UKRAYNA GÜNLÜKLERİ-(06.03.2014)-İÇ SAVAŞ ÇIKAR MI?

UKRAYNA GÜNLÜKLERİ-(06.03.2014)-İÇ SAVAŞ ÇIKAR MI?

ABD dünya kabadayılığından vazgeçemiyor, her ne kadar dünya kabadayılığına devam edecek gücü kalmasa da, bir anda vazgeçmesi mümkün görünmüyor. “Tamam, ekonomik kriz yaşıyorum, savunma bütçemde kesinti yapıyorum, asker sayımı azaltıyorum, dışarıdaki askerlerimi anavatana çekiyorum ama neticede dünyanın tek süper gücüyüm, ben varken bu kadar pervasız hareket edemezsin” mealinde şeyler söylüyor, satır aralarında. ABD tabii ki bir anda dünyadaki tüm iddialarından vazgeçemez, ne haliniz varsa görün diyemez. Bu mesele en azından bir gurur mevzuudur ve fakir de olsa gururlu bir süper güç var. Esprisi bir tarafa, ABD’nin gerçekten de ciddi bir gücü kalmadı ve yurt dışı askeri operasyon yapacak halde değil. Buna rağmen bir anda cepheden çekilmeyi kendine yediremiyor ve AB’den çok daha sert tepkiler veriyor. Veriyor da ne oluyor? Rusya tınlamıyor, takmıyor, hatta gevezelik babından şeyler yapıyor.

AB ülkeleri ise ABD kadar bile tepki gösteremiyor. Gösteremezler çünkü AB ülkeleri hem ABD kadar güçlü değiller hem de Rusya’ya doğrudan ihtiyaçları var. ABD, AB ülkelerini en az kendisi kadar sert tepki vermeye ikna edemezse, kendisi de yumuşayacak ve AB’ye, ne haliniz varsa görün diyecek. Tabii ki bunu “resmi olarak” hiçbir zaman demeyecek ama kapalı kapılar arkasında “canınız cehenneme” demekten de kaçınmayacak.
Okumaya devam et

Share Button

SURİYE’DEKİ TEHLİKE…

SURİYE’DEKİ TEHLİKE…
Suriye’de yaklaşık üç yıldır devam eden iç savaş, İran, Hizbullah, Esed’ten oluşan Yezidler kadrosunun cehennemlik direnişine çarptı. Şii Yezidler topluluğunun Suriye’deki direnişinin kendileri açısından tek gerekçesi, stratejik ihtiyaçtır. Stratejik ihtiyaçlarını, dinlerinin önünde tutacak kadar mensup olduklarını iddia ettikleri dinleriyle irtibatlarını kesmiş haldeler. Osmanlı, balkan savaşlarında geri çekilmek zorunda kalınca, geri çekildikleri beldelerdeki gayrimüslimlerden daha önce topladıkları cizyeyi, bir yılı dolmadığı için, hem de yıkılırken ve mali kriz yaşarken, sahiplerine geri iade etmiştir. İslam’a mensubiyetin derinliğine bakın, hem de kendine isyan etmiş hıristiyan azınlığın haklarını, Şeriat gereği, onlara geri verecek kadar strateji yoksunu(!) ama iman sahibidir Osmanlı. Kendilerinden başka her Müslümanı Yezid taraftarı görecek kadar ağır bir iftira ile inancını inşa eden alçak Şia, İslam’ı hiç umursamaksızın Müslüman katlediyor. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMSIZLIK İNSANSIZLIKTIR

İSLAMSIZLIK, İNSANSIZLIKTIR
İslam’ın son kalesi, son karargahı, son devleti, son medeniyeti olan Osmanlı yıkıldıktan sonra yeryüzü, şeytanların eğlence merkezi haline geldi. Şeytan, sadece Allah’a değil aynı zamanda insana da düşmandır, insanları Allah’ın dininden uzaklaştırdıktan sonra, insanlıktan da uzaklaştırır. Secde etmediği, kendinden hakir gördüğü insanı, kendinden hakir hale getirmek, zelil ve rezil etmek için elinden geleni yapar ve maksadını gerçekleştirdiğinde de keyifle eserini seyrederek eğlenir. Yeryüzünde Allah’ın dini hakim ve Müslümanlar kuvvetli değilse, dünyayı “insani” çizgide tutacak hiçbir ölçü ve kudret, makam ve teşkilat yok demektir.
Osmanlı, son İslam devlet ve medeniyeti olmakla, insanlığın kalesiydi, yeryüzünde insanların yaşadığının işareti, delili, merkeziydi. Bir asırdan beri Osmanlı yok, Osmanlı tasfiye edildiğinden beri yeryüzü şeytanın ikametgahı, insanlar da oyuncağı ve eğlencesi oldular. Batının, sahip olduğu zannedilen değerlerini bile umursamadan Mısır, Suriye, Filistin, Afganistan, Arakan ve diğer İslam beldelerinde katliam yapılmasına seyirci kalmasının temel sebebi, şeytanın yeryüzündeki hakimiyet karargahlarından biri olmasındandır. Unutulmasın ki, şeytanın prensipleri yoktur, sadece alçaklık, hainlik, melunluk yapmak gibi bir vazifesi vardır. İslam’a karşı mücadele etmek için uydurulan bir takım prensipler, insanları aldatmak içindir ve ilk fırsatta onları da tepelemekten ve onlara güvenenleri bile rezil ve zelil etmekten zevk alır. Unutulmasın ki, her zaman olduğu gibi karşımızda yine şeytan var fakat bu defa dünya imparatorlukları kurmuş bir şeytan var, dünya imparatorluklarını yöneten insi şeytanlar var. Okumaya devam et

