıması zahmetli olduğundan bunlar bir ‘banka’ya teslim ediliyor ve karşılığında müşterinin eline üzerinde kasadaki miktarı yazan bir kağıt tutuşturuluyor. Bu kağıt çarşıda pazarda kullanılmaya başlandığında ise kağıt para gerçekten bir değere sahip olan ‘demir’ ‘altın’ ‘gümüş’ün yerine ikame edilmiş oluyor. Elbette bu büyük bir kolaylık.

Lakin kağıt paranın istismarı da kolay. Bu istismarın en bilinen -ki çağımızda da halen uygulanan- yöntemi şudur: Bankanın kasadaki mevcut miktardan daha fazla kağıt basması. Bu ise bankanın ‘para muhafaza etme/kasa’ fonksiyonun dışında kendine yeni bir fonksiyon yüklemesiyle olur: Kredi. Evet, banka duran parayı kredi olarak dağıtarak faiz kazancı elde eder. Lakin mevcut paradan çok daha fazlasını kredi olarak dağıtması sorun oluşturur. Bu sisteme günümüzde ‘Kısmı Rezerv Sistemi’ denmektedir ki köklerin yüzyıllar hatta binlerce yıl önceye dayanmaktadır.
Okumaya devam et

Share Button

PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ-1-

PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ -1-

Tefecilik bir meslek türüdür, sattığı mal ise paradır. Ve onlar da diğer müteşebbisler gibi mevcut pazarlarını koruyarak diğer pazarlara açılmaya ve büyümeye çalışırlar. Ki en azından son altı yüzyılı incelediğimizde ‘Tefeci Elitlerin’ pazarını genişlettiğini, Rönesans’tan Reform Hareketi’ne, Fransız Devrimi’nden felsefi akımlara, bilimsel devrimlere kadar birçok gelişmenin de bu genişlemenin önünü açtığını gözlemlenmekte.

İşaretlemekte fayda var: ‘Tefeci Elit’ kavramı sadece tefecilik mesleğini icra edenleri kapsamıyor. Aynı zamanda üretim araçlarına sahip olanları da içeriyor. Hatta çoğu zaman, tefeci ile üretici-sanayici aynı kişinin veya zümrenin farklı işleri olmuş oluyor. Bugün de Türkiye dahil olmak üzere büyük bankaların sahipleri incelendiğinde onların ülkenin en büyük sanayicileri de olduğunu görürüz.
Okumaya devam et

Share Button

Mevcut matematik, sıfır ile bir arasına sıkışmıştır

*Mevcut matematik, sıfır ile bir arasına sıkışmıştır

(Not: Bu yazı, “Riyaziye-1-Yeniden Riyaziye” isimli kitabımızdan nakledilmiştir)

Batının bizden yarım olarak aldığı ve tam muamelesi yaptığı riyaziye, matematik haline geldikten sonra, eksikliği görülemediği için, sıfır ile bir arasına sıkıştırılmıştır. Riyaziyenin ufku, sıfır ile bir arasındaki sahadan ibaret değildi, ikmal edilemediği için orada kalmıştı.
Riyaziye tecrit ve terkip güzergahını ikmal, ufkunu tespit, mevzu haritasını teşkil etmediği için, bugünkü matematiğin eksikliğini izah etmek zordur. Batının bunu idrak ve izah etmesi ise zaten beklenmezdi.
Batı, “bir”den sonraki sayılara toplama yoluyla ulaştığı için, “bir matematiğine” mahkum oldu, bu sebeple de sıfır ile bir arasında sıkıştı. Bu sıkışmanın en bariz alameti, bilgisayar dilini sıfır ile bire, bu ikisinin arasına hapsetmesidir. Bugünkü teknoloji, sıfır ile bir arasındaki sahanın teknolojisidir, eğer “iki” sayısı keşfedilebilirse, mevcut teknoloji ikiye katlanmayacak, onlarca katına ulaşacaktır.
*
Mevcut matematik, riyaziyeyi devralırken, riyaziyenin temelindeki izahları idrak edemedi. Sıfır ile biri izah edemediği için, naklettiği riyaziyeyi tam zannetti. Felsefi mecra, nihayetinde materyalizmde karar kıldı, bugünkü batıyı, batının varlık, insan, hayat ve bunları izah eden bilgi (ve ilim) telakkisini, materyalizm üzerine bina etti. Materyalizm, maddeye mutlak varlık muamelesi yaptı, mutlak varlık kabul edince maddenin ezeli ve ebedi olduğuna iman etti. Maddeyi, ezeli ve ebedi vasıflarla mutlak varlık kabul etmek, sıfırın reddidir.
Okumaya devam et

