Allah, adam olana dert verir

Allah, adam olana dert verir

Ataların sözüdür: Adam olanın derdi olur. Allah, adam olana dert verir. Adamın kim olduğu bu yazının mevzuu değil. Ali Yurtgezen hoca “Bizim kültürümüzde ‘adam’ın tam karşılığı ‘insân-ı kâmil’dir. Böyle olduğu içindir ki her insan ‘adam’ değildir.” diyor.

Adamlık dert çekmededir. “Ne müşkil derd olursa bulunur âlemde dermânı” diyen Fuzûlî üstadı sıkça tâlim etmek lâzım.

Cezbesine ve diline meftun olduğum Niyazî-i Mısrî Hz.lerinin “İnile ey derdli gönül inile / Ehl‐i derdin inleyecek çağıdır / İnlemek sana yaraşur derd ile / Hem gözün kan ağlayacak çağıdır” mısralarında ifade edilen mânevî tâlimi Lokman Hekim hikmetine sahip olmayan modern tıp eğitimi almış doktor verebilir mi?
Okumaya devam et

Share Button

“Ehl-i derdin sohbetine mahrem olmak”

“Ehl-i derdin sohbetine mahrem olmak”

Ehl-i dert olmaklığımızı kuvvetlendirmek için Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Şerifi’nin (Gülzâr-ı Aşk) “Dua ve İltica Faslı” nda yer alan (s.797) “Sana lâyık kullar ile hem-dem it / Ehl-i derdün sohbetine mahrem it” beytinin (286. beyit) şerhi üzerinden tâlim etmeden dert ehlinin vasıflarını anlamak ve kuşanmak mümkün değildir.

Gönüllere âbad eden bu muhterem kitabı şerh eden Hüseyin Vassâf Efendi “Ehl-i derdden maksût ehl-i aşktır. Ehl-i derdin sohbeti gibi lezzetli, zevk-âver (zevk getirici) sohbet olmaz.” diyor. (a.g.e., s. 798)

Dert ehli, Âdem Peygamber’den bugüne hep var olmuştur. Kendini bilen ulvî hüzün sahibi insan dertlidir. Derdi olan, aynı dertten dertli dost ve insan-ı kâmil arar. Derdi olan insan dert ehline mahremdir. Ehli derdin hâlini ehl-i dert bilir ancak. Dertsizler derdinin namahremidir. Çünkü bilip anlamazlar ve derde ağyardırlar.
Okumaya devam et

Share Button

“Dermân arardım derdime / derdim bana dermân imiş”

“Dermân arardım derdime / derdim bana dermân imiş”

Niyazî-i Mısrî Hz.lerinin, “Dermân arardım derdime, derdim bana dermân imiş” sözünün üstüne derdimizi derman bilmek büyük meziyettir. Bu cezbeli mübarek zat rehberimiz olsun derdimize.

Bu ulu kişinin “Derd-i Hakk’a tâlib ol, dermana erem dersen” nasihatinden sonradır ki, fakir, derdini Efendimiz Aleyhissalâtüvesselâm’a yollar her gece:
“Derdmendim mücrimim, dermâne geldim yâ Resûl.”

Ehl-i dert olmak gerekmiş. Müslüman, Hz. Eyyüp gibi dert adamıdır. Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî Hz.lerinin sözüyle, “Dert iste sen, aşk derdine dermân sorma.”

Hz. Mevlânâ gibi, “Allah’ım bana dert ver” diye yalvarabiliyor muyuz? En büyük dert Allah’a dost olmaktır.
Okumaya devam et

Share Button

“El vurup yaramı incitme” doktor!

“El vurup yaramı incitme” doktor!

Eskiden hastalar, “Tabibin elinde sümbül yaprağı gibi letâfet bulurdu.” Şimdiki zamanda tabib sıfatını haiz olmayan doktorun elinde inşirah bulan var mı?

Devâ bulmaz dertlerin sancıları sarmışsa yüreğinizi doktora mı, şifa ehli tabibe yahut hikmet sahibi bir hekime mi gidersiniz? Nesimi’nin sözüyle, “Her tabib aşka yâr olmaz / ondan sorma ilacı / Lokman Hekim’e sor.”

“Hasta-i gamdır, şifa ister gönül / Dost elinden bir devâ ister gönül” diyerek dertleşebilir misiniz doktorla. Dertten anlar mısın? Dermân nedir bilir misin, sualinin cevabını alabilir misiniz doktordan?