Share Button

İSYAN YÖN DEĞİŞTİRDİ, YENİ HEDEF ŞİA

İSYAN YÖN DEĞİŞTİRDİ, YENİ HEDEF ŞİA
ABD tarafından Afganistan ve Irak’ın işgal edilmesi ile başlayan yeni bir süreç var; Ortadoğu’da İran-ABD ittifakı… Bu ittifak, İran’ın ABD politikalarına entegrasyonu gibi bir şey değil, İran’ın ABD ile düşmanlığının bittiği anlamına gelmiyor. İran ile ABD hala düşman çünkü ABD tüm Müslümanlara düşman, İran ve Şia’yı da Müslüman bildikleri için onlara da düşman. Bu sebeple İran ile ABD ittifakı, “dostlar ittifakı” değil, aksine “düşmanlar ittifakı” mahiyetinde gerçekleşti ve bu şekilde de devam ediyor.
İran-ABD ittifakı, her iki ülkenin Ortadoğu’daki menfaatlerinin birleştiği noktalarda meydana geldi. Saddam’a karşı yürütülen ABD siyaseti, İran’ın Saddam’a karşı yürüttüğü siyaset ile örtüştü. ABD, Irak’ı işgal edebilmek için “içeriden” müttefikler aradı, Kuzeyde Kürtleri, Güneyde ve ortada ise Şia’yı buldu. Sadece Kürtlere yaslanan ABD Irak’ı işgal edemezdi çünkü Kürtler toplu halde Kuzeyde yaşıyordu. Ülkenin geri kalanındaki işgale fazla katkı sağlamaları mümkün değildi. Irak işgali, esas olarak Şia-İran ile ABD ittifakı neticesinde gerçekleştirildi. İşgalin ilk yıllarındaki şiddetli direnişi ABD kıramadı, kıramazdı da… Direnişi kıran Şii milisler oldu, bölgeyi, şehirleri, halkı tanıyorlardı, insanları gece evlerini basarak boğazladı. Direnişi yataklarında kırdı. Bütün bunlar olurken, İran, kamuoyu önünde ABD’ye çatıyor ama kapalı kapılar arkasında ellerini ovuşturuyor, keyfinden göbek atıyordu. Aynı hadise Afganistan işgalinde de yaşandı, Afganistan’da Şia nüfusu Irak’taki kadar fazla olmadığı için, direniş hala diri şekilde sürüyor ve hızla zafere doğru gidiyor.
İran için Afganistan ve Irak işgalleri, Ehl-i Sünnete karşı yürüteceği savaş için bulunmaz bir fırsattı. Afganistan ve Irak işgali ile İran Ehl-i Sünnet kuşatmasını kırdı, manevra alanını genişletti, nefes aldı. Meselenin ilginç tarafı, Ehl-i Sünnet İran’ı kuşatmamıştı, İran, Ehl-i Sünneti düşman olarak gördüğü için kendini kuşatma altında gördü. ABD ile birlikte yüz binlerce Müslümanı katletti, yüzbinlerce Müslümanın kanı üzerinden stratejik faydalar sağladı. Stratejik menfaat için Müslüman kanı akıtmak, Şia için, itikadi, vicdani, hukuki, ahlaki anlame rahatsız edici bir iş değildi, uykuları kaçmadığı gibi rahat uykulara daldılar. Okumaya devam et

Share Button

“DEŞİFRE” PROGRAMININ LİNKİ

Yazarımız Haki DEMİR’İN katıldığı “Deşifre” programını izlemek isteyenler için linkini veriyoruz.

Bu linkten deşifre programının tamamı izlenebilir.

Share Button

YENİ İTTİFAK DENKLEMİ BATI-DOĞU-İRAN

YENİ İTTİFAK DENKLEMİ BATI-DOĞU-İRAN
Suriye’de devrim süreci uzadıkça, iç savaş derinleştikçe Suriye merkezli dünya siyasi denklemleri farklılaşıyor. Bu konuda şaşırtıcı gelişmeler var, batı bloku, doğu bloku ve İran, Suriye ile sınırlı kalmak şartıyla aynı denklemin aktörleri haline geliyor. Neler oluyor, nasıl oluyor da bu ülkeler ve bloklar aynı denkleme giriyorlar?
Öncelikle bir hususu tasrih edelim; milletlerarası münasebetlerde bir ülke, başka bir ülkeyle bir konuda müttefik, başka bir konuda düşman ilişkiler kurabiliyor. Toptancı yaklaşımlar soğuk savaş dönemiyle birlikte bitti, kaldı ki o dönemde bile batı bloku ile Sovyet bloku kapalı kapılar arkasında birçok konuda ittifak yapmışlardı. Bunların arşivlerinin bile açıklandığı, bilindiği bu gün, iki ülkenin bir konuda müttefik başka bir konuda düşman olmasını garip karşılamamak gerekiyor.
Batının Suriye merkezli siyasi tavır alışlarını değiştiren en mühim hadise, devrim sürecini tamamlamış Arap ülkelerinde yapılan seçimlerden Müslümanların iktidara gelmiş olmasıdır. Batı, Arap ülkelerindeki mevcut diktatörlerle zaten çok derin işbirliği ve ittifak içindeydiler, halk isyanı başladığında diktatörlüklerin dayanamayacağını ve mutlaka yıkılacağını anladıkları için halktan yana tavır koydu. Süreci bitirmiş olan ülkelerdeki seçim sandıklarından çıkan iktidarları görünce, halka destek vermekle elde etmeyi umdukları neticelerin ve faydaların hayal olduğunu gördüler. Okumaya devam et

Share Button

ABD’NİN KAÇMA VAKTİ

ABD’NİN KAÇMA VAKTİ
Yeni Şafak gazetesinin 17.09.2012 tarihli internet sitesinde yayınlanan kısa bir haber… ABD savunma bakanının Afganistan’daki durum ile ilgili açıklaması… Haber şu;
“Panetta, Pekin’de Çin Savunma Bakanı General Liang Guanglie ile görüşme sonrası yaptığı açıklamada, Afganistan’daki saldırılara rağmen 2014 yılında ABD ve NATO güçlerinin ülkeden çekilmesi ve güvenliğin Afgan yetkililere devredilmesi konusunda ısrarlı olduklarını açıkladı.
Savunma Bakanı Panetta ayrıca, ABD ve NATO güçlerine düzenlenen saldırıların Taliban’ın başarılı olduğu anlamına gelmediğini ifade ederek, ‘Taliban bölgede kaybettiği gücü yeniden kazanmak yerine kaos yaratmaya veya bize saldırma yoluna başvuruyor’ dedi.” Okumaya devam et

Share Button

YENİ SİYASET ANLAYIŞI YENİ DENGE DENKLEMİ

Dünyada mutlaka dengeler kurulmuştur, tarih bunun misalleriyle doludur. Tarihteki dengelerin bir kısmı uzun bir kısmı kısa süreli olmuştur. Yakın tarihe gelindiğinde ise dengelerin artık kısa süreli olduğu görülür. ABD ve Sovyet karşı ağırlıklarında kurulan son denge, ikinci dünya harbinin akabinde kurulmuş ve 1990’lı yılların başında yıkılmış, bir insan ömrü kadar bile sürmemiştir. Bu dengenin yıkılmasından sonra, ABD ekseninde tek merkezli bir dünya dengesinin kurulduğu, kurulacağı zannedildi. Bu yanlış siyasi tahmindi veya ABD’nin arzusuydu, gerçekleşmedi. Hızlı şekilde doğu ile batı arasında yeni bir denge arayışı başladı. Bu gün dünyanın yaşadığı hadiseleri tek başına izah edebilecek bir perspektif varsa o da budur, “yeni denge arayışı”…
Yerleşmiş dengelerin yıkılması zordur. Fakat son dengenin Sovyet karşı ağırlık merkezinin kolay, hızlı ve kendi kendine çökmesi, dünya siyasetini anlayabilmek ve takip edebilmek için yeni bir anlayışı şart kıldı. Devasa bir yapının (Sovyetlerin), birkaç yıl gibi kısa sürede, kendiliğinden yıkılıvermesi, denge unsuru olan karşı ağırlıkların taarruzuna ihtiyaç olmadığını gösterdi. Bu gün batı blokunun derin bir kriz içinde debelenmesi de bu tecrübeyi hafife alma teşebbüslerini akim bıraktı. Anlaşıldı ki dünya siyasetini anlamak ve takip etmek için gerçekten yeni bir anlayış (konsept) gerekiyor. Okumaya devam et

Share Button

YAKINDA ABD ASKERLERİ ÜLKELERİNE BİLE DÖNEMEYECEK

YAKINDA ABD ASKERLERİ ÜLKELERİNE BİLE DÖNEMEYECEK
Afganistan’dan gelen haberler dikkat çekici. Sadece ABD değil, tüm NATO güçleri yeniliyor, hem de fena bir hezimetle. Bu Afganistan harika bir ülke… Yirminci asrın başlarında İngilizler’i, aynı asrın sonlarına doğru Sovyetleri ve yirmi birinci asrın başında da tüm batı güçlerini (NATO) yeniyor. Düşünebiliyor musunuz, toplam bir asır içinde dünyanın farklı üç süper gücünü yendi. Bu nasıl bir şereftir böyle…
Uzun zamandır NATO’nun Afganistan’da başarısızlığa uğradığı konuşuluyordu fakat son gelen haberler, başarısızlık merkezinde değil, mağlubiyet merkezinde değerlendirmeler şeklinde. Açığa çıkan gizli yazışmalar böyle söylüyor, kaldı ki yetkililer de zaten açıkça NATO’nun artık Afganistan’da başarılı olamayacağını beyan ediyor. Belli oldu ki artık NATO ve ABD Afganistan’da hedefine ulaşamayacak.
Öyleyse ne yapacak? Afganistan’dan kaçamadığına göre ne yapacak? Kaçmayı onuruna (hala onurdan bahsetmelerine sinirleniyorum) yediremeyeceğine göre ne yapacak?
Kaçmayacak, kaçamayacak, önce onurundan dolayı kaçamayacak, sonra da kaçacak hali kalmayacak. İlginçtir, insan psikolojisi gücü varken onuruna yenilir, gücü kalmadığında ise zayıflığına yenilir. “Doğru” olanı yapmak gibi bir derdi olmayanlar “kuru onur” gibi dertler ediniyor.
Asalet ve kudret bittiğinde hala onurdan bahsedenler, aslında onurlu değiller, sadece onur budalası haline geliyorlar. ABD’nin Afganistan’daki durumu tam olarak bu, onur budalalığı…
Kuru onur, ayak bağıdır ve doğru yapmaya mani olur. Stratejik gereklilik ABD’nin bir an önce askerlerini Afganistan’dan çekmesini gerektiriyor fakat adamlar “kuru onur sıtmasına” tutuldular, hem kendi askerlerinin ölmesine sebep oluyor hem de oradaki yerli halkı katlediyorlar. Onura bakar mısınız?
Kaçamayacaklar. Onur, cephedeki askerlerin kendilerini cepheye zincirlemesi gibi bir şeydir. Onurun son kırıntılarını yaşadıkları bu dönemde, kaçamazlar. Onur, en fazla kaybedilmeye başlandığında kıymet kazanır ki, ABD tam olarak o dönemindedir. Bu gün onur derdiyle yaptıkları hataları, on yıl sonra, “tam bir ahmaklık” diye anlatacaklar birbirine. Fakat bu günkü “duygu dünyaları” onur ile o kadar meşgul ki, onurluluk ile ahmaklık arasındaki sınırı göremez hale geldiler.
Afganistan hakikaten çok büyük ihsanlara sahip… Dünyanın üç süper gücünü hesaba çeken, onların ordularını değil onurlarını tepeleyen bir ülke. Ne mutlu onlara ki, bir asır içinde dünyaya hakim olan üç süper gücün onurlarını ayakları altına aldılar. Düşünün, dünyanın en kibirli, onurlu! üç süper gücün onurunu ayakları altında çiğnemek ne büyük şereftir.
ABD, kendi diliyle söyleme gerekirse “onurlu bir çıkış” yolu bulduğu anda Afganistan’dan çekilecek. Fakat mücahitler, Sovyetler Birliği, ordusunu çekmek için ateşkes istemişti de, kabul etmemişler ve Sovyet ordusuna en büyük kayıpları onlar çekilirken vermişlerdi. Aynı şekilde ABD ve NATO’da en büyük kayıplarını orduyu çekerken verecek. Çünkü Afgan halkı, bunların ateşkes teklifine de “hayır” diyecek ve vurmaya devam edecek. Ki, bir daha Afganistan’ı işgal etmeye niyetlenmesinler.
ABD ve NATO, Taliban ile ateşkes ve başka konularda anlaşmaya varmak için kaç yıldan beri görüşme yapıyor. Bir türlü istedikleri şartları kabul ettiremiyorlar. Anlaşılan o ki, ABD ve NATO da ateşkessiz kaçmak zorunda kalacak ve ağır kayıplar verecek. İngilizler de onurlarına yenilmişlerdi Ruslar da… Şimdi sıra ABD de…
Bu gün onurundan kaçamayanlar, yarın güçsüzlüğünden kaçamayacaklar. ABD kendi içinde çökerken, dünyanın muhtelif yerlerinde işgal halinde veya askeri üslerde bulunan askerlerini anavatanına çekemeyecek hale gelecek. Yakın zaman sonra göreceksiniz, ABD askerleri dünyanın bir çok yerinde, o ülkelerin insafına terk edilecek. Ve birçoğu da o ülkelerin paralı askerleri (kiralık katilleri) haline gelecek. ABD askerlerinin içinde en talihsiz olanları da Afganistan’dakilerdir. Çünkü Afganistan da sıcak savaş devam ediyor ve hiçbir şekilde hayat hakkı tanınmayacak. ABD ve NATO’nun Afganistan’da çok az zamanı kaldı, kaçabilmek için… Kısa süre sonra kaçmaları mümkün olmayacak.
FARUK ADİL

Share Button

DÜNYAYI AHMAK YERİNE KOYMAK…

Birkaç gündür Usame Bin Ladin suikastı ile ilgili haberleri takip ediyorum. Mümkün olduğunca farklı haber kaynaklarına bakıyorum. Bir türlü nihai kararı vermeyi mümkün kılacak bilgi, kamuoyuna servis edilmiyor. Nedir o bilgi? Ladin suikastı ile ilgili DELİL…
Bütün haberler ABD yetkilileri veya kurumları tarafından servis edilmekte. Başka hiçbir kaynak, mesela hadisenin vuku bulduğu ülke olan Pakistan’ın yetkilileri açıklama yapmıyorlar. ABD yetkililerinin dışındaki tüm haberler, aslında ABD kaynaklı haberlerin tedavülünden ibaret.
Mesele ne?
Mesele, Ladin’in ölüm belgesini çıkarak belge ve delil olmaması… Konu mahkemeye götürülse, hiçbir mahkeme mevcut bilgilerle Ladin’in öldüğüne dair “ilam” vermez. Dünyadaki hiçbir avukat, mevcut bilgilerle, herhangi bir mahkemeden “ölüm kararı” çıkaramaz. Bu durum Ladin’in ailesinin mirası paylaşmak için mahkemeye başvurmasında da önlerine gelecek bir problem.
Hukukun, özellikle muhakeme hukukunun bu meseleye nasıl bakacağının ehemmiyeti var mı? Bu hadise, fiili bir durum değil mi? Fiili bir durum olduğu doğru lakin öldürüldüğüne inanmamız için hiçbir delile ihtiyaç duymayacak mıyız? Delile ihtiyaç duymamak saflık (aslında ahmaklık) olmaz mı?
Delillerin değerlendirilmesi ve neticeye varılması hususunda birkaç usul vardır. Birincisi, hukuk muhakemesi usulüdür. İkincisi, istihbaratın bilgi değerlendirmesinde kullandığı usul… Üçüncüsü, insanların haberleri takip ederken kullandığı değerlendirme usulü…
Ceza muhakemesi usulü, suçun “maddi delillerini” arar. Failin (misalimizde ABD) ikrarını yalnız başına kafi bir delil saymaz. Hadisemizde, failin ikrarından (beyanından-propagandasından) başka bir delil var mı? Kamuoyuna servis edilmiş hiçbir delil yok. Delil sayılabilecek tek malzeme, suikastın işlendiği iddia edilen “mahal”… Ladin’in ikamet ettiği söylenen ev… Evi inceleyen basın mensuplarının verdiği bilgilere göre, camları dahi kırılmamış. Suikastın faili tarafından 40 dakika sürdüğü iddia edilen çatışmada, evin tek camı bile kırılmamış. Pekala evde çatışma olmuş mu? Anlaşılan o ki, olmuş. Mahalle sakinlerinin beyanlarına göre bir takım gürültüler (silah sesleri gibi) duyulmuş. Çatışma olduğunu kabul etmek mümkünse de, o evde Ladin’in yaşadığına dair hiçbir delil yok. Kamuoyu, bu türden bir delile hala ulaşamamış halde.
Elimizdeki tek malzeme (delil değil, malzeme) ABD yetkililerinin birbiriyle çelişen beyanları. Hala cenaze yok ve hala cenazeye dair bir kayıt (fotoğraf ve video kaydı) yok. Suikastın fotoğraf ve video kaydını kamuoyuna servis etmemelerindeki gerekçe, komik… Üzerinde durmaya bile değmez. Başına yirmi beş milyon dolar konulan ve 11 Eylül eylemi ile üç bin civarında Amerikalıyı öldürdüğü iddia edilen Ladin’in cenazesini ve kayıtlarını, ABD’liler, yakalarına asıp gururla dolaşırlardı.
İstihbarat usulüne gelince…
İstihbarat usulü, ceza muhakeme usulünden daha incedir. Ceza muhakeme usulüne göre ölümü tespit edilemezse, istihbarat usulü bu ölümü asla kabul etmez.
Geriye kalan ne? İnsanların buna inanmasını sağlamak… Yani, normal insanın aklına hitap ediyorlar. Kamuoyunu, ana haber bültenlerinden veya gazete manşetlerinden takip eden insanları hedef alıyorlar. Konunun özü de bu…
Haberleri gazete manşetlerinden okuyan ve fikri takip yapmayan insanları ikna etmek için bir dezenformasyon yapılıyor. Bir ev gösteriyorlar ve orada öldürdük diyorlar. Türkiye’den gazeteciler gidiyor ve eve bakıyor. Evin bir tane camı bile kırılmamış. Hem de 40 dakikalık bir çatışmaya rağmen… Enteresan… Dezenformasyonun zayıf olduğunu fark ediyorlar ve “Ladin’in kızı açıkladı, babamı silahsız öldürdüler” filan gibi haber yapıyorlar. Haberin kaynağını arıyorsunuz, kaynak yok. “El Kaide ölümü teyit etti” diye başlık atıyorlar, haberin kaynağına bakıyorsunuz, ABD de internet sitelerini tarayan bir kuruluş çıkıyor. Hangi sitededir bu haber belli değil. Yeni görüntüler diye video kayıtları servis ediyorlar. Kayıtta evin yandığı görülüyor fakat gazetecilerin çektiği resimlerde evin beyaz badanası bile lekelenmeden duruyor. Pes be… CIA denilen devasa istihbarat örgütünün “akıl yaşı” bu mu yani… Üretebileceğiniz en orijinal plan buysa haliniz harap. Dezenformasyonda hiçbir zeka alameti yok. Eskiden daha mı zekice işler yaparlardı, yoksa bizim mi aklımız gelişti, karıştırmaya başladım.
Suikast noktası olarak bari Tora Bora dağlarında, kuş uçmaz kervan geçmez bir yeri söyleyin. Suikast yeri olarak seçilen ev, Pakistan’da herkesin görebileceği bir yer. Türk gazeteciler bile gidip fotoğraf çekti. Tabiatıyla foya meydana çıktı. Artık ABD den korkmaya gerek yok. Bunların tüm mahareti, dünyayı ahmak yerine koymak. Oysa muhatabını ahmak yerine koymak, ahmaklığın zirvesidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

