İSLAM SANAT TELAKKİSİ

İSLAM SANAT TELAKKİSİ

İman tevhide, insan vahdete, hayat nizama bağlıdır. Muhtemel ki meseleler nihai tecritte bu üçünden ibarettir. İmanımızla tevhide, insanımızla vahdete, hayatımızla nizama bağlıyız ama kesret aleminde yaşıyoruz. Muhtemeldir ki temel paradoks da bundan ibarettir. Muhtemeldir ki dünyadaki hilafet vazifesi; hayatın üstün nizamını, cemiyetin asli mihraka bağlı vahdetini, insanın kalbi ve ruhi evrenindeki tevhid imanını idrak ve inşa etmekten ibarettir.
İman, ruhi yönelişin aynı zamanda en güzelidir. İmanın en güzeli ise İslam’ın teklif ettiği imandır. Vahdetin en güzeli, insanın iç alemini ruhi merkezde tertip ve terkip etmektir. Nizamın en güzeli ise, Allah’ın rızasını asli mihrak kabul eden içtimai terkiptir. İslam sanat telakkisinin aranacağı havza, burası olsa gerektir.
Bu havza, “doğru”nun hukuk (fıkıh) tarafından, “iyi”nin ahlak tarafından, “güzel”in edep tarafından temsil ettiği bir çerçeveye sahiptir. İslam; doğru, iyi, güzel mikyasının, kainattaki yaratıcı mülkiyet sahibi olan Allah Azze ve Celle tarafından insanlara bildirilmiş külli manzumesidir. İslam’ın tevhid ve vahdet esasları, doğru, iyi, güzel ölçülerinin birbirinden tefrik edilmesine müsaade etmez, tefrik teşebbüsü ancak idrak ve izah meselesine (yani tedrisata) mebnidir ve bu cihetle zaruret ifade eder. Ne var ki hikmet, üçünü muhtevidir ve üçünün terkibi bünyesini idrak etmeyi gerektirir. Okumaya devam et

Share Button

İSLÂM MEDENİYETİNDE MÛSİKÎ “HİKMETTEN BİR CÜZDÜR”

İSLÂM MEDENİYETİNDE MÛSİKÎ “HİKMETTEN BİR CÜZDÜR”

(Terkip ve İnşa dergisi 7. sayı)

Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimiz s.a.v.’ın Sünnet’inden neşet eden İslâm medeniyetinin sanata bakışı İslâm’ın dünya ve âhiret anlayışından doğmuştur.
Bu imânî sebepledir ki İslâm medeniyetine mensup bir sanatçı sanatını kendi indî anlayışıyla ve benliğini yüceltmek gayesiyle icrâ etmez; haddini bilir. İcrâ ettiği sanatın Allah ve dininin ölçülerine göre olması gerektiğinin idrâkindedir. Benlik duygusu Allah’ın ulviyeti karşısında yok olmuştur.
Batılı seküler sanatçı gibi kendisini Yaradan’ın yerine koymaz. Sanat yoluyla ortaya koyduğu her şekil, ses, renk ve düşünce Allah’ın cemal sıfatından neşet eden ölçülerle uyumludur. Allah’ın güzeli sevdiğini bilir ve sanatını da bu bilgiyle icrâ ederek güzele ulaşmaya çalışır. (Diyanet İslâm Ansiklopedisi, cilt: 31, sayfa: 257-261) Okumaya devam et

Share Button

“Vecdi olmayanın dinî zevki yoktur”

“Vecdi olmayanın dinî zevki yoktur”

Vecdinizi bir kazığa bağlamazsanız tepetakla götürür, kontrolsüz bir sarhoşluğun ve coşkunun girdabında akıl ve kalp dengenizi kaybedersiniz. Bu mânada vecd veya vecd fazlası tehlikelidir. Vecdiniz dîni yahut tasavvufî hâl ve mukaddeslerden beslenmiyorsa, istikâmeti belirsiz bir divaneliğin kıskacında kıvranır durursunuz. Böyle bir vecd trajik ve sefil bir hayata mahkûm eder, mesuliyetlerden alıkoyar.

İman ve kemâlin kaidelerine, irfanî bir düşünceye, bir mürşide tâbi olmayan vecd hâli, sahibini neye niçin hüzünlendiğini veya sevindiğini bilmeyen bir divâneye dönüştürür, haddini hududunu bilmez hâle sokar, yardan aşağı uçurur.
Okumaya devam et

Share Button

Dut yaprağından atlasa, hamlıktan kemalâta…

Dut yaprağından atlasa, hamlıktan kemalâta…

Ben adam olamam, çiğ ve hamım; hangi terbiye usulü beni kemâlata yükseltir, diye tereddütlerimiz hafakanlara dönüşmüşse sızlanmaya gerek yok; “Dut yaprağının bile atlas olacağına” işaret eden tasavvuf terbiyesi hamlıktan kemalâta erişebileceğimize gösteriyor.
Hz. Mevlânâ; “Hamdım, piştim, yandım” diyerek, dut yaprağı gibi ham iken kemalâta ulaştığını söylüyor. Ehl-i dil bilir ki bu derûnî sözdeki mâna, bir işe yaramayan ham ve câhildim, bir himmet sahibinin elinde “çile” çektim, piştim, yâni olgunlaştım, demlendim ve kıvama geldim demektir. Olgunlaşmak için “çile” gerek. Sezai Karakoç’u ifade ettiği gibi meyveler sabırla olgunlaşırmış.
Okumaya devam et

Share Button

MUKADDESATÇI İKTİDARIN MEDENİYETLE İMTİHANI

Mukaddesatçı iktidarın medeniyetle imtihanı

Cumhuriyet Batılılaşmasının hedef tayin ettiği Avrupa modernleşmesinin neticesi olarak Türkiye’de toplum ve devlet düzeninin sekülerleşmesi mukaddesatçı-muhafazakâr iktidara rağmen ilerlemeye devam ediyor.