Reçete yazma, gönül ve hikmet diliyle yaz ilaçlarını, Latince tahlil terimleri anlatma. Şifa nedir, nerededir, onu anlat bana, diyebilir misiniz?
Okumaya devam et

Share Button

Doktorluk tasavvuf ve hikmet mektebinden sonra okunmalı

Doktorluk tasavvuf ve hikmet mektebinden sonra okunmalı

Evvel emirde beyan edelim ki aşağıda tasvir ve târif ettiğimiz, hastasına her cihetten yâr ve şifa olamayan doktor tipi ferdî değil, umumîdir. Elbette iki asırlık Batılılaşma neticesinde kurumlaşmış, tıp eğitimi ve hasta anlayışı bir türlü değişmeyen ve dokunulmazlığı olan bir sınıfın içinde doktorluğuna irfan ve hikmeti de katan nice doktorlar vardır.

MODERN DOKTORLUĞUN DİNİ YOKTUR, SEKÜLERDİR

Doktor olmak isteyen bir kişi insan bilgisini tahsil etmek için evvela bir müddet tasavvuf mektebinde tâlim etmeli, sonra tıp doktorluğu okumalı. Modern doktorluk, Avrupa menşeli pozitivist ve materyalist temelli bir meslektir. Hikmetten uzak, maddeci Batı’nın ürettiği bir bilimdir. Bu sebeptendir ki modern doktorluğun dini yoktur, sekülerdir.
Okumaya devam et

Share Button

REKABETTEN UHUVVETE DÖNMEK İÇİN

REKABETTEN UHUVVETE DÖNMEK İÇİN

Meşhur hikâyedir; Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethine hazırlandığı günlerde bir sabah erkenden tebdil-i kıyafetle Edirne çarşısında alışverişe çıkar. Girdiği ilk dükkândan bir şey satın alır. İkinci bir şey daha satın almak istediğini söyleyince, dükkân sahibi, “Ben siftahımı yaptım; onu da yandaki dükkândan alınız.” diyerek komşusu esnafa yönlendirir Fatih’i. Genç padişah yandaki dükkânda da diğer dükkânlarda da aynı tavırla karşılaşır. Esnafın böylesine bir tok gözlülükle birbirini kollamasından pek memnun olmuştur. “Ben bu milletle değil İstanbul’u, dünyayı fethederim!” diyerek Allah’a hamd ü senada bulunur. Okumaya devam et

Share Button

SADIRLARDAKİ İLİM – I

SADIRLARDAKİ İLİM – I

(Terkip ve İnşa dergisi 9. sayı)

İnsan, yeryüzü hilafetinin mütemmim cüzü olarak kendisine sunulan “ilm”i ancak usûlü dairesinde talim ve tatbik eylerse Cenab-ı Mevlâ’nın muradı istikametinde bir imar ve inşa mesuliyetini hakkıyla yerine getirebilecek, yeniden bir medeniyetin bânisi olabilecektir. Bizim irfanımızdaki “el-ilmü fi’s-sudûr lâ fi’s-sutûr” yani “ilim satırlarda değil sadırlardadır” mütearifesi umumi olarak ilmin usulünü hulasa eder. Bu kelam-ı kibar, ilmin mahiyetinden talim metoduna, tasnifinden tatbikine kadar pek çok manayı muhtevi olmakla şerhe muhtaçtır. Kısmetse bu sayıdan itibaren zahirinden başlayarak batınına doğru, birbirine bağlı mana mertebelerini izaha çalışmak niyetindeyiz. Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.
*Hıfz
Okumaya devam et

Share Button

SADIRLARDAKİ İLİM – I

SADIRLARDAKİ İLİM – I

(Terkip ve İnşa dergisi 8. sayı)

İnsan, yeryüzü hilafetinin mütemmim cüzü olarak kendisine sunulan “ilm”i ancak usûlü dairesinde talim ve tatbik eylerse Cenab-ı Mevlâ’nın muradı istikametinde bir imar ve inşa mesuliyetini hakkıyla yerine getirebilecek, yeniden bir medeniyetin bânisi olabilecektir. Bizim irfanımızdaki “el-ilmü fi’s-sudûr lâ fi’s-sutûr” yani “ilim satırlarda değil sadırlardadır” mütearifesi umumi olarak ilmin usulünü hulasa eder. Bu kelam-ı kibar, ilmin mahiyetinden talim metoduna, tasnifinden tatbikine kadar pek çok manayı muhtevi olmakla şerhe muhtaçtır. Kısmetse bu sayıdan itibaren zahirinden başlayarak batınına doğru, birbirine bağlı mana mertebelerini izaha çalışmak niyetindeyiz. Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.
Okumaya devam et