ŞİMDİ “BİN” LADİN ZAMANI

ŞİMDİ “BİN” LADİN ZAMANI
Son on yılın spekülasyon şampiyonu Usame Bin Ladin olmalı. İsmi etrafında bu kadar spekülasyon olan muadil birisi yok. Hakkındaki spekülasyonları başlık halinde sıralamak gerekse, hacimli bir eser çıkar. Dolayısıyla Usame Bin Ladin hakkında söylenecek her hangi bir söz, hakkındaki spekülasyonlardan birine denk gelir. Yakından tanımadığımız, hakkında birinci elden bilgi sahibi olmadığımız birisi hakkında yüksek perdeden hükümler üretmektense, pratiğin kaotik ikliminden çıkıp, teorinin aydınlık sahasında fikrimizi beyan edelim.
Batının yeniden askeri işgallere başladığı günümüzde, özelde ABD’ye karşı, genelde batıya karşı ümmetin mukavemet kuvvetini teşkilatlandıracak bir lider ihtiyacı aşikardır. Tüm İslam coğrafyasında, batılıların açık veya gizli işgal kuvvetlerine karşı direniş mevzilerini teşkil edecek, mücadeleyi yürütecek, işgali önleyemese bile batıya pahalıya maledecek şahsiyet timsalleri lazım.
Bu ümmet, bir yanağına tokadı yediğinde diğer yanağını çeviren insan topluluklarından değil. Ülkelerin işgal edildiği bir dönemde, işgal kuvvetlerine karşı yürütülen direniş hareketlerini batının terörist olarak yaftalaması, Müslümanların zerre kadar umurunda olmamalıdır. Tüm İslam coğrafyasının gizli veya açık şekilde işgal altında olduğu bu gün, iman ve asalet, sadece ve sadece direniştedir. İçinde yaşadığımız çağın lügati, imanı, direniş olarak kaydetmiştir.
Her çağ kendi lügatini yazar. İçinde yaşadığımız çağ, Müslümanlar için tam işgal çağıdır. Anadolu, en son işgale uğrayan İslam beldesidir. O da işgal edileli bir asır oldu. Bir asırdır tüm İslam coğrafyası işgal altındadır. İşgalin çeşitlerini tartışmak, teferruattandır. Kültür işgalinden tutun da, milli(!) ordular tarafından gerçekleştirilen işgallere kadar sayısı çok çeşidi fazladır.
Tüm İslam coğrafyasının işgal edilmiş olması, her santimetre karenin direniş mevzisi, her müminin de direnişçi olmasını gerektirir. Bu kadar yaygın ve yoğun yapılması gereken iş, çağın lügatinin her sayfasının başında, her harfinin ilk maddesinde yazar. Her Müslüman lügatini kontrol etmelidir. Her harfin ilk maddesinde direniş yazmayan lügatler artık eskimiştir. Direnişin ilk harfi, (d) harfi değildir. Her harf ile yazılır bu kelime.
Direnişin hedefi, batıdır. Topyekun batı… Her şubesi ve her zümresiyle… Her sınıfı ve her kesimiyle… Her devleti ve her coğrafyasıyla… Her düşünce sistemi ve her kültür formuyla… Bütün tavır ve edalarıyla… Tüm kılık ve kıyafetiyle…
Tüm batı… Bu gün amiral gemisi sıfatını taşıdığı için öncelikle ABD. Fakat filonun diğer gemilerini ihmal etmemek için bütün Avrupa. Ve dünyada sirayet etmiş ve kendine benzetmiş tüm coğrafya parçaları ve halk toplulukları.
Batı, dünyanın habis urudur. Islahı imkansız, imhası zarurettir. Bu ihtiyaç sadece İslam ümmetinin değil, tüm insanlığındır. İslam’ın gereği fakat insanlığın da şartıdır.
Eğer bu gün direniş kafi derecede güçlenmez ve yayılmazsa, yakın gelecekte hazırlanacak olan lügatlerin her kelimesi “direniş” olacaktır. Lügatlerde direnişten başka bir kelime bulmak imkansızlaşacaktır. Lügat, hayatın kitabıdır. Lügatte başka kelime kalmadığında, hayatı yaşamak imkansızlaşır. Lügatte tek kelime kalması demek, yemeden içmeden o kelimenin işaret ettiği manayı hayata hakim kılmaktan başka çare kalmamış demektir. Lügat boşalmadan, direniş yayılmalı ve derinleşmelidir.
Nasıl bir direniş? Tüm zayıflığımıza rağmen mert bir edayla söylüyoruz, silahları batı seçsin. Batı hangi araçla geliyorsa o araçla direniş. Silahla geliyorsa silahlı direniş… Kültürle geliyorsa kültürel direniş… İktisadi teşekküllerle geliyorsa öyle bir direniş… Müslümanların “öz hukukuna” uygun olan her silah ve usul ile direniş.
*
Bin Ladin’in on yıllık namından mülhem, şimdi “bin” ladin zamanı. Her ülkede “bin” ladin zamanı. Her şehirde “bin” ladin zamanı. Her kasabada “bin” ladin zamanı. Usame Bin Ladin suikastının akabinde batıda meydana gelen sevinç çığlıklarına bakınca, Ladin’in ismi etrafındaki spekülasyonların hepsini unutup, her kasabada, her şehirde, her ülkede “bin” ladin zamanının geldiği açık değil mi? Usame Bin Ladin namına yazılan her işe, İslam Hukukunun süzgecinden geçirdikten sonra, “İslam’a uygun olanların tamamı “öz malımız”, aykırı olanların tamamı ise bize, cennet ile cehennem arasındaki mesafe kadar uzaktır” hükmünün mührünü basmamız gerek. Öz malımız olanlardan meydana gelecek şahsiyet misali üzerinden binlerce ladin yetiştirme zamanıdır. Kâfirlerin, Müslümanlar hakkında söyledikleri, kesip attığımız tırnaklarımız kadar bile kıymetli değil. Biz kendi muhasebemizi, kendi muhakememizi yaparız. Kendi hükmümüz ve kendi mührümüz var. Çünkü Allah’ımız, Resulümüz ve dinimiz var. Öyleyse… Problem yok.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

MISIR VE TUNUS DEPREMİN ÖNCÜ SARSINTILARI

MISIR VE TUNUS DEPREMİN ÖNCÜ SARSINTILARI
Birinci cihan harbinden sonra, yabancı güçlerle yerli işbirlikçilerin ittifakı, Devlet-i Ali Osmanî’yi tasfiye etti. Proje daha büyüktü ve aslında İslam yeryüzünden tasfiye edilecekti. Osmanlı devletinin tasfiyesinden sonra tüm İslam coğrafyasında İslam’ın tasfiyesi için uzun soluklu tatbikat devam etti. Bir zaman geldi, batı İslam’ın artık tasfiye olduğuna kanaat getirdi. Bu kanaate sahip olduğu andan itibaren Sovyet bloğuna karşı “yeşil kuşak” gibi projelerle İslam’ı kullanmaya başladı. Çünkü onlara göre İslam, fikir, siyaset ve medeniyet olarak bitmişti ve bir daha canlanması mümkün değildi. Geriye ne kalmıştı? Ruhi bir motivasyon… Pragmatist batı (özellikle de ABD) kafası, motivasyon aracından başka bir mana ve kıymet taşımadığını zannettiği İslam’ı kullanmakta bir beis görmez hale geldi. Afgan cihadına kadar yardım ettiler bu duygu ve düşüncelerle…
Batı kafası, oryantalist araştırmalarla İslam’ı anlayacağını ve yok edebileceğini vehmetti. Bu tür araştırmalardan ciddi manada faydalandığı doğru fakat İslam’ı anlama bahsi ayrı… Özellikle de Müslümanların gerilemiş hallerine bakarak İslam’ı anlama çabası, tam bir fiyasko…
Batının materyalist ve pozitivist kafası, ahret inancı olan bir dinin veya dünya görüşünün asla yok edilemeyeceğini anlayamaz. Ahiretteki sonsuz hayat karşısında bu dünyadaki üçbeş günlük hayatın ne kadar kolay feda edilebileceğini anlama iktidarından mahrum olan materyalist kafanın, İslam’ı yok edebileceğini düşünmesi mümkün… Lakin yanlış… Aynı kafanın Türkiye’deki yansıması olan Kemalistler de hala İslam’ın nasıl olup da güçlendiğini anlayamıyorlar.
İslam’ın yok edilemeyeceği hakikati bir…
*
İslam coğrafyasının yüzde sekseni (Osmanlı dışındaki kısmı) yaklaşık iki yüzyıldır batı işgal ve yönetimi altında. Türkiye ise yaklaşık yüz yıldır (kültürel anlamda) batı işgal ve yönetimi altında. İslam coğrafyasındaki ülkelerin hükümetleri, batının müstemleke valileri gibi Müslüman halkları yönettiler. Bu durumu da gizlemediler. Mesela Türkiye’de, halk batılı olsun, onlar gibi yaşasın diye, sadece şapka için binlerce insan astılar. Bu kadar açıktan ve pervasızca yaptılar.
Yüz ve iki yüz yıllık işgal, sömürü ve yönetimden ne gördük? Vahşi katliamlar, kesintisiz zulüm, mütemadi diktatörlük, ülkelerin kaynaklarının batıya ve batılılaşmış bir avuç elit kesime transferi, köküne kadar ahlaksızlık, dibine kadar sefalet… Batının ve batılılaşmış insanların İslam coğrafyasına ve Müslüman halklara mirası bu. Bu hadiselerin elli yıl önceki şartlarda anlaşılması zordu tamam ama bugünün dünyasında gözden kaçması mümkün mü? Tunus’taki ayaklanmayı başlatanların içinde ciddi oranda liseli gençlerin olması, konuyu anlatmaya kafi değil mi? Batının “insani değerler” diye dünyaya pompaladığı şeylerin “kanalizasyon ifrazatı” olduğu ve kendi refahı için dünyayı fosseptik çukuru olarak kullanmak istediği artık çok net bir şekilde anlaşılıyor.
Batının dünyada artık hiçbir itibarının kalmadığı gerçeği iki… Eğer batının bir itibarı varsa, yaşlanmış bir fahişenin itibarı kadardır.
*
Batının efsaneleştirilmiş gücünün (özellikle silah gücünün) küçük de olsa bazı cephelerde (hadi mevzi diyelim) mağlup edilmesi, Müslümanların ruhi ve zihni evrenlerindeki “korku bariyerlerini” yıktı. Son savaşta Hizbullah, İsrail ordusunu kesin bir şekilde mağlup etti. Hizbullah’ın bu zaferinin büyüklüğü, öldürdüğü İsrail askerinin sayısı ile alakalı değil. Hizbullah bu zaferle İsrail ordusunun “cesaretini” öldürdü. Zaferinin büyüklüğü bu noktada yatıyor. Lakin zaferin esas büyüklüğünü tayin eden nokta, Müslümanların da “korkularını” öldürmesiydi. Zaferler bundan ibaret değil… Son Gazze savaşında İsrail ordusu, uzaktan bombalamaktan başka bir şey yapamadı ve kara harekâtını, direniş mevzilerinin önüne kadar ancak devam ettirebildi ve orada çelik bir irade ile karşılaşıp ricat etti. Afganistan’da Taliban tüm NATO güçlerine karşı geri çekilmeksizin bir savaş sürdürüyor ve askeri kaynaklar NATO’NUN bu savaştan zaferle çıkamayacağını söylüyorlar.
Ümmetin mağlubiyet devri sona erdi, bu üç…
*
Eksik olan ne? Şu…
İslam coğrafyasının tamamına kol kanat gerecek ve bütün Müslümanların kendisinden emin olduğu bir ülke ve liderlik projeksiyonu… Uygun bir ülkenin ve dirayetli bir liderin ortaya çıkması, tüm İslam coğrafyasını kum gibi kaynatır, sel gibi taşırır, volkan gibi patlatır.
Mevcut hiçbir İslam ülkesinin, İslam coğrafyasına şemsiye olacak ve tüm Müslümanların haklarını koruyacak kadar güçlü olmadığı herkes tarafından malum. Dört bir tarafa milyonluk ordular salacak kadar silahlı kuvvetlere sahip bir ülke yok. Dünyanın her tarafındaki Müslümanların ihtiyaçlarını karşılayacak kadar iktisadi kaynaklara sahip bir ülke yok. Yok, yok, yok…
Fakat…
Milyonluk ordular, gelişmiş teknolojiler ve trilyon dolarlara ihtiyaç da yok. Tüm Müslümanların namazda Kabe’ye dönmesi gibi (la teşbih) siyasi olarak da bir noktaya dönmesine ihtiyaç var. Bunun için de uygun bir ülke, dirayetli bir lider kafi… Kafi çünkü her ülkedeki Müslümanlar o ülkeye yeter.
Dünya Müslümanlarının gönlünde yatan aslanın, Türkiye olduğu bir sır değil. AKPARTİ hükümetinin ve başbakan Erdoğan’ın son birkaç yıldır dış politikada gösterdikleri tavır ve kararlılık, İslam coğrafyasındaki küllenmiş Türkiye aşkını yeniden alevlendirdi. Şimdi konu, Tayyip ERDOĞAN… Erdoğan, hakikaten yüzyılda bir gelen bu fırsatı hakkıyla kullanıp tarihe geçebilecek mi? Eğer Erdoğan bu vazifeyi deruhte edecekse, uygun ülke ve dirayetli lider de mevcut demektir.
Bu dördüncü şart da tamamsa eğer, İslam coğrafyası ayağa kalkacak ve kendi tabi mecrasını bulana kadar da oturmayacak. Tabi mecra, İslam’ın ta kendisi… Bu süreçte büyük katliamlar olabilir, büyük savaşlar yaşanabilir, büyük buhranlar meydana gelebilir. Fakat süreç asla geriye döndürülemez. Dört şart gerçekleştiğinde NATO nun tüm orduları, ABD nin tüm dolarları, İngilizlerin tüm diplomatik mahareti, İsrail’in tüm istihbarat imkanları, süreci geri çevirmeye kafi gelmeyecek.
Dirayetli bir lider olmadığında ise tarihi süreç tabi seyrini takip edecek ve İslam coğrafyası kaotik bir ayaklanmaya gidecek… Bu ihtimal de daha fazla kan akacağını öngörmek mümkün. Ama er veya geç, maliyeti daha fazla veya daha az olsa da coğrafya tabi mecrasını bulacak.
Kıtaları sarsacak süreç başlayalı epey oldu. Fakat kuluçka dönemindeki girift gelişmeleri, aklı gözünde olanlar fark etmediler. Artık önlenemez noktaya geldi. (2005 yılında yayınladığımız “İkinci Kurtuluş Savaşları Çağı” isimli kitabımızda bahsettiklerimiz tek tek gerçekleşiyor).
Hoş geldin dünya “yeni zamana”…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

GÜNLÜK (10 MART 2009)

            Gündem ne kadar yoğun… İnsan takip ederken bile yoruluyor. Önümüzdeki günler çetin geçecek… Seçim, seçim sonrası gelişmeler, dünya iktisadi krizi, krizi takibeden çöküşler, Ergenekon’un ikinci iddianamesi gelecek haftaya kalmaz ortalığa dökülür. Ne dehşet iddialar var. Esas kavganın cereyan ettiği noktalardan biri de DOĞAN MEYDA gurubu ile siyasi iktidar arasında… AKP bu defa Doğan medya gurubunun (amiyane tabirle) kafasına sıkacak gibi görünüyor. Gelişmelere bakıldığında, Aydın DOĞAN ile ilgili hükumetin yaptığı işler, pazarlık malzemesi cinsinden hamlelere benzemiyor. Galiba bu defa Aydın DOĞAN’ın suyu ısındı.

 

*

Somali kabinesi, ülke genelinde şeriat uygulanması kararı aldı.Enformasyon Bakanı Farhan Ali Muhammed, kabinenin şeriat yasasını kabul ettiğini, parlamentonun da buna onay vermesini ümit ettiklerini söyledi. Muhammed, şeriatın anayasaya da yazılacağını ifade etti. 18 yıldır süren çatışmalar nedeniyle harabeye dönen Somali'nin Devlet Başkanı Şeyh Şerif Ahmed, bugün Reuters ile yaptığı mülakatta, aralarında El Şebab örgütünün de bulunduğu isyancılarla yapılan barış görüşmelerinde ilerleme olduğunu, yakında isyancılarla doğrudan diyaloğa geçmeyi umduğunu söyledi. Ocak ayında Devlet Başkanlığına seçilen Ahmed, Somali'de güvenlik ve istikrarın tesis edilmesine çalışıyor. Uzmanlar, hükümetin şeriat kararının, iki yıldır saldırılarının dozunu artıran aşırı dinci militanları zayıflatma amacı taşıdığını belirtiyor.  (Star gazetesi 10.03.2009)

            Somali’de Şeriat ilan eden yönetim, Şeriat Mahkemeleri Birliğine karşı savaşan komşu ülke Etiyopya’nın güdümünde kurulmuş olan hükumet… Bu çok önemli bir alamet… Uzun söze gerek yok, küçük bir tahlil, konunun anlaşılmasına yardımcı olur.