Share Button

Atatürkçülük Ders Kitaplarından Kaldırılmalıdır

Atatürkçülük Ders Kitaplarından Kaldırılmalıdır

İlk mektepten üniversitelere kadar Türkçe ve tarih kitapları Atatürkçülük propagandasıyla doludur. Nesiller ilk mektepten itibaren zihin ve düşünceleri ders kitaplarındaki “ulu önder” metinleriyle bir anlamda “telegram” işkencesine tâbi tutularak tek yönlü şartlandırılıyor ve idrakleri “kurtarıcı tek ideoloji Atatürkçülük” zehriyle zehirleniyor.

Atatürkçülük, kültür, medeniyet, ilim, san’at ve siyasette olmak üzere her şeyin kaynağı olarak takdim ediliyor. Cumhuriyet onunla aynileştirilerek, körpe zihinler iğfal ediliyor.

ATATÜRKÇÜLÜK, EMBRİYON ŞEKLİNDE NESİLLERİN ZİHNİNE YERLEŞİYOR Okumaya devam et

Share Button

KEMALİST CUMHURİYET NE ZAMAN TASFİYE EDİLECEK?

Kemalist Cumhuriyet Ne Zaman Tasfiye Edilecek?
Cumhur defalarca işaret verdiğine ve vesayetçi oligarşinin sandıkta esamesinin okunmadığı görüldüğüne göre artık, Atatürkçü Cumhuriyetle hesaplaşmalı, bu zorba rejim adına ne varsa yürürlükten kaldırılmalı, millet ve devlet kimliği, millî eğitim ve ders kitapları Atatürkçülük despotizminden temizlenmeli bir bir…

Altı Ok menşeli Cumhuriyetin Müslüman Türk milletinin değerleriyle mutabık olmadığı cumhur tarafından defalarca tasdik edilmesine rağmen hâlâ mekteplerde, kamuda ve anayasada Atatürkçülük dayatmasının devam ediyor olması, zorba-ideolojik devlet kimliğinin millete aitmiş gibi gösterilmesi son bulmalı artık?

ATATÜRKÇÜ CUMHURİYETİN TASFİYE KARARI MECLİS’TEN ÇIKMALI…
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-4-TEFEKKÜR BUHRANI VE İNSANİ FELAKET

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-4-TEFEKKÜR BUHRANI VE İNSANİ FELAKET

İnsanlığın düşünce dünyası sıkıştı. Birkaç asırdır insanlığın düşünce dünyasını batı felsefesi ve bilimi işgal ve temsil ediyordu. Dünyada zaten iki tefekkür mecrası vardı; birisi İslam irfanı, diğeri de batı felsefesi… İslam irfanının bir-iki asırdır inkıtaa uğraması, batı felsefesini, fiili olarak tek ve rakipsiz bıraktı.

Felsefe, düşünce üretimini devam ettirebilmek için nihayetinde diyalektik işleyişi keşfetti. Tez, antitez, sentez silsilesinden mürekkep olan diyalektik işleyişi, düşüncenin deveranı için tek mecra haline getiren batı ve batı felsefesi, son antitez olan sosyalizm-komünizmin, tezden (liberalizm-kapitalizm) önce çökmesiyle zincirini kopardı. Antitez teze karşı dayanmalıydı ki, onunla sentezi gerçekleştirebilsin, böylece diyalektik işleyiş devam etsin. Antitezin çökmesi, önceleri tezin zaferi gibi anlaşıldıysa da, sitemizde (www.fikirteknesi.com) yıllardır yazdığımız üzere, tezin de çökmesini mukadder kıldı. Felsefenin diyalektik işleyişe emanet edilmesi zaten derin bir krizdi, antitezin tezden önce çökmesiyle kriz satha çıktı ve herkes tarafından görülmeye başlandı.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-2-BATININ TEKNOLOJİ ANLAYIŞI

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-2-BATININ TEKNOLOJİ ANLAYIŞI

Batının teknoloji anlayışı, tek bir esasa istinat eder; “Mümkün olan yapılmalıdır”… “Mümkün olan yapılmalıdır” anlayışı, ahlaktan tamamen bağımsızlaşmaktır, teknolojiyi de ahlaktan mutlak anlamda müstakil kılmaktır.

“İmkan alanı”, imtihan sahasıdır. Mümkün olanın yapılması, imtihanın reddidir. İmtihan, İslami manada “istikamet” demektir, istikameti işaretler. İnsani manada ise, insan ile sureta insan veya hayvan arasındaki sınırı tayin eder. Hiçbir bilgi telakkisi, “doğru-yanlış”, “güzel-çirkin”, “iyi-kötü” mikyaslarından azade değildir. Ortaya koyduğu mikyasların isabet edip etmemesi ayrı bir meseledir ama bu mikyasların varlığı zarurettir. İnsan olmak, bir ölçü manzumesine tabi olmaktır. “Mümkün olan yapılmalıdır” yaklaşımı, epistemolojik (bilgi telakkisi) tefessühtür.
Okumaya devam et

Share Button

SELAHATTİN DEMİRTAŞ MİSALİNDE SİYASET VE GERÇEKLİK

SELAHATTİN DEMİRTAŞ MİSALİNDE SİYASET VE GERÇEKLİK

Cumhurbaşkanlığı seçimi, ne milletvekili seçimine ne de mahalli seçime benzer. Seçilmek için yüzde elli artı bir oy gerekiyor. Milletvekilliği seçimindeki yüzde on barajı, seçime bağımsız olarak girmek şeklinde aşan adaylar var, mahalli seçimlerde ise zaten baraj yok. Özellikle mahalli seçimlerde, yüzde on beş oyla bile belediye başkanlığını kazanmak mümkün olabilir, seçime giren parti ve adayların oyları dengeli dağılır ve birinci gelen parti oyların toplamının yüzde on beşini alırsa belediye başkanlığını kazanır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ise baraj yüzde ellidir, birinci turda yüzde elli artı bir oyu alan olmazsa, en çok oyu alan iki aday ikinci tura katılır ve yine baraj yüzde elli artı bir oydur. Hal böyle olunca, küçük partilere ancak ittifak etmek, büyük partilerin yedeğinde seçime girmek gibi bir ihtimal ve yol kalıyor.

Selehattin Demirtaş işte bu şartlarda cumhurbaşkanı adayı oldu. Kendisini aday yapan milletvekillerinin mensup olduğu partinin aldığı/alacağı oy, ancak yüzde 6-7 civarındadır. Bu durumda ortaya çıkan manzara nedir? Tavuğun kendini darı ambarında görmesi gibi bir şey…
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-17-İNFAK

İSLAM ŞEHRİ-17-İNFAK

İslam hiçbir konuyu tek zeminde hükme bağlamamış, en azından hukuk, ahlak ve edep olmak üzere üç çerçevede ve mertebede (seviyede) tanzim etmiştir. Hukuk, ahlak, edep, içtimai hayatın her noktasında görülebilen umumi tasniftir, bunların dışında da derinleştikçe (veya irtifa kazandıkça) farklı çerçevelerde farklı tasnif ve tanzimleri mevcuttur.

Mülkiyet, İslam’ın her seviye ve çerçevede tanzim ettiği bir bahistir. İslam, hukuki çerçevede hususi mülkiyeti tanımakla başlar, ruhi inkişafın zirvelerine doğru “Mülk Allah’ındır” hükmünü levhalaştırır.

Varlık telakkisi (ontoloji) cihetiyle “Mülk Allah’ındır” hükmü, “nihai ölçü” olmak bakımından tevhidi mahiyet taşır ve başköşede yerini alır. Nihai ölçü, ruhi inkişafın nihai maksadıdır, menzilidir. Müslüman şahsiyet, o menzile doğru inkişaf etmekle memur kılınmıştır.
Okumaya devam et

Share Button

EZANA YAPILAN ZULÜMLER-2-

Ezana Yapılan Zulümler-2

Kemalist Cumhuriyet’in en şedit yılları olan Tek Parti döneminde “Minaredeki yabancı sesten” gökler ver yerler eza çekiyor, Müslüman milletin yüreğine ateşler düşüyordu:

“TANRI ULUDUR TANRU ULUDUR”

Tanrı uludur Tanrı uludur Tanrı uludur Tanrı uludur / Şüphesiz bilirim ve bildiririm ki: Tanrı’dan başka yoktur tapacak / Şüphesiz bilirim ve bildiririm ki: Tanrı’dan başka yoktur tapacak / Şüphesiz bilirim, bildiririm ki: Tanrı’nın elçisidir Muhammed /Şüphesiz bilirim, bildiririm ki: Tanrı’nın elçisidir Muhammed / Haydi namaza, haydi namaza /Haydi felaha, haydi felaha / Namaz uykudan hayırlıdır / Tanrı uludur, Tanrı uludur / Tanrı’dan başka yoktur tapacak.

EZANA ZULMEDEN GÜRUH: CHP VE KEMALİZM

Milleti “basit ruhlu halk” olarak gören CHP’nin azılı genel sekreteri Recep Peker, 18 Ocak 1933 tarihinde parti teşkilatlarına gönderdiği yazıda “Bazı illerde özellikle Türkçe ezan ve Türkçe Kur’an dolayısıyla irticai nitelikte propagandaların yapıldığının haber alındığını, cehalet ve fena fikirlerin mahsulü olan böyle propagandalar karşısında parti örgütünün halkı aydınlatmasını ve mahalli hükümet rüesası ile birlikte hareket ederek basit ruhlu halkın aldatılmasının önüne geçilmesini” ister. Okumaya devam et

Share Button

HAKİKAT VE ADALET

HAKİKAT VE ADALET
Adalet bahsi, girift meselelerden biridir. Bu sebeple olsa gerek, en çok kullanılan mefhumlardan biri olmasına rağmen, derinliğine bir izahı yapılmamış, muhkem bir çerçeve oluşturulmamıştır. Adalet, o kadar büyük bir ihtiyaçtır ki, adalet mefhumunun herkes tarafından anlaşıldığı zannı galip ve yaygındır. Bu sebeple idrak çabasına ve izah gayretine konu olmamaktadır.
Hâlbuki dünyada derin bir sükunet ve huzuru temin eden mefhum adalet, kıyameti kopartan ve büyük altüst oluşları tetikleyen de mefhum-u muhalifi olan zulümdür. Bu kadar mühim ve müessir olan bir mefhumun derinliğine tetkik edilmemesi, mevzu listesinin başlarına alınmaması ciddi bir zafiyete işaret ediyor. Tabii ki kadim müktesebatımızda bu mevzuu ciltlerce eserle tetkik edilmiştir lakin müktesebata ulaşmaktaki zorluk, meselenin dikkatten kaçmasına sebep oluyor.
Adalet, hakikatinde ve tatbikatında nedir? Veya soru şöyle sorulabilir; “hakiki adalet nedir?” ve “tatbiki-nispi adalet nedir?”. Adaletin hakikatine dair nazari tetkik çabasına girilmeyince (herkes tarafından bilindiği ve anlaşıldığı zannıyla), tatbiki ciheti, tezahürleri göze çarpmakta, bazı tezahürler üzerinden ağır tenkitler geliştirilebilmektedir. Adalet bahsindeki en büyük ölçü ihlali, “kaynak şirki”dir yani İslam’dan başka kaynak arayışıdır. İslam’dan başka adalet kaynağı olabilecek “hükümler manzumesi” olduğu zannı yaygınlaşmaktadır. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-2-FİKİR VE ŞEHİR

ŞEHİR VE MEDENİYET -2-FİKİR VE ŞEHİR
Şehir, ya hayatın kaosu veya fikrin nazım planıdır. Şehir, ya fikrin taşa, toprağa bulanmış halidir veya fikrin toprakla buluşma noktasıdır. Şehir, ya fikrin kaos sahasıdır veya fikrin tecessüm etmiş halidir. Şehir, ya taşın fikir üzerinde hakimiyet kurduğu mekan organizasyonudur veya fikrin teşkilatlanma maharetinin tecellisidir. Şehir, ya fikri şekillendiren bir agoradır veya fikrin tatbikat sahasıdır. Şehir, ya fikrin ilk içtimai imtihanını kazandığı mekandır veya şehrin fikri rüştünü ispatladığı coğrafyadır.
*
Bir dünya görüşüne sahip olanlar için şehir, fikrin nazım planıdır. Şehir, dünya görüşünün hukuku, ahlakı, edebi, ilmi, sanatı için hazırlanmış ve tatbik edilmiş bir nizam tezahürüdür. Şehri gelişigüzel inşa ettikten sonra orada dünya görüşünün yaşanabileceğini düşünenler, mesela hayvan barınağında insani hayat sürülebileceğini düşünenlerdir.
*
Fikir, insanın kalbine ve aklına nüfuz ettikten sonra, onun tavassutu ve marifetiyle toprağa iner, toprakla buluşur. Fikir, nazım planına sahip olmayan insanların elinde toprakla buluşmaz, toprağa çivilemesine düşer ve çamura bulanır. Toprağı çamurdan kurtaracak, onu yaşanabilir bir mekan haline getirecek olan insandır, fikir sahibi olmayan, fikrin nazım planına malik bulunmayan insanların elinde fikir, toprağa kendi ruhunu üfleyemez. Okumaya devam et

Share Button

“Hacı Devlet Efendi”den Korkan Kemalist Cumhuriyetçiler

“Hacı Devlet Efendi”den Korkan Kemalist Cumhuriyetçiler

Müstebit ve şerir Cumhuriyet’in Adliye Vekillerinden Esat Mahmut Bozkurt’un 27 Mart 1928’de İkdam Gazetesi’nde yazdığı “Hacı Devlet Efendi” adlı yazısı, yapılacak olan anayasaya İslâmî değerlerin yerleştirileceği endişesine kapılan sağ ve sol Atatürkçü ulusalcıların paranoya ihtiva eden “Anayasa Mahkemesi’nin ve yargının laik Cumhuriyet’i koruyan değil, İslamî cumhuriyete geçişi kolaylaştıran kararlar vermesi ve bunda epeyce yol alındığı…” beyanlarına tıpatıp benziyor. Demek ki Kemalizm’in sulbünden olanlar dün nasılsa, bugünde öyleymiş.
Oysa endişeye kapılmalarını gerektirecek hayırlı bir gelişme yok. Çünkü bu ülkedeki Cumhuriyet, Atatürkçü ilke ve inkılâpların hükümferma olduğu, askerî ve sivil mahkemelerin, kararlarına esas aldığı bir Cumhuriyettir ki, cumhurun Cumhuriyeti değildir. Resmî ağızdan Atatürkçü düşüncenin anayasada korunacağı söylenen bir sisteme, “Din-i İslâm” ve “Vatan-ı İslâm” diyerek Millî Mücadele’ye katılan milletin Cumhuriyet’i demek, hakarettir.
Laikçi Cumhuriyet Mahkemelerine “Sizin asli göreviniz rejimi korumaktır, gerisi teferruattır” diyen ve “Hacı Devlet Efendi”den ödü kopan şedit inkılâpçı Esat Mahmut’a göre devleti dini olmazmış. Nisyan ile mâlûl olanları uyandırmak, mülkümüzde hain kurt gibi dolaşan Kemalist dilli Cumhuriyet tapıcılarının atalarından ve darbecilerinden gördüğümüz zulümleri unutmamak ve Cumhuriyeti İslâmlaştırma fikrimizi diri tutmak için millet düşmanı bu şenî Cumhuriyetçinin yazısının hülâsasını duyurmayı millî bir vazife saydım:
“ZEKAT VEREN, NAMAZ KILAN, HACCA GİDEN BİR DEVLET HAYÂL EDEBİLİR MİSİNİZ?”
Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-10-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-8-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-10-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-8-
İslami tefekkür ile insani tefekkürü birbirine karıştırıyoruz. İslam’ı eksik anlama itiyadımızın, eksiği “tam” zannetme hatamızın en bariz tezahür mevzularından birisi de bu meseledir. İslam’ın bir parçasını birazcık anlayan birisi, Müslümanlar dışında, insanlık için de bir fikir ihtiva ettiğini el yordamıyla hissediyor fakat merkezi bakış, çerçeve ihtiyacı, nispet ve mikyas anlayışı oluşmadığı için İslami tefekkür ile insani tefekkürü birbirine karıştırıyor. İnsani tefekküre dair bir şeyler sezenler, hızlı şekilde “evrensel değerler” jargonuna savruluyor. Kendi “insanlık fikrini” üretemeyince, muhtevasını batının doldurduğu evrensel değerler şablonuna teslim oluyor.
İslam’ın cihanşümul (evrensel) olması başka şeydir, batı kültürünün “evrensel değerler” olarak kabul edilmesi başka bir şeydir. Batı mahreçli insan hakları beyannamelerini tenkit etmeyenler, evrensel değer tabiriyle doğrudan doğruya batı değerlerine teslim olmaktadır. Dikkat çekici değil midir batının yayınladığı insan hakları beyannamelerine (insan hakları evrensel beyannamesi, kadın hakları beyannamesi, çocuk hakları beyannamesi ila ahir) ciddi bir tenkit getirilmemesi. Bu durum, onların, sarahaten veya zımnen kabulü manasına gelmiyor mu?
Bir taraftan batının kültürel hakimiyetini kabul eden aciz bir ruh hali diğer taraftan İslam’da da “insanlık fikri” olduğuna dair bazı sezişlerden ibaret kalan bir anlama seviyesi Müslümanların bir kısmını kaotik bir zihni evrene mahkum etti. Son zamanlarda Müslümanlar arasında “evrensel değerler” türünden lakırdılar duyulması, bu zafiyetin tezahürü olmasın.
* Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-7-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-5-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-7-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-5-
İnsan tabiat haritasındaki “insani bölge” nasıl tespit edilecek? Her kültür iklimi, her dini coğrafya, her düşünce disiplini meseleye farklı yaklaşıyor, çok sayıda fikir ve bakış açısı karşısında, “budur” demek ne kadar mümkün? En müşahhas varlık olan maddenin bile mahiyeti ile ilgili tartışmaların ittifakla neticelenmediği bir dünyada, mahiyeti gereği “müphem” olan bu bahis üzerinde ittifak nasıl mümkün olabilir? Her mevzuda olduğu gibi bunda da ittifak sözkonusu değil, bu sebeple ittifaktan ziyade istikameti dert etmemiz gerekiyor.
Hem insan tabiat haritası hem de o haritadaki insani bölge meselesi, varlık telakkisine (ontolojiye) ait temel bahislerdendir. Ne var ki hiçbir varlık telakkisi, bilgi telakkisinden (epistemolojiden) müstakil değildir. Hiçbir ontolojik mesele, bilgiden (dolayısıyla öğrenmeden, anlamadan) bağımsız olarak değerlendirilemeyeceği için, her ontoloji telakkisi aynı zamanda bir epistemoloji telakkisidir. İnsanlığın önündeki en girift meselelerden birisi de budur, sıfır bilgiyle idrak mümkün olmadığı için, epistemolojinin ağına takılmamış bir ontoloji teorisi kurulamamıştır. Bunun aksini söyleyen, yani saf ontolojik teori geliştirdiğini iddia eden insanlığın en büyük yalancısıdır. İslam ilim telakkisindeki, “ilim maluma tabidir” ölçüsündeki derinliğin bu noktada anlaşılması gerekiyor. Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-6-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-4-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-6-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-4-
Hem insan tabiat haritasını çizecek hem o haritadaki “insani bölgeyi” keşfedecek hem de o bölgedeki terkibi (ve muvazeneyi) anlayacak ve bu çerçevede bir hayat altyapısı inşa edecek olan sadece akıl mıdır? Bu mümkün müdür, mümkün değilse aklın payı nedir?
Öncelikle bilinmesi gereken husus, “insani bölge”nin, “insani aklın” altyapısı olduğudur. İnsani akıl, insani bölgenin eseridir, insan zihni “insani bölgede” inşa edilmemişse, ortaya çıkacak akıl da insani akıl olmaz. “İnsan ile hayvan arasındaki farklardan biri akıldır” ifadesi, çok ham bir düşünceye işaret eder. İnsan cinsi ile hayvan cinsi arasında akıl gibi bir fark vardır ama akıl, insan cinsinin tabiat haritasındaki “hayvani bölgede” de meydana gelebilir. İnsan böyle bir varlıktır, tabiat haritasının “hayvani bölgesine” yerleşmişse, o bölgenin aklını inşa eder, işte bu hayvani akıldır. Hayvani akıl hayvanda bulunmaz, iki cins arasındaki fark da budur ama insanda mutlaka “insani akıl” olacağı düşüncesi, insanın, her hal ve şartta doğru düşüneceği ve doğru yapacağı manasına gelir. Tarihin herhangi bir kesiti (en insani bir saniyelik parantezi bile) sayısız yanlışın olduğunu gösterir. Demek ki insanın doğru düşünmesi teminat altında değildir, bunun için fevkalade bir çaba gerekir.
“İnsan fikri” yoksa akıl tarifi yoktur. Ucuzcu dimağların sathi tarifi olan, “akıl, anlama ve düşünme melekesidir” cümlesi, hiçbir insani meseleyi halletmez. Zira insan cinsi, akıl ve düşünce yoluyla en vahşi hayvandan daha vahşi tatbikatları, yine akıl ve düşünce yoluyla imal ettiği aletlerle (mesela silahlarla) gerçekleştirebilmektedir. Akıl ve düşünce, hayvanlardan daha vahşi tatbikatların manivelası olabiliyorsa, “hayvan ile insan arasındaki temel farktır” denilebilir mi? Bu manada, İslam İrfanının “insan fikri” ve “akıl tarifi” dışında, temellendirilebilmiş bir insan fikri inşası ve akıl tarifi yapılamamıştır. Okumaya devam et

Share Button

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-5-HALA YİRMİNCİ ASIRDAYIZ

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-5-HALA YİRMİNCİ ASIRDAYIZ
Hicri on beşinci asra intibak edemedik, miladi yirmi birinci asra intikal edemedik, bu iyi değil… Yirminci asır arkamızdan çekiyor, zihnimizi vakumluyor, mengeneye aldığı aklımızı bırakmıyor. Yirminci asır zihni evrenimizin kabusu, bu kabusu uykuda da görüyoruz uyanıkken de… “İbn’ül Vakt” bile olamadık, “Ebul vakt” olanlar ise halimizi acıyarak seyrediyor. Geçen asrın çocukları olarak kaldık. Bu çok kötü, işte size tam bir irtica misali…
Yirminci asır kendi içine çöküyor ama bizim iç alemimizde bir türlü çökemiyor. Batının kendinden ümidini kestiği bir devirde, biz batının tüm değerlerini zihni evrenimizde dip diri tutuyoruz. Türkiye’deki Batılılaşmış ahmaklardan bahsetmiyorum, bizzat Müslüman fikir ve ilim adamlarından bahsediyorum. Mesela bir Müslüman bilim adamı (ilim adamı değil tabiatıyla), ilim usulünü (onlar bilimsel metot diyorlar), İslam İrfan Müktesebatından değil, batının bilim anlayışından alıyor, kullanıyor ve kendi kaynaklarını ve usulünü umursamaz şekilde hayatını yaşıyor. Müslümanlar “bilimsel yapıtlarını”, batı bilim formatında veriyorlar ama bunu yaparken İslam’ı anlattıklarını zannediyorlar. Batının posasına mücevher muamelesi yapan bu ahmaklar, Müslümanların ilmi çalışmalarını ve eserlerini “tasnif dışı” tutmak gibi bir cinayet işliyorlar. Okumaya devam et

Share Button