İslâm değerlerini kamuya ve hayata dahil edeceğini vaat eden bir iktidarın hâkim olduğu Türkiye’de Batı “uygarlığının” taklit ve taşıyıcılığının alabildiğine devam ettiğini görmek ne kadar acı! Batı’nın iki asırdır ihraç ettiği “uygarlık”, dinimizden neşet eden medeniyet değerlerimizi ezip geçiyor.

Müslümanlara bir parça soluk aldıran iktidardan Medine menşeli medeniyet kimliğimize dönüşme hamleleri beklerken, Avrupa Birliği’ne dahil olma siyasetini sürdürmek abesliğinin yanında, eğitim, kültür ve şehircilikte laik Cumhuriyetin yaptıklarını tekrar ediyor.
Okumaya devam et

Share Button

İslam Medeniyet Akademisi Etrafında Müzik Külliyesi -2-

İslam Medeniyet Akademisi Etrafında Müzik Külliyesi -2-

-Müzik Encümeni ve Müzik Külliyesi Talimatı-

Üçüncü Fasıl

Müdür ve Yardımcılarının Vazifeleri

  1. Madde: Külliye idarecileri (Müdür ve yardımcıları) umumi sevk ve idareden birinci derecede sorumludur. Memurların ve müstahdemlerin vazifelerini sıhhatli şekilde icra etmeleri hususunda çalışacaklar, düzen ve intizamı sağlayacak tedbirler alarak, külliyenin umumi durumuyla sürekli alakadar olarak, talebelerin derslerinde ilerlemeleri hususunda gerekli malzemeyi temin ettirerek aylık iki defa olmak kaydıyla toplantı düzenini sağlayacak ve her toplantıdan sonra ay başında toplanan bilgileri ve yapılan faaliyetler hakkında Külliye Müzik Encümen Başkanlığı’na göndermek vazifeleridir.

 

  1. Madde: Külliye idarecileri; kütüphane ve müze ile alakalı ders gereçlerinin güzel bir şekilde korunup korunmadığını teftiş ederek, bunun temini ile alakalı tedbirler alır. Müessese içinde vazife ihmalkârlığı hiçbir şekilde affedilemez. Vazifesini savsak ve maleyani şekilde ihmal eden memur ve müstahdemler hakkında cezai müeyyide uygulanmasını müdür yardımcıları düzenler, bu cezaların onayı için Müzik Encümen Başkanlığı’na bildirilir.

  Okumaya devam et

Share Button

TAMER MURAT İLE “MÜZİK VE MUSİKİ” BAŞLIKLI MÜLAKAT

 

Metin Acıpayam: Klasik müziğimizin insanı içine alıp berrak ve saf duyguların dünyasına taşıdığını biliyoruz. Bizdeki musiki, gayet tedrici ve manaperest iklimde var edilmiştir. Nefs’e dokunmadan ruhu okşayan ve zevk-i selimi, sanati manada inşâ eden musikimiz, vakar vakumlayan hususiyete sahiptir. Buradan hareketle ne söylemek istersiniz?

Tamer Murat: Derginizin bu sayısının kapak dosya konusu,  Medeniyet Akademisi başlıklıdır. Bizde meselemizi konuşurken kapak dosya konunuz üzerinden hareket edelim. Medeniyet Akademisinden kastınız, İslam Medeniyet Akademisidir şüphesiz. Bu açıdan bakıldığında görülecektir ki, İslam Medeniyet tarihimizin merkezinde musiki vardır. Türk musikisi birçok makamdan meydana gelmiştir. İnsanın tüm mizaç ve meşrep haritasını sizin de belirttiğiniz üzere burada bulabilirsiniz. Kadim tarihimizin ilk yıllarına bakılırsa görülecektir ki, musikimizin tüm makamlarında insanın hatta tüm mahlûkatın mizaç hususiyetlerini görebilirsiniz. Yani musikimizin her makamı ve her perdesi, aynı zamanda insandır, hayvanattır, nebatattır. Kadimde yırtıcı hayvanların hüzzam makamıyla uysallaştırıldığı bilinmektedir. Yani buradan anlıyoruz ki, insanın terbiyesinden ziyade hayvanların bile terbiyesini sanatla yapan ecdadın çocuklarıyız.

Okumaya devam et

Share Button

İslam Medeniyet Akademisi Etrafında Müzik Külliyesi Müessese Modeli -1-

 

 Birinci Fasıl

  1. Madde: Müzik sanatını bedii sanatlar dâhilinde öğretmek ve kadim İslam tarihinde muteber müzik eserlerinin tetkikinin yapılıp yayımlanması ve musikiyle beraber hayatın ihya ve inşâ edilmesi maksadıyla Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığınca ilim ve ihtisas erbabından oluşturulmuş müzik encümeninin teşkili ve “İslam Medeniyet Akademisi Etrafında Müzik Külliyesi” adıyla açılmıştır.

 

  1. Madde: Müzik Encümeni ilgili Bakanlık müessesesince seçilmiş bir başkan ve üç ikinci başkan ile uygun sayıda âzâdan oluşturulmuş fahrî bir ilmî heyettir. Encümen başkanının ve yardımcılarının muhakkak surette ehl-i tasavvuf olmaları zarurettir.

 

  1. Madde: Encümenin temel görevleri: Müzik sanatını ilim-irfan-hikmet ile beraber görüp değerlendirmek… Kadim İslam Tarihinde “edvar” diye tabir edilen ve eski müzik kitaplarını latinize etmek ve halkla bu eserleri buluşturmak. Bu eserlerde bulunan hüküm ve kuralları toplayıp bir araya getirerek musiki ve müzik meselesini nazariyat şekline sokarak musiki şuuru verebilmek. Bu şuuru teganni usulünün îka kuralları dairesinde icra olunmuş sebeplerinin elde edilişine tevessül etmek, toplanan bilgilerin ve kayıtların lüzumuna göre ayda bir veya birden fazla risale, kitap neşretmek ve geçmiş zamandaki kadim eserlerin yayımlanmasına titizlikle delalet etmek,

Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET e-kitap Haki DEMİR

Seçimler ve günlük politika ile ilgimiz yok ama bu durum, belediyecilik ve şehir yönetimi bahsinde fikrimiz olmadığı manasına gelmez. Seçimin “gündem” oluşturması vesilesiyle, belediyecilik ve şehir yönetimi üzerinde biraz düşünmek ve düşüncelerimizi paylaşmak uygun olur.

Şehir, bir dünya görüşünün orta büyüklükteki tatbikatı için uygun bir vasattır. Köy veya kasaba büyüklüklerinde (küçüklüğünde) bir fikrin veya mefkurenin tatbik edilmesi mümkündür fakat bu tatbikat, tatbikatın küçük boyutlu olmasından dolayı fikrin veya dünya görüşünün, tatbik edilebilirliğini “test etmek” için kafi değildir. Herhangi bir fikri, belli bir büyüklüğe kadar tatbik etmek kabildir, gerçekten inanmış bin kişi veya aileyi bir köyde (veya kasabada) toplamak suretiyle, en olmaz zannedilen tatbikatları gerçekleştirmek mümkündür. Tarihte bunun muhtelif misalleri de mevcuttur, mesela komünistlerin “komün” denemeleri vardır fakat bunlar küçük boyutlu olduğu için fikri test etmeye kafi değildir. Kısaca şehir dediğimiz, içinde yaşadığımız çağda, Türkiye misalinde, ortalama yüz bin ile bir milyon aralığında insanın yaşadığı bir merkez, herhangi bir fikri veya dünya görüşünü (mefkureyi) tatbik etmek, o mefkurenin tatbikatını test etmek için kafi büyüklükte insan sayısı ve iskan alanı demektir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-5-ŞEHRİN MERKEZİ ÖRGÜSÜ

İSLAM ŞEHRİ-5-ŞEHRİN MERKEZİ ÖRGÜSÜ
İslam şehri, mananın merkezi örgüsüdür. İslam’da iman tevhid üzeredir, fikir ise vahdet üzere… Fikrin kaynağı tevhid, kendisi ise vahdet üzeredir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin mevcudiyetindeki mana yekunu tevhid üzere cem edilmiştir, O’nun zatındaki tevhidin kainattaki tecellisi ise vahdet üzere olsa gerektir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin varlığı teklik (ehadiyet) üzeredir ve her daim öyledir. Kainat, kesret (çokluk) alemidir lakin kesret, vahdet üzere bina edilmiştir. Kesretteki vahdet ise ancak merkezi bir nizam örgüsüyle tesis edilir. Bu sebepledir ki İslam’ın temel meselelere (varlık telakkisine-ontolojiye, bilgi telakkisine-epistemolojiye, insan telakkisine, hayat telakkisine) bakışı, nizami bir örgüye sahip vahdet anlayışı üzeredir.
İslam şehri, yeryüzünde vahdetin tesis ve tatbik edileceği en görünür eserdir. İslam şehri, “mana parçalarının” gelişigüzel serpildiği, birbiriyle münasebetinin tespit edilemediği, yer yer birbiriyle tenakuz teşkil ettiği arz parçası değildir. Vahdeti idrak, izah ve tatbik edemediğimizde tevhidi anlama imkanına sahip değiliz. Şehir, vahdet mimarisinin büyük terkiplerinden biridir, vahdeti bu çapta bile tahakkuk ettiremediğimizde tevhidi anlama iddiası muhayyel ve muallaktır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-4-MANANIN VÜCUT BULMASI