Share Button

TERKİP VE İNŞA DERGİSİ 28. SAYI FİHRİSTİ

FİHRİST

Takdim///Editör
İhya usulü///Haki DEMİR
Çetin bir mesele, İhya…///Prof. Dr. Veysel ASLANTAŞ
İhya müessesesi olarak tasavvuf///İbrahim SANCAK
Müesseselerin ihyasında tasavvuf///Nurettin SARAYLI
Medeniyetimizde çınarın tasavvufi anlamı///Ahmet Doğan İLBEY
İlim telakkimizin ihyası///A.Bülent CİVAN
İhyada mana-suret münasebeti///Ünal YILMAZ
Nasıl bir ihya hareketi…///Salih Kerem TÜRK
Kitap tetkiki (İslam medeniyet tasavvuru-1-)///Ünal YILMAZ

Derginin “e-dergi” formatını istemek için
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

Share Button

TATBİK İLİMLERİ

TATBİK İLİMLERİ

(Terkip ve İnşa dergisi 8. sayı)

İlim, öncelikle insan ve varlıktan müstakildir. Bu haliyle “Mutlak İlim” mahiyetindedir ve onun adı hakikattir. Hakikat, insan ve varlıkta mahfuz değil, onlarda ancak tecelli ve tezahür halindedir. Kadim ilim müktesebatımızda “Eşyanın hakikatinin sabit olması”, eşyanın “hakikati” taşıyabileceği manasına gelmez, eşya ancak hakikatin tezahürlerinden biridir ve hakikatin ipuçlarını veren kesret cümbüşüdür. Hakikatin yolu, varlığın (mahlukatın) zirvesi olan insanın kalbi dünyasındadır ve o yola ancak ruh girebilir.
İlim, aşağıların aşağısında yaşayan insanın, yukarıların yukarısı olan hakikate ulaşması için ihsan edilmiş meratip güzergahıdır. Buna varoluş güzergahı da dense olur, hakikat güzergahı da dense olur, geldiğimiz yere avdet etmenin deveran güzergahı da dense olur. Netice olarak ilim; son tezahür safhası olan eşyadan, eşya seviyesinden, aşağıların aşağısından (dünyadan) başlayarak, önce Mutlak İlme, sonra Mutlak Varlığa ulaşmanın yoludur. Bu kadar aziz, bu kadar mukaddes, bu kadar kıymetlidir. Bu sebepledir ki, batının materyalist felsefesi üzerine bina edilmiş pozitif bilim (ilim değil) anlayışına, o anlayışın verilerine “ilim” muamelesi yapmak, ilmin son safhası olan maddi tezahürlere mahkum olmak, aşağıların aşağısına razı olmak, madde seviyesinde debelenmeyi ilmi yolculuk (inkişaf) zannetmektir. Kadimden beri ümmetin hiçbir nesli, ilmin son tecelli safhası olan maddeye, madde seviyesine, maddi tezahürlerine ilim muamelesi yapmamış, ilmi basit (maddi) bilgiden ibaret görmemiştir. Okumaya devam et

Share Button

“SÖZ VAR SÖZDEN İÇERİ”

“Söz var sözden içeri”

Boğaz dokuz boğum, söz her boğumda durarak çıkmalı. Ham söz insanı kırar. Sözü pişirmek, olgunlaştırıp söylemek lâzım ki sözümüz makbul olsun.

Sözün kıymeti sözün ağırlığından gelir. Kabuğundan sıyırıp, mânâsına eğilmeli. Mânadan mahrum malâyanî söz ziyandır.

“Söz var sözden içeri, söz var sözden ileri.” Söz var derde devâ. Söz var, sağlam adamı hasta eder. Söz var dilin ucundan söylenir, kalp ve gönülle irtibatı yoktur.
Okumaya devam et

Share Button

“DİLİNİ KALBİNE YANAŞTIR”

“Dilini kalbine yanaştır”

Dil yarası yaraların en derini… Dilin verdiği acı acıların en yakıcısı… Dil, kalbe tâbi olmazsa kırıp döker, verdiği hasar büyük olur. Dilin sokması, yılan sokmasından beter, demiş atalarımız.