            Bir ülkede, Şeriat isteyenlere karşı, bu taleplerinden dolayı savaş açacaksınız fakat onlarla mücadele edebilmek için siz Şeriat ilan edeceksiniz. Her iki ihtimalde de ülkeye Şeriat hakim olacak… Öyleyse neden savaşıyorsunuz? Bu sorunun cevabı malum, iktidarı elde etmek için… İktidar için Şeriat’ı da istismar edersiniz. Fakat, hiçbir kıymet, sahtesinden daha düşük değere sahip olamaz. Ve hiçbir kıymet kendini ilanihaye istismar ettirmez.

            İslam coğrafyasındaki kırılma noktalarından birisidir bu… Artık İslam coğrafyasında hiçbir güç İslam’a karşı savaşamayacak. İslam, kendi coğrafyasını teslim alacak. Hatırlanırsa, Afganistan’da da kukla yönetim Şeriat ilan etti, Irak’ta da… Öyle ya da böyle, İslam, kendi coğrafyasına hakim ve sahip olacak ve yakın zamanda ise istismarcılar da tasfiye edilecek.

 

*

Bağdat Güvenlik Planı Askeri Sözcüsü Tümgeneral Kasım Ata Musavi AA muhabirine yaptığı açıklamada, Bağdat'ın 30 kilometre batısındaki Ebu Gurayb ilçesinde, Irak hükümetinin desteğinde ulusal barış için yapılan aşiret liderleri toplantısından sonra aşiret liderlerinin güvenlik güçlerinin eşliğinde halk pazarında dolaştıkları sırada bir intihar eylemcisinin aşiret liderlerinin arasına sızıp üzerindeki patlayıcıları patlattığını söyledi. Saldırıda 33 kişinin öldüğü, 46 kişinin yaralandığı ifade edildi. Irak İçişleri Bakanlığı kaynakları, Musul'un El Hamdaniye bölgesinde polis devriyesini hedef alan intihar saldırısında 5 kişinin öldüğünü, 10 kişinin yaralandığı söyledi. Bu arada, Kerkük'te bu sabah polis devriyesini hedef alan intihar saldırısında 2 polisin öldüğü, 5 polisin yaralandığı belirtildi. (Star gazetesi, 10.03.2009)  

            Irak’ta savaşın (direnişin) bittiğini zannedenler erken sevinmişlerdi. Bitmeyecek… Bitemez… Bazen yavaşlar, bazen dinlenir, bazen tamamen sessizliğe bürünebilir ama ne Irak’ta ne de İslam coğrafyasının başka bir parçasında direniş bitmez. Çünkü, “İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞLARI ÇAĞI” başladı. İkinci Kurtuluş Savaşları hedefine ulaşıncaya kadar bu coğrafyada savaş bitmez. Hele de batının çökmeye başladığı bir dönemde bu savaşın biteceğini düşünmek saflık olur.

 

*

Recep Tayyip Erdoğan (Ak Parti): Bir ayda 33 miting İlk mitingini 8 Şubat'ta Kocaeli'de yapan Erdoğan Kırşehir, Kastamonu, Sivas, Nevşehir, Amasya, Sinop, Samsun, Kırıkkale, Aksaray, Sakarya, Diyarbakır, Adıyaman, Kahramanmaraş, Mardin, Yozgat, Çorum, Afyon, Van, Batman, Siirt, Kayseri, Gaziantep, Isparta, Manisa, Artvin, Rize, Şanlıurfa, Hatay, Adana, Mersin, Antalya, Aydın… Devlet Bahçeli (MHP): 8 günde 13 miting Miting yarışlarına rakiplerinin çok gerisinde başlayan MHP Lideri Devlet Bahçeli 1 Mart'ta Mersin'de meydanlara indi. Bahçeli sekiz gün içinde 13 yerde miting düzenleyerek anamuhalefet partisini geride bırakmayı başardı. 29 Mart'a kadar 40 ayrı yerde halka hitap etmeyi düşünen Bahçeli Mersin'den sonra sıra Çorum, Çankırı, Yozgat, Kırıkkale, Afyon, Uşak, Sakarya, Kocaeli, Manisa, izmir Aydın ve Muğla'da miting yaptı. Deniz Baykal (CHP): 17 günde 11 miting 21 Şubat'ta meydanlara inen Deniz Baykal bugüne kadar 11 ayrı yerde halka hitap etti. İlk mitingini Adana'da yapan Baykal ardından Kocaeli, Çorum, Sinop, Adıyaman, Yalova, Burdur, Malatya, Kırşehir, Amasya ve Giresun'da seçmenleriyle buluştu. (Zaman, 10.03.2009) 

            Genelde muhalefete özelde ise Deniz Baykal’a bayılıyorum. Hem tembel tembel oturacaksın ve hem de iktidar olacaksın. Başbakan en yüksek oyun sahibi bir partinin genel başkanı ve bu seçimde de birinci parti çıkacağı konusunda kimsenin tereddüdü yokken, nefes neredeyse almaksızın çalışıyor. Öyle ki, ilçelerde bile (bugün K.Maraş’ın Elbistan ilçesinde) miting yapıyor. Muhalefetin tüm siyasi stratejileri tartışılabilir ama benim burada bahsini ettiğim nokta, TEMBELLİK. Tembelliğin tartışılacak bir yanı yok ki…

 

*

 

On beş gün önce Savcı Zekeriya Öz ile görüşen ABF Genel Başkanı Ali Balkız, Ergenekon'un suikast planlarını görünce ürperdiğini söyledi. Balkız, "Evimin fotoğrafını, krokisini, 9 kişiyi, patlayıcıyı kimin temin edeceğini ve düzeneklerini gördüm. O anda aklıma Mumcu ve Hablemitoğlu'nun karanlık güçlerce katledilişi geldi." dedi. (Zaman, 10.03.2009)

 

            Ali BALKIZ’da belgeleri görüp ikna olanlar kervanına katıldı. Ergenekon terör örgütü hakkında tereddüdü olan samimi insanların artık “kesin kararlı” olma zamanı geldi.

            Merak ettiğim bir nokta var; laik, Kemalist, solcu, ateist gibi alt başlıkların toplandığı “ulusalcı” kesimin, Ergenekon terör örgütünün “provokasyon” için kendilerinden olan adamları öldürdüğü konusunda ne düşünüyorlar, dahası neler hissediyorlar? Bunların içinde şunu söyleyecek yiğitler var mı acaba? “Benim canım, dava için feda olsun, beni öldürmeleri gerekiyorsa, öldürsünler”. Bakmayın siz bu soruyu sorduğuma, sorunun cevabını biliyorum. Asla…

            Ulusalcıların ilk ciddi imtihanı, Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanlığı görevinin dolmasına yakın zamanda başlattıkları bir tartışmaydı. Sezer’in görevinin bitmesine yakın zamanda, üniversite rektörlerinin görevlerinin istifa etmesi ve Sezer tarafından yenilerinin seçilmesiydi. Çok iyi takip ettiğim bu tartışmanın neticesinde bırakın onlarca rektörün bu düşünceyle istifa etmiş olmasını, bir tanesi bile istifa etmemişti. Hatta görevinin bitmesine birkaç ay kalan rektörlerden bile istifa eden olmadı. Birkaç ay fazladan rektörlük yapsan ne olur, yapmasan ne olur? Orada anladım ki, bunların idealist bir özelliği yok. Hiçbirinde mefkure yok ve oturdukları koltukta birkaç ay fazladan oturmaları onlar için her şeydir.

 

*

90’larda faili meçhul kurbanlarının atıldığı iddia edilen Silopi’deki Botaş kuyularında geçen hafta ertelenen kazı çalışmaları başladı. Kepçelerin de katıldığı kazıların ilk gününde iki kemik ve bir kanlı fanila parçası bulundu. Çıkartılan kemikler incelenmek üzere Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. (Taraf, 10.03.2009)

            Kıyamet daha yeni kopmaya başlıyor. Güneydoğuda yapılan kazılardan “faili meçhul/meşhur” şahısların cesetleri çıkmaya başladığında, Türkiye ikinci depremi yaşayacaktır. Bu güne kadar Ergenekon terör örgütünün canı yandı ama bu depremin altında kalacak olanlar doğrudan TSK olacak.

            Bu aralar JİTEM’in belgeleri ortalıkta dolaşıyor ya, zemin yumuşatılıyor. JİTEM, JİTEMİN ceset tarlaları vesaire birkaç hadise bir araya geldiğinde, TSK ikinci depremden kurtulamayacak.

 

*

ABD Savunma İstihbarat Kurumu Başkanı Korgeneral Michael Maples, Somali'deki kökten dinci El Şebab örgütünün El Kaide ile birleşmek üzere olduğunu söyledi. Korgeneral Maples, Senato Silahlı Hizmetler Komitesinde yaptığı konuşmada, her iki örgütün de son dönemlerde yaptığı propagandaların, aralarındaki ideolojik benzerlikleri ortaya koyduğunu belirterek, birleşmenin yakın olduğu görüşünü bildirdi. (Yeni Şafak, 10.03.2009)

            Bu ilginç bir haber… El Kaide’nin ABD tarafından “düşman” ihtiyacını karşılamak için sürekli abartıldığını gördük yıllarca… Bu abartmayı yok saysak ve ABD mahreçli El Kaide haberlerini doğru kabul etsek, görmemiz gereken nokta şu olacak… El Kaide dünya çapında bir KOMUTANLIK kuruyor.

            ABD, El Kaide’yi gerçekten abartmıyor ve hakikaten El Kaide, dünya çapında bir DİRENİŞ KOMUTANLIĞI MI KURUYOR YOKSA?

            Böyle bir hadisenin yakın zamana kadar mümkün olmadığını düşünmek, açıklanabilir bir durumdu. Fakat batının mütemadiyen zayıfladığı ve dünyada inisiyatif kaybettiği bugünün dünyasında mümkün hale gelebilir. ABD mahreçli haber, yorum ve bilgilerde El Kaide’nin yakın zamana kadar abartıldığı fakat bundan sonra abartılmadığını düşünmemizi gerektiren gelişmeler olduğu vakadır. Fakat manipülasyon üstadı olan ABD, asla güvenilir bir kaynak olmadığı için hala tereddütle bakmakta fayda bulunuyor.

 

*

Financial Times gazetesi, "komünizmden sonra bir ideolojik ilah daha iflas etti" diyor. Abartı gibi görünse de, kapitalizmin bittiği tezi inandırıcı olmasa da, olayın vahametini ortaya koyma, olması gereken tartışma biçimini göstermesi açısından önemli bir tespit. Gazete, "Kapitalizmin geleceği" adlı yazı dizisine şu cümlelerle başlıyor: "Bir başka ideolojik ilah daha iflas etti. Siyaseti ve alınacak tutumları son otuz yıldan uzun bir süredir belirleyen varsayımlar, bir anda devrimci sosyalizm fikri kadar geçmişte kalmış görünüyor. Peki, dünya bu noktaya nasıl geldi? Sorunun cevabı önemli oranda liberalizm çağının, kendi çöküşünün tohumlarını barındırmış olmasında yatıyor." (Yeni Şafak, İbrahim KARAGÖL, 10.03.2009)

            Sosyalizmin çökmesinin diyalektik zinciri kırdığını ve anti-tezin tezden daha önce çökmesinin diyalektik işleyişin sonu olacağı tespitini geçen yıl yapmıştık. Diyalektik işleyişin sonunun gelmesi ise batının sonunun gelmesiydi.

Bu konudaki düşüncelerimizi; “İktisadi krizin sebepleri -1- Felsefi kriz ya da diyalektik işleyişin sonu” isimli makalemizi, 04 Ekim 2008 tarihinde yayınlamıştık. (www.idealdusunce.com, www.sivildusunce.com , www.derindusunce.com sitelerinde yayınlanmıştı, şu anda www.fikirteknesi.com sitesinde de yayınlanmaktadır) Tespitimizin bir paragrafı şöyle;

“Anti-tezin çökmesi karşısında zafer çığlıkları atan batı, matem tutmak yerine “tarihin sonu”nun geldiğine dair “son teorisini” üretmekle meşguldü. Anti-tezin çökmesi, tarihini, diyalektik işleyişe teslim eden batı için tabi olarak tarihin sonuydu. Fakat bu son “tarihin sonu” değil, “batı tarihinin sonuydu”. Batıda felsefenin tıkanmış olması, batı tarihinin sonunun geldiğini anlamasına mani oldu ve kendi tarihini dünya tarihi zanneden batı, dünya tarihinin sonunun geldiğini kabul etmekte zorlanmadı.”

 

            Batının içinde bulunduğu durumu anlamasını beklemek kabil değil. Zira çöküş, içinden anlaşılmaz. Anlaşılabilse, çöküş olmaz.

            İbrahim KARAGÖL, Financial Times gazetesinin “komünizmden sonra bir ideolojik ilah daha iflas etti” ifadesi için “abartılı gibi görünse” demek bahtsızlığında bulunuyor. Aslında İbrahim KARAGÖL’ün seviyesiyle mütenasip bir durum değil bu yaklaşım. Fakat kapitalizm de çöktü demek, çok büyük bir iddia olduğu için “köşe yazarı” olarak böyle bir ifade kullanmaktan imtina ediyor galiba. Ne var ki, kendisinin de çok defa ifade ettiği gibi “imkansızların mümkün olduğu, akıl almaz hadiselerin yaşanacağı ve bunlara hazır olunması” gerektiği bir devirde yaşıyoruz. Bu devir, büyük hadiselerin gerçekleştiği ve gerçekleşeceği, dolayısıyla büyük iddiaların ifade edileceği bir zaman dilimidir. Artık insanlar, “dünya çapında hadiselere” ve “dünya çapında fikirlere” hazır olmalılar.

Share Button