İSLAM ŞEHRİ-4-MANANIN VÜCUT BULMASI
İslam şehri, İslam’ın ihtiva ettiği mana yekununun vücut bulmuş halidir. İslam şehri, İslam’ın muhtevasındaki “yüksek nizam fikrinin” mahirane ve sanatkarane tecellisidir. “Üstün nizam mefkuresinin”, şehir adı altındaki altyapısıdır. Allah Azze ve Celle’nin yeryüzünde yaşanmasını arzu ettiği hayatın suretidir, siluetidir. İşte o şehir, Allah Azze ve Celle’nin rahmetini celbedecek mekandır.
İslam tabii ki taşa toprağa inmemiştir, “mukaddes emaneti” dağlar bile kabul etmemiş çünkü taşıyamamıştır. Bu manada İslam, insana inmiş, insanı muhatap almıştır. İslam, insanın önce ruhuna (bezm-i elest’ten başlamak üzere) hitap etmiş, sonra aklına (Hz. Adem’den başlamak üzere) hitap etmiştir. Toprak (arz-yeryüzü) İslam’ı taşıyamaz, kainatta İslam’ı (emaneti) taşıyabilecek tek merkez vardır, o da, insan kalbidir. Kalp, ruhu da taşıyabilen öyle bir mekandır ki, Allah Azze ve Celle’nin kelamı için münhasır mekandır. Öyleyse İslam toprağa indirilemez, çünkü toprağa indirilmemiştir. Bu zaviyeden bakıldığında, İslam şehri diye bir şeyin olmadığı, olamayacağı düşünülebilir. Zaten meselenin sırrı da bu noktada mahfuz…
İslam, taşla, toprakla, ahşapla tecessüm etmez, İslam, ferdi manada Müslüman şahsiyet, içtimai manada Müslüman cemiyet olarak tecessüm eder. İslam, insanla tecessüm eder, çünkü İslam, insanın kalbine ve zihnine inmiştir. “Şahsiyet” olarak tecessüm eden İslam, insan nam varlıktan, kelam ve fiil olarak zuhur eder. Bunun dışında İslam, kayıt ve muhafaza zaruretinden dolayı, kitap olarak tecessüm etmiştir, o dahi Allah Azze ve Celle’nin kelamını mahfuz olan Mushaf ve Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam’ın Hadis-i Şeriflerini (Sünnet-i Seniyyesini) mahfuz olan kitaplardır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-3-İSLAM ŞEHİR ANLAYIŞINA UMUMİ BAKIŞ-2-

İslam şehri, mananın (İslam’ın muhteva yekununun) müesses nizamıdır. Mana, önce “tabii teşkilatlılık haline” kavuşmuştur, sonra da “bir eksik var mı?”, “gözden kaçan bir mesele kaldı mı?” sorusunun cevabını, “yardım istemekten imtina eden vakur fakir olabilir” endişesiyle müesseseleşmiştir. İslam’ın şahsiyet, cemiyet ve hayat telakkilerinde muhtacın “talep etmesi”, “yardım istemesi” değil, onu arayıp bulacak bir dikkat ve rikkat vardır. Tek tek her ferdin, diğerlerinin mahrem hayatlarına tecessüs ile ihtiyaçlarını tespit etmesi gibi kaba ve kerih bir yol bazı sınırlarda hukuken (fıkhen) bazı sahalarda ahlaken, bazı noktalarda da edeben men edilmiştir. Müesseseler, ferdi tecessüsü önlemek, müesses ahlakı yerleştirmek, alan ile veren arasına perde çekmek gibi zaruret, ahlak ve güzellik gibi mesuliyetleri üstlenir. Müesseseler, tecessüsü, ferdi alandan kurtarıp müesses hale getirmek için değil, aksine tecessüsü cemiyet ve şehir hayatından tamamen yok etmek için vardır, bu sebeple faaliyetlerini, hayatın tabii akışını takip ederek gerçekleştirir. Hayatın tabii seyri; ferd, aile, mahalle gibi birimlerin hayat seviyelerinin “bilinebilirlik” çerçevesindeki akışıdır. Bu akışın aksadığını gören göz, bir melek sessizliğinde ve edebinde, en kuytu yerde ve zamanda muhatabına yaklaşıp, hiçbir tetkik faaliyetine girmeden, hiçbir tereddüt emaresi göstermeden, en kısa soru ve en kısa cevaplarla meseleyi teşhis eder, en uygun yolla halleder. Bu naiflikteki müesseseler, kadimden beri olduğu gibi tasavvufun uhdesindedir.
*
İslam şehri, zamanın tecelligahıdır. İslam şehrinde zaman, saat, gün, ay, yıl gibi ölçü birimlerinden ibaret değil, aksine rahmet tecellisinin ritmidir. Her anın, her saatin, her vaktin, her günün, her ayın bir manası vardır, rahmet, o mana üzere tecelli eder. İslam şehri, zamanın akış güzergahıdır, zamanın dünyaya saçtığı manayı kendine cezbeden, kendinde toplayan bir cihazdır. Rahmetin tecellisi için gerektiğinde çığlık çığlığa duaya durur, gerektiğinde hüzünlü bir sabırla derin bir sükûta sarılır. O şehir, hangi vakit secde edeceğini, hangi vakit dua edeceğini, hangi vakit ikramda bulunacağını bilir.
* Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-2-İSLAM ŞEHİR ANLAYIŞINA UMUMİ BAKIŞ-1-

İSLAM ŞEHRİ-2-İSLAM ŞEHİR ANLAYIŞINA UMUMİ BAKIŞ-1-
İslam şehir anlayışı bir büyük terkiptir. İslam’ın mümkün olan ölçülerinin tamamını şehir bahsinde terkip etmek ve tezahürünü mümkün kılmaktır. Şehrin “nazım planı”, İslam’ın tüm farzlarını bariz şekilde tecelli ettirir, tüm haramları kalın duvarlarla perdeler ve imkansızlaştırır. İslam ahlakının ruhu ve kaideleri, şehirde akan hayatın içine derinliğine nüfuz etmiş haldedir, İslam şehri, muhtevasına ahlakın sirayet ettiği hayatın akış güzergahlarını planlamış olmakla mahirdir. Keza İslam şehri, takvanın tecelli edebilmesi için planlama inceliklerini, zühdün kuşanılması için mahrem mahfilleri sanatkarane bir titizlikle inşa eder.
Şehir, farzların gizlenmesi için değil, ilan edilmesi ve hayata vaziyet eder hale gelmesi için planlanır. Farzlar, Allah Azze ve Celle’nin, tüm kainata nakşedilmesi gereken emirleridir, bu sebepledir ki, cemadat, nebatat, hayvanat ve insan alemine sarahaten tatbiki şarttır. Şehir; taşın yontulmasında, sokağın hendesesinde, evin mimarisinde farzların mührünü taşır, kapının şeklinde, eşyanın tertibinde, araçların teşkilinde farzları ilan eder. Şehirdeki her mesken, her sokak, her cadde, her mahalle, her meydan bir şekilde farzlara işaret eder, farzları hatırlatır.
Farzları izhar ve ilan eden İslam şehri, ahlakı, muhtevasına zerkettiği şahsiyetin tavır ve münasebetinde, cemiyet hayatının deveranında mümkün kılacak ince tertip ve tedbirleri almıştır. Ahlak, hukuk (farz ve haramlar) kadar net değil, mümkün olduğunca müphemdir ve her hal ve şartın farklı bir ahlaki kaideler mecmuası, terkibi ve kıvamı vardır. Bu sebeple ahlakın ana hatları şehirde tecelli etse bile, umumu, şahsiyet ve cemiyette tezahür etmelidir. Şehrin tanzimi, ahlakın tecellisi için ihtiyaç duyulacak naif tedbirlere maliktir ve icbari bir mahiyet taşımaz. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-8-ŞEHİR VE SANAT

ŞEHİR VE MEDENİYET -8-ŞEHİR VE SANAT
Şehir, tefekkürün her çeşidinin tecelligahıdır. Tefekkürün her sahadaki tecellisi için mahal oluşturan iskan alanıdır. Şehir, fikir, ilim, sanat, edebiyat, siyaset, iktisat ila ahir her sahadaki tefekkür imal ve izharının tatbik sahasıdır. Fikri cezbeden, imalini tahrik eden, kıymetini takdir eden içtimai bünyenin müesses halidir.
İmal ve inşa, tertip ve tanzim, tecrit ve terkip ameliyelerinin en bariz tezahürü sanattır. Sanat kadar kendini izhar, farkedilmesini icbar eden başka bir tefekkür faaliyeti yoktur. Sanat, müstakil bir tefekkür sahası olduğu gibi, belki de daha fazla, tefekkür faaliyetlerinin tamamının mütemmimidir. Tefekkür çeşitlerinin tamamı, sanatkarane bir üslup ile ifade edilebilir. Fikrin sanatkarane ifade edilmesi ihtiyaridir ama fikrin tatbikatının sanatkarane gerçekleştirilmesi mecburidir. Fikir, sanatkarane bir idrak ve incelikle tatbik edilmediğinde, muhtevasında taşıdığı “maksadı”, neticede gerçekleştiremez. Bu iddia, birçok meseleyi yeni baştan ele almak, yeniden izah etmek zorunda bıraksa da bizi, mesele böyledir.
Sanat tefekküre o kadar bitişiktir ki, asırlardır mühendislik keşfedilmeden (ilim haline getirilmeden) bina yapılmış, buna mukabil mimarlık kadimden beri olagelmiştir. Sanatın ilimden önce zuhur etmiş olması, her ikisinin kaynağının da tefekkür olmasındandır ve tefekkür sanata ilimden daha fazla akar, daha fazla ihtiyaç duyar.
Pozitif bilim anlayışının önce batıda sonra da dünyada hakim bakış haline gelmesi, batıda felsefeyle birlikte sanatı da öldürdü. Batının hala sanat havzası ve merkezi olarak kabul edilmesi, batıdaki tefekkür (felsefe) krizinin anlaşılmamasına bağlıdır, felsefi kriz farkedilemeyince, batının sanat merkezi olduğu vehmi devam etmektedir. Oysa batı, yirminci asır boyunca, Rönesans döneminin on yılında ürettiği sanat eserini üretememiştir. Okumaya devam et

Share Button

RASİM ÖZDENÖREN İLE ÇOK İŞİMİZ VAR

RASİM ÖZDENÖREN İLE ÇOK İŞİMİZ VAR
Bir konunun esasına dair bir fikrimiz olmalı, temel konularda ise bir “telakkimiz”… Esasına dair fikir sahibi olmadığımız, kafa patlatmadığımız, fikir çilesi çekmediğimiz bir mevzuun, müştaklarını, tezahürlerini, neticelerini, eserlerini konuşmak, konuşmaya çalışmak, bunları yaparken de iddialı olmak çok ciddi bir problem. Misal, İslam’ın sanat telakkisi ile ilgili hiçbir temel tefekkür çabasına girmeden, kuşatıcı bir fikir imal etmeden, muayyen bir çerçeve oluşturmadan, tezahürlerine dair beyanda bulunmak, esas itibariyle tefekkür değil olsa olsa gevezeliktir. Sanat telakkisi yoksa, şiir telakkisi (poetika) yoktur, şiir telakkisi yoksa, herhangi bir şiir hakkında söylenebilecek ne olabilir ki?
Silsile belli, önce İslam’ın yekununu en azından tefekkür alanında anlamak, sonra ona dair temel meseleler ile ilgili telakkilere sahip olmak, sonra her mevzuun eserlerini, o mevzuun oluşturduğu havzada (veya çerçevede) vermek ve değerlendirmek… Türkiye’de İslam’ın sanat telakkisini (tabii ki her konudaki temel anlayışını) anlamak, anlamak için çabalamak gibi bir gayret yok, buna mukabil her konuda İslam ile ilgili fikir(!) beyan etmek moda…
Temel meseleler tarassut edilse görülür ki, en zor, en girift, en muhataralı olanı sanattır. Sanat, tabiatı gereği çerçeveye alınması, nizami bir izaha kavuşturulması, terkip ve bütünlüğün yakalanması zor olan konuların başında gelir. Fikir, ilim, sanat üçlemesinde, sanat, fikir ve ilmin vuzuhuna hiçbir zaman sahip olmamış, sarahat çabaları daima akim kalmış, terkip teşebbüslerini yolda bırakmıştır. Mevzuun tabiatındaki giriftlik, ya meseleyle ilgilenilmesine engel olmuş veya sanatı düpedüz hoyratlık alanı haline getirmiştir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-9-MEHMET OCAKTAN, “KARŞI CEPHENİN NEFERİ”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-9-MEHMET OCAKTAN, “KARŞI CEPHENİN NEFERİ”
Sık sık tekrar ediyoruz belki de ama gerçekten İslamcılık tartışması köşe yazarlarının ve fikir adamlarının hem kimliğini hem de seviyesini tespit bakımından harika oldu. Son zamanlardaki gelişmeler, kimlik ve seviyeye bir de “niyet”i ekledi. Fikir adamlarının ve köşe yazarlarının niyetini bu kadar “açık” eden başka bir tartışma hatırlamıyorum.
Mehmet Ocaktan, Star gazetesindeki köşesinde, 28.08.2012 tarih ve “Ali Bulaç’ın yazdıkları ‘Hızırla Kırk saat’in bir mısraı kadar etmez” başlıklı yazısında, herhangi bir fikir beyan etmekten ziyade “niyetini” beyan etme gayretinde görünüyor. Sözünü ettiğimiz, “gizli” niyeti… Kendinin beyan ettiği niyet bir perdeleme gayretidir. Hemen, “niyet okuyuculuktan” bahsetmeyin, sabredin, acemi yazarların, “şecaatini arzederken, sirkatini anlatmasının” orijinal bir misalini göreceksiniz.
Gerçekten de acemi yazarlar, fikir ile oynarken, acemiliklerinden dolayı gizli niyetlerini aşikar ederler. Bilgi ve fikri tertip etme çabaları, kafi derecede zekaya sahip olmadıkları için, su geçirmez bir kompozisyon meydana getiremez. Sığlıkları, bir yazıyı kompoze etmek için ihtiyaç duydukları mahareti onlara kazandırmaz. Fikir kompozisyonları delik deşiktir ve içerisi (gizli niyetleri) görünür. Okumaya devam et

Share Button

AKL-I SELİM İLE AKLIN FARKLARI-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

TAKDİM
İslam irfanı, insan, hayat ve medeniyeti üç esas üzerine bina eder. Kalb-i Selim, Akl-ı Selim, Zevk-i Selim…
Müslüman şahsiyeti, kalb-i selim, akl-ı selim ve zevk-i selimin mütekamil terkip kıvamında meydana gelir. Kalp insandaki her şeyin kaynağı olan vahadır çünkü ruhun aranılacağı yer orasıdır. Ruhun meskun mahallini temiz tutmamak, insandaki tüm inşa faaliyetlerini akamete uğratır. Akıl, insanın tefekkür, karar ve tatbik merkezidir ki onun selamete kavuşamamış olması, nefse teslim olması manasına gelir. Duygu insandaki en güçlü enfüsi akıştır ki, kaynağı ta ruhta (ve kalpte) olduğu için önüne geçilmez bir seldir. Eğer sıhhatli bir mecra inşa edilemez, akış istikameti ve üslubu tayin edilemezse, zevk-i selim meydana gelmez. Zevk-i Selim, kalbin (ruhun) zevk almasıdır, nefsin değil… İnsanda imandan sonraki en büyük inkılâp, nefsin arzularından değil, ruhun arzularından zevk alabilir hale gelmektir.
İslam insanda bu üç hedefi gerçekleştirmek ister. Fakat bunların bir insanda, mütekamil kıvamda terkip olması enderdir. Bu üç hedef, Müslüman şahsiyetinin ufkudur. Hem üçünün bir arada gerçekleşmesi ufuktur hem de her birinin gerçekleşmesi…
Üçünün bir insanda gerçekleşmesi, o insanın mürşit olduğuna delalettir. Sadece Kalb-i Selimin bir insanda gerçekleşmesi o insanın velayetine kafi delildir. Lakin velayet tabii olarak Zevk-i Selimi de ilzam eder. Zevk-i Selim ile Akl-ı Selim bir insanda gerçekleşirse, o kişi alim olur. Sadece Akl-ı Selimin bir insanda gerçekleşmesi, o kişinin akil (mütefekkir) olduğuna işarettir. Galiba tüm bunlar böyledir ama en doğrusunu Allah bilir.
Kalb-i Selim, imanın, istikamette sübuta ermesi, Akl-ı Selim, aklın, güzergahı tayinde isabet kaydetmesi, Zevk-i Selim ise hayatın hakikati olan “ruhi hayatın” galip gelmesidir. Okumaya devam et

Share Button

YAZARLARIMIZIN KİTAPLARINI E-KİTAP OLARAK YAYINLIYORUZ

Yazarlarımızın kitaplarını e-kitap olarak yayınlamaya başladık. Her hafta bir kitap yayınlayacağız. Kitabın “takdim” kısmını ana sayfada vereceğiz, kitabın tamamı ise “E-KİTAP” bölümümüzde yayınlanacak.

İlk kitap olarak yazarımız Haki Demir’in “İSLAM MEDENİYET TASAVVURU” serisinin ilki olan “TERKİP VE TASAVVUR” isimli kitabı… Kitap yayında.

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-TERKİP VE TASAVVUR-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1-

-TERKİP VE TASAVVUR-

TAKDİM

Medeniyet tasavvuruna neden ihtiyacımız var? Böyle bir tasavvura sahip olmazsak ne kaybederiz veya neleri elde edemeyiz?

Medeniyet, insan faaliyetlerinin en hacimli havzasıdır. Bu sebeple “medeniyet tasavvuru” insan tefekkürünün en hacimlisidir. Tefekkürün en derin çeşidi değil ama en hacimlisidir. Derinlik bahsi mahfuz kalmak üzere, medeniyet tasavvuru, bir dünya görüşünden istihsal edilebilecek en hacimli “insani verim”dir. Bir dünya görüşünün muhteva ufkudur. Tabii ki dünya görüşlerine mensup olanların fikir ve idrak ufkudur. Dünya görüşünün muhteva ufku ile ona mensup olanların idrak ufku umumiyetle aynı olmuyor. Bu husus her dünya görüşünde böyleyse de, İslam için muhakkak böyledir. Zira İslam, birinci kaynak olarak Allah’ın beyanına (kelamına) dayanır ki, “ilahi muradı” tam olarak anlamak iddiası, akılsızlığın en çarpık tezahürüdür. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-5-DÖRDÜNCÜ ŞAHSİYET ÇEŞİDİ SANATKAR

DÖRDÜNCÜ ŞAHSİYET ÇEŞİDİ SANATKAR (ayrı yazı yapıldı)
Sanatkar, İslam İrfanında müstakil şahsiyet değildir. Şahsiyet terkiplerinde yer alan hacimli unsurlardan biridir. Üç şahsiyet çeşidinin her hangi birinin terkibinde bulunan kalın bir damardır.
Sanat istidadı, zapt altına alınabilen, tahdit edilebilen, engel olunabilen bir kıymet ve kuvvet değil. En geniş ve derin hürriyeti talep eden, bunun peşinden giden, engellendiğinde sınırları yıkan bir istidattır. Bu sebeple dışarıdan müdahale etmek makul ve mümkün değil. Müdahale edilemeyen, çerçeveye alınamayan bu istidat, müstakil şahsiyet haline geldiğinde fevkalade yıkıcı olabilmektedir.
*
Kısaca sanatın ne olduğuna bakalım…
Sanat, meçhulde mahfuz halde bulunan mananın keşfedilerek, “güzel” bir surette inşa edilmesidir. Sanat faaliyeti, meçhulü kurcalamak, ihtimalleri taramak, yeni bir terkip kıvamı bulmaktır. Sanat faaliyetinin “malum” alan ile tek ilgisi, yeni bir terkip kıvamı (suret, şekil) keşfetme halidir. Yeni bir terkip kıvamı bulmak bazen yeni bir keşif yapmaktan daha harikulade eserlere vücut verebilmektedir.
Sanat, bir taraftan harikulade terkip kıvamına sahip olmakla, nizami boyutun varlığına hatta zirvesine işaret eder. Diğer taraftan hiçbir “makul nizam” sanat eseri değildir. Hem nizami boyutun olması hem de akli nizam olmaması, eseri, sanat eseri yapıyor. Sanatın problemi de tam bu noktada ortaya çıkıyor.
Sanatın yüksek tesir kudreti, akıl ötesi bir nizam belirtmesidir. İnsanda nizamın mümessili, akıldır. Aklın ötesindeki bir faaliyetin nizami olması, akıl dışılığı ifade etmez, aklın üstünde olduğunu gösterir. Bu nokta çözüldüğünde sanat anlaşılmış, bu noktaya yaklaşıldıkça sanata yaklaşılmış olur.
Akla ait kaideler, net ve katıdır. Aklın ürettiği veya kabul ettiği nizam da bu mahiyettedir. Sanatın akıldan uzaklaşmasının sebebi de zaten budur. Sanattaki nizam, biraz müphem, biraz muğlak, biraz girifttir. Bunları topladığımızda, kaba bir bakışla, nizam, görünmez hale gelecek kadar gizlenir.
Aklın ötesinde bir nizamdan bahsetmek, “ruhi nizamdan” bahsetmektir. Doğrudan doğruya ruhi nizam… Başka bir ifadeyle “mananın nizamı”… Sanat, ruhun, aklı kullanmaksızın keşfettiklerini, akılla şekillendirmesidir.
Tam bu noktada, “keşfedilecek mana nedir?” ve “güzelin mikyası nedir?” soruları ortaya çıkar. Bu soruları sormaz ve cevaplarını aramazsak, İslam sanatından bahsetmiyoruz demektir. Sanatkarın müstakil şahsiyet terkibi olmamasının sebebi de bu sorularda mahfuzdur.
“Güzel güzeldir, görüldüğünde kendini belli eder, bunu neden tartışalım ki” türünden yaklaşımlar var. Gerçekten görüldüğünde (veya duyulduğunda vesaire) fark edilen, anlaşılan güzellikler var. En azından bu tür sanat eserleri için güzellik mikyası aramak neden? İşte “zevk-i selim” (en azından akl-ı selim) sahibi olmayanların hafifmeşrep yaklaşımı budur. Bir eserin (varlığın) güzel olduğunu, aldığımız zevkle biliyoruz. Ne kadar zevk alıyorsak o kadar güzel olduğunu düşünüyoruz. Zevk-i Selim ise tam bu noktada gerekiyor. İnsanda iki adet zevk merkezi var, ruh ve nefs… Aldığımız zevkin, zevk-i selim (ruhi zevk) mi yoksa zevk-i sefil (nefsi zevk) mi olduğunu nereden bileceğiz? Zevk-i Selim veya Akl-ı Selim sahibi değilsek, bunu bilme imkanımız yok.
Üç sütundan bir olan zevk-i selim, yalnız başına varolamaz ve varlığını devam ettiremez. Ya kalb-i selim ile beraber varolur veya akl-ı selim ile varlığını devam ettirebilir. Zevk-i Selim ile Zevk-i Sefil arasındaki sınır, soğan zarından incedir ve insanın kalbi ve zihni evreninin girift yapısında bu sınırın ihlal edilmediğin bilmek kabil olmaz. Zevk-i Selim yalnız başına varolamadığı gibi bir defa inşa edildiğinde yalnız başına da varlığını devam ettiremez. Ya kalb-i selimin evreninde ve ekseninde veya akl-ı selimin muhafazası altında bulunmalıdır.
Sanatkar şahsiyet çeşidinin, diğer üç şahsiyet terkibinden biriyle beraber bulunması mecburiyeti, zevk-i selimin müstakil olarak varolamayacağı ve varlığını muhafaza edemeyeceği gerçeğidir. Müstakil olarak varolamamak, müstakil olarak istikamet tayinine de manidir. Derinleşme boyutunda istikametini tayin edemeyen sanatkar, ya kalb-i selim veya akl-ı selime sahip olmak zorundadır.
*
İslam İrfanı (ve tarihi), “veli sanatkar”, “alim sanatkar”, “hakim sanatkar” terkiplerini inşa etmiştir. Hatta siyasetçi sanatkarları bile çok sayıda yetiştirmiştir. Fakat müstakil sanatkar şahsiyeti yetiştirmemiştir. Bunu yapmamış olması, zafiyetinden ve eksikliğinden değil, kendi sanatını inşa etme ve “büyük sanatkarı” yetiştirme çabasındandır.
Sanat faaliyetini müstakil mecra haline getirmemiş, sanatkarı da müstakil şahsiyet terkibi yapmamıştır. Sanatın tabiatındaki giriftlik, sanatkarın ruh dünyasındaki müphemlik, istikamet tayininde ve çerçeve tespitinde zorluklar oluşturur. Mesele tabii ki zorluktan ibaret değil… Zorluktan kaçmak gibi bir çaba sahibi değildir İslam İrfanı. Öyle olsaydı, “veli şahsiyet terkibi” ile hiç uğraşmazdı. Sanat ve sanatkarın istikamet sapmasının cemiyet tarafından tespiti (çok zaman sanatkarın da tespiti) imkansız olduğu için, konuyu, bu tür tehlikelerden uzak tutmak istemiştir.
*
Batı medeniyetinde sanatkar şahsiyeti müstakildir ve o medeniyet havzasında en geniş hürriyet, sanatkarlara verilmiştir. Sanat eserinin kıymetini keşfeden batı, sanatkarlarına sınırsız bir hürriyet, sanat faaliyetine ise uçsuz bucaksız bir alan bağışlamıştır. Batıdaki bu durum, en radikal Müslümanlarda bile sanat ve sanatçıya karşı ölçüsüz bir müsamaha geliştirmiştir.
Batıdaki sanat, suret, şekil, zarf, ambalaj üretimidir. Çünkü hürriyet, genişliğine bir “alan” olarak sunulmuştur. Derinlik boyutu yoktur. Batı sanatının derinlik boyutunun olması kabil değildir zira hakikat, medeniyetin merkezi, hakikatin keşfi de medeniyetin nihai menzili (maksadı) değildir. Yatay genişleme sınırsız olduğunda zaten dikey derinleşme muharrik kuvvetini kaybeder. Yatay alan tahdit edilmelidir ki, hürriyet talebi dikey alanı ihtiyaç haline getirsin. Hakikat arayışı ise bilindiği üzere dikey boyuttadır.
Mütemadiyen yatay alanda genişlemesini sürdüren sanatkar hürriyeti, sanat faaliyetine istikamet kazandıramaz. Yatay alanda istikamet sayısı sınırsızdır. Oysa dikey boyutta istikamet tek hale gelebilir. Dünyanın herhangi bir noktasından sathı doksan derecelik açıyla (yani dikey olarak) kazarsanız, merkezine varırsınız. Kainattaki tek şekil küredir, küre olmayanlar ise “varoluşunu” tamamlayamamış olan kırıntı varlıklardır, dolayısıyla bir eksenleri (ve istikametleri) de yoktur. Varlığın merkezine yönelmeyen herhangi bir seyahat, serserilerin macerasından ibarettir.
Batıdaki sanat, bu gün için serserilerin ve serkeşlerin meşgalesi haline geldi. Müslümanlar, sanat bahsini ve sanatkar şahsiyetini asla batından nakletmemelidirler. Sanat gibi mühim bir mesele, serserilerin oyuncağı haline getirilemez.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button