Diliyle dostunu yaralayanlara Hz. Mevlânâ, Mesnevî’sinde (cilt:3) ağır konuşuyor: “Söküklerini dik sözlerinin, dilini kalbine yanaştır. Kalbinden geçmeyeni diline değdirme.”

Bunun için, “Dil, insanın terazisidir” (Mârifetnâme) sözünü birbirine dost olanlar bilmeli önce.
Okumaya devam et

Share Button

RAMAZAN HATIRINA “DİZ ÇÖK EY ZORLU NEFS”

Ramazanın hatırına “diz çök ey zorlu nefs!”

Modern ve seküler zihniyete sahip olanlar nefsin ne olduğunu bilmiyorlar. Bilseler de umurlarında değil. “Nefsini temize çıkar…” dediğinizde hakarete mâruz kaldıklarını sanıyorlar.

Mesnevî’sinde (cilt:5) “Ey nefsim! Seni sen yapan benim, beni de ben yapan sensin. Ya yola gel beraber gidelim ya da yoldan çekil ben Hakk’a gideyim…” diyen Hz. Mevlânâ’nın cehdine ne kadar muhtacız bugün.
Okumaya devam et

Share Button

“CENNET KAPISINI AÇ İKEN ÇALIN”

“Cennetin kapısını aç iken çalın”

Kim çok yemek muhabbeti eder, o midesinin esiridir.

Kim dost meclislerinde yemek çeşitlerinden bahis açar, o kişinin tefekkür ve gönle dair cehdinde azalma vardır.

Kim az yemekle yetinir, lafını etmek aklına düşmezse, o kişinin fikir ve gönül tâlimi tamamdır.

Resûller Resûlü Efendimiz’in buyruklarına uyan Sahabe-i Kiram az yerdi.

“Müslüman olduktan sonra âhir ömrüme kadar tıka basa karnımı doyurmadım” diyen Hazret-i Ebu Bekir az yerdi.
Okumaya devam et

Share Button

Tokluk âfettir, Müslüman az yemeli

Tokluk âfettir, Müslüman az yemeli

Şeytan, Âdemoğullarını azdırabilmek için karınlarının tok olduğu zamanı kollarmış. Az yemek için bu sebep yetmez mi?

Allah dostlarının sözüdür: İlim ve amel az yemekte… Az yemek her derde deva. Kalbi inceltir, arzuları kırar, günah işlemeye mâni olur. Dahası nefs-i emmare ile mücadele yoludur.

Az yiyenin gönlünde merhamet, dilinde ve simasında ulvî hüzün olur ki has Müslümanın sûret ve sîretidir bu. Bu ulvî düsturdan dolayı az yemeyi meşrep hâline getirmek gerek.

Müslüman, dünya kadar malı olsa da, envaı çeşit nimetlere sahip bulunsa da isteyerek ihlâsla arada bir aç durmalı ve daima az yemeli.
Okumaya devam et

Share Button

Üzüm âriflerin meşrebi, şeriatın derûnudur

Üzüm âriflerin meşrebi, şeriatın derûnudur
Hz. Mevlânâ’ya göre (Mesnevî, cilt:2, Veled Çelebi İzbudak) erik, koruk, üzüm ve şarap derviş olacak adamın olgunlaşmasını ifade eden sembollerdir.

Koruk, bilmek; üzüm, bulmak; şarap, olmaktır. Koruk hamlığın, üzüm pişmişliğin, şarap yanmışlığın remzidir. Seyr u sülûkun safhaları da böyle. İnsan önce koruk gibi ekşi ve hamdır, sonra üzüm şarabı gibi aşk ehlidir.

Tasavvuf hâl ilmi olduğu içindir ki korukken sabırla üzüm olmayı, üzüm olunca şarabı olmayı gerektirir. Aşk ehli bezm-i elest’te üzüme bakıp şarabı görmüştür. Bu sebepten seyr ü sülûk’ta nefsin terbiye edilmesi ve ilâhî aşkın gönülde hissedilmesi üzümde şarabı görmektir.
Okumaya devam et

Share Button

ÖMÜR GİDİYOR ŞOL YEL ESİP GEÇMİŞ GİBİ

Ömür gidiyor şol yel esip geçmiş gibi
Ömür sermayesini boş yere tüketip yaşımızı başımızı aldığımızı fark edince, Erzurumlu Âşık Emrah’ın “Hazan ile geçti şu benim ömrüm” türküsü içimize bir topak gibi nasılda oturuyor öyle.

Yaşlandığımızı, ömrün âhirine geldiğimizi hissedince, Yunus Emre Hazretlerinin mısraları nasılda çöküyor içimize: “Geldi geçti ömrüm benim / Şol yel esip geçmiş gibi / Hele bana şöyle geldi / Bir göz yumup açmış gibi.”

İçimize dert olan, bu mısraların mânasınca yel gibi gelip giden ömrün hakkını veremeyişimizdir. Yaşlanmak ve ömrün sonuna gelmek şikâyet edilecek bir hâl değil. Yaşlılıktan, ömrün âhirine gelmekten modernler ve nadânlar şikâyetçi olurlar.
Okumaya devam et

Share Button

İLMİN ZİRVESİ “İNSAN İLMİ”

İLMİN ZİRVESİ “İNSAN İLMİ”

(Terkip ve İnşa Dergisi 6. sayı)

Kainattaki en muhteşem varlık insandır. Eşref-i mahlukat olan insan aynı zamanda “ahsen-i takvim” üzere yaratılmıştır. En güzel kıvam, yani en güzel terkip üzere yaratılmış ve en şerefli, en kıymetli varlık olarak tavsif edilmiştir. Bu hususiyetinden dolayıdır ki, kendisine Mutlak İlim gönderilmiştir. Mutlak İlim, yani Allah Azze ve Celle’nin ilminden ilim verilmiştir, yani Kur’an-ı Kerim insana gönderilmiş, insan için yeryüzüne nüzul lütfunda bulunmuştur.
Kainatta insan denen varlık kadar girift bir terkip yoktur. Maddedeki özellikleri keşfeden insan hayretten dilini yutacak hale gelmiş, ne hazindir ki kendini keşfetmeyi unuttuğu birkaç asırdan beri kendine hayret etmeyi bırakmıştır. Madde dahi insan nam varlıkta bir boyut olarak mevcuttur ve maddenin de şeref kazandığı terkip kıvamı insandır. Maddenin ufku insan terkibinde ulaştığı giriftliktir ve madde hiçbir varlıkta, insanda olduğu kadar kıymetli bir terkip unsuru olmamıştır. Okumaya devam et

Share Button

Kâl ehlinden hâl ehline geçmek

Kâl ehlinden hâl ehline geçmek

Modernizm çoğumuzu kâl ehli yaptı, durmadan konuşuyoruz. Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’si ve Fîhi Mâ Fih’inden öğrendiğim şu: Hâl dilini kullanmak gerekmiş. “Kâl ile tebliğ” değil, “hâl ile tebliğ” evlâ imiş. Hâl diline dair onun söz hazinesinden toplayıp yüreğime tâlim ettirdiklerimi hülâsa ederek hurufata dökmekten kendimi tutamadım.
Hâl dili, derûnumuzda yaşananları harf diline ihtiyaç duymadan sözsüz hâlimizle bildirmektir. Mânevî sanatın kendisi olan hâl dilinde seziş ve duyuşlar öne çıkar, kelimelere ve sanata ihtiyaç duyulmaz. Hâl üzere yaşayanlar, hâl dili makamındadır. Söyleyeceklerini hâl diliyle ifade ederler.

KÂL DİLİ, HÂLİ ANLATMAYA YETMEZ
Okumaya devam et

Share Button

TEVHİD İLİMLERİ MECRASI

TEVHİD İLİMLERİ MECRASI

(Terkip ve İnşa dergisi 5. sayı)

İslam ilim mecraları içinde idrak ve izahı en zor olanı “Tevhid ilimleri mecrası”dır. Bu bahis birçok açıdan zorluk taşır; öncelikle ana mecra olan Kur’an ilimleri mecrasının kalbi olmasından, sonra tevhidi mevzu edinmesinden, daha sonra da akılla idrak ve izah etme imkansızlığından… Bu kadar çok sebeple zor olan bir mevzuda, derinliğine izah çabasına girmeyeceğimizi ifade edelim. Okumaya devam et

Share Button