MAHZEN-ÜL ULÛM’DA İLİM TELAKKİSİ -3- İLMİN MÂHİYYETİ İLE ALÂKALI İHTİLÂFLAR -3-

Felsefecilere ve bazı kelâm âlimlerine göre, bir şeyi bilmek, o şeyin zihinde varlığını îcâb ettirir mi? Yâhud kelâm âlimlerinin çoğuna göre, bir şeyi bilmek, bilen ile bilinen arasında zihinde bir alâkadan mı ibâretdir? Bu mes’elede ihtilâf  olundu.

Birinci görüşe göre, bir şey hakkında ilm ya’nî bilgi hâsıl olunca, o ilmden üç husûs ortaya çıkar. O husûslardan birincisi, hâsıl olan sûretin zihnde hakîkat olmasıdır. İkincisi, o sûretin zihnde şekillenmesidir. Üçüncüsü, o sûret sebebi ile nefsin te’sîr almasıdır [ya’nî etkilenmesidir]. Bu açıklamalara göre, ilmin, bu üç sûretin hangisinden ibâret olduğu hakkın da ihtilâf vardır.

Ülemâ ve hükemâdan bir kısmı, ilmin, ancak yukarıda bahs edilen üç sûretden ibâret olduğunu söylemişlerdir. Bu sebeble ilmin keyfiyyet veyâ infiâl veyâ izâfe cinsinden olduğuna dâir ihtilâf edilmişdir. (Keyfiyyet, bir şeyde yerleşmiş olan hâldir. İnfiâl, başka şeyden te’sîr sebebiy le müteessîrde [te’sîr alanda] meydâna gelen durumdur. İzâfe, iki şeyden birinin düşünülmesi, ancak diğer şeyin düşünülmesiyle hâsıl olan, birbirine bağlı olarak tekrâr eden hâldir. Babalık ve oğulluk gibi, ya’nî baba düşünülünce çocuk da hâtıra gelir. Çocuk düşünülünce baba da hâtıra gelir.)

Okumaya devam et

Share Button

MAHZEN-ÜL ULÛM’DA İLİM TELAKKİSİ -3- İLMİN MAHİYETİ -2-

İlmin mahiyetinin mutlak olarak zaruri olup olmadığı münazara edilen konulardandır. İmâm-ı Fahrüddîn Râzî hazretleri, ilmin mâhiyyetinin zarûrî bir tasavvur olduğunu, İmâm-ül Harameyn ve imâm-ı Ebû Hâmid Muhammed Gazâlî hazretleri ise, ta’rîfi zor olan nazarî kısmından olduğunu söylemişlerdir. Ancak, ilmin mâhiyyetinin ta’rîfi zor olan nazarî kısmından olduğu âlimler arasında tercîh edilmişdir. (Mahzen-Ül Ulûmdan naklen)

İlmin mâhiyyetinin tarifine dair, alimler arasında meşhur olan tariflerden bazıları Mahzen-Ül Ulûmda şu tarif ve izahlarla sabittir:

  • İlim, bir şeye olduğu gibi i’tikaddan [inanmakdan] ibaret olup, o i’tikad ise, ya zaruri olarak, yahud da delil ile hasıl olur” diye ta’rîf edilmişdir. Ancak, bir şeyin ta’rîfi, o şeyin efrâdını câmi’ agyârını ma’nî olmak lâzım gelir. Hâlbuki, i’tikâdın buradaki ta’rîfine zarûretden yâhud delîlden hâsıl olan zan da dâhil olmakdadır. Bu sebeble ilmin mâhiyyetinin bu ta’rîfi yukarıda geçen kâideye uygun olmadığından, âlimler arasında kabûl görmemişdir.

  Okumaya devam et

Share Button

MAHZEN-ÜL ULÛM’DA İLİM TELAKKİSİ -1- İLİMLERİN MENŞEİ -1-

İlimlerin Menşei (Kaynağı)

Mahzen-Ül Ulûmda ilimlerin menşei insan fikrine dayandırılır. Ma’lüm olduğu üzere insan, his, hareket, gıdâ ve sâir zarûrî ihtiyaçları bakımından, diğer hayvanlar ile müşterek olduğu halde, sahip bulunduğu fikir ve idrâk ile diğer hayvanlardan mümtazdır.

Necip Fazıl’ın yukarıdaki sözlere nisbeten söylediği; İnsan başını hayvan başından ayıran tek hasse, mücerret fikirdir. Buradan hareketle Mahzen-Ül Ulûmda ilimlerin menşei insan merkezli olarak ele alınmıştır. Zira insanı diğer mahlukattan ayıran en hususi farkı fikre muhatap olmasıdır. Hayvanların hepsi, insana o fikir cevheri sayesinde itaat edip, emrine girer. İnsanoğlu bu sebeble diğer mahlukatın pek çoğundan üstün ve faziletlidir. Bu ifadelerden hareketle Mahzen-Ül Ulûm eserinde  ilimlerin ve sanatların menşei, insana dayandırılır.

İnsanı ilimlerin ve sanatın kaynağı yapan fikir mefhumu ise Mahzen-Ül Ulûmda şu sözlerle izah edilir:  “Fikir, öyle bir mutlak idraktir ki, o idrak, ona sahip olanın eşyayı his ve şuurundan (anlamasından) ibarettir. Buradaki “mutlak idrak”  tabiri müellifin beyanında olduğu üzere, bütün varlıklardan olan, hayvanlarda, bitkilerde ve cansız varlıklarda mevcut olmayan şeydir.

Okumaya devam et

Share Button

Osmanlı Medeniyeti Araştırmaları -1-

Hesap İlmi ve Hacı Atmaca’nın Hesap Kitabı hakkında

Matematik bir tefekkür şeklidir, bu cihetiyle belkide tefekkürün ta kendisidir. Her mütefekkir aynı zamanda bir matematikçi olmak zaruretindedir. Matematiği tefekkürden tefrik etmek, tek kelimeyle hezeyandır.

***

Matematiği tefekkür istidadı olarak idrak eden Osmanlı matematikçilerinden Muhyiddin Muhammed ibn Atmaca el- Kâtib,  2. Bâyezîd döneminde yaşamış defterdar katiplerindendir. Muhyiddin Muhammed ibn Atmaca el- Kâtib, hesap ilminin terakki etme meselesinde büyük emekleri olan mütefekkirlerimizdendir.  İslam dünyasında matematiğin bir dalı olarak gelişen hesap ilmi, sayıların kullanımından dört işleme kadar geniş yelpazede kullanılan ilimdir.

 Hesap ilminin kullanıldığı sahalar

Hesap ilmi, ticari ve hukuki işlerin yürütülmesinde, zekâta tabi olan malların tayininde, miras hususunun paylaşılmasında, kıble ve namaz vakitlerinin belirlenmesi, ağırlık, uzunluk ve hacim problemlerinde ve daha bir çok benzeri sahada hesap ilminden yararlanılmıştır.

Okumaya devam et

Share Button

BİYOLOJİ YAZILARI -2-

Gelişme Kanunu Ve Maddecilerin Dayandığı Dört Madde

 

Geçen yazımızda cinslerin birbirinden değişerek gelişmemiş, yani varlıkların aslı basit ve eksik cinsler olup da gelişme ve değişme sayesinde şimdiki bulundukları dereceyi bulmamış olsaydı durum, yapılan keşiflere uygun olarak meydana çıkmazdı.

Hüseyin Cisri bu noktada şunları yazar;

Bu halde daima üstün olanın basit olanı ortadan kaldırabilmesi bakâ mücadelesi kanunu ile olur. Bundan başka bir kaç kanunun daha bulunduğunu iddia ederek bu gelişme ile nevilerin değişip birbirine geçmesini ve basit olanın üstün olan vasıtasıyla yok olmasını dört kanunun toplamına bırakınız:

Bu dört kanun şunlardır;

 

  1. Verâset kanunudur ki, sonra gelenin, öncekinin sıfatlarına vâris olmasından ibarettir.
  2. Farklılık kanunudur ki, sonra gelenlerin her birinin, aslındaki vasıflara vâris olmasıyla beraber diğer vasıflarca ondan farklı olmasının zorunlu bulunmasıdır.
  3. Bakâ mücadelesi kanunu olup, bu kanun gereğince neviler, yaşama sebeblerine birbirinden önce kavuşmak hususunda mücâdele ederler. Bunlara soğuk ve sıcak gibi gibi dış sebepler musallat olur da kuvvetli olanın yenmesiyle veya dış sebeblere dayanamamakla zayıf olan ölür ve dayanıklı olan kuvvetliler kalır.
  4. Tabiatın seçmesi. Yani kuvvetli ve uygun bulunanların kalması ve zayıf ve uygunsuz olanların yok olması şeklinde tabiatın, mevcut nevileri seçmesidir.

Okumaya devam et

Share Button

BİYOLOJİ YAZILARI -1-

BATININ GELİŞME HUSUSUNDAKİ DELİLLERİNİN ÇÜRÜTÜLMESİ

 

Parça fikir serkeşliğinden kurtulamıyoruz. Çünkü Batı’nın ağır işgali altındayız. Bu işgal şüphesiz bilgi işgalidir. Parça fikrin menfi tezahürü olarak bir sahada ihtisaslaşdığını sanan güya mütehassıs kafa, kendi tabirleri olan “uzmanlık alanı” dışındaki her sahada avam derecesinde cahildir. Bu cehaletin umumi sebebi hayat ve hadiseler karşısında kendi sahasına hapsolmaktan kaynaklanmaktadır.

Fildişi kulesinden bütün fikrin şuuruna eren mütefekkir kafalar ise, en ufak bir izahında bile tasnifi yapılan temel telakkilerden bağımsız konuşamaz. Bu temel telakkiler; Hayat telakkisi, varlık telakkisi ve insan telakkisidir.

Yaklaşık bir asırdır Batı’nın bilgi ağında kıvranan zihinler  ne hayat telakkisini anlar, ne varlık telakkisini, ne de insan telakkisini. Batı’ya göre herşey “gelişme” ve “evrim” vetiresinden günümüze ulaşmıştır.

Bu yazımızda Batı’nın “gelişme” hezayanlarının lif lif çürütüldüğüne şahit olacaksınız..

Okumaya devam et

Share Button

BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?

BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?

Sürekli Türkiye’yi ve İslam dünyasını konuşuyoruz. Dünyanın geri kalanı ne durumdadır, nereye gidiyor, neler bekleniyor, bunlara pek bakmıyoruz. Bu durum tabiidir zira ağır hadiseler yaşıyoruz, canımız yanıyor ve kaçınılmaz olarak kendimizle ilgileniyoruz. Fakat bu noktada ciddi bir tuzak var, ciddi bir problem var. Batının durumunu tahlil etmezsek, ne halde olduğunu anlamazsak, nereye doğru gittiğini farketmezsek, İslam dünyası hakkında da sıhhatli muhakeme yapma imkanımız yok. Sadece İslam dünyasına baktığımızda, gözümüze çarpan kaotik yapı, batının çökmekte olduğu gerçeğini görmediğimiz takdirde derin ümitsizliklere sebep oluyor. İslam ülkelerinde (özellikle Ortadoğu’da) kurulan ve sahaya giren örgütlerin batı tarafından yönetildiği ve yönlendirildiği şablonu, hala batının (özellikle Amerika’nın) “yeryüzü tanrısı” gibi anlaşıldığını gösteriyor.

Batı hızlı şekilde çöküyor ama hala dünyayı yönettiği zannı ve vehmi kalp ve zihinlerimizi işgal etmiş durumda. ABD ve AB, o kadar zor durumda ki, kendi meselelerini çözemiyor, enerjisinin ve aklının ciddi bir kısmını kendi meseleleriyle ilgilenmek için kullanıyor ama hala her şeyleri yerindeymiş de bizi yönetiyormuş gibi davranıyoruz. Dünya değişiyor, güç ve servet el değiştiriyor, batı büyük sarsıntılarla çöküyor ama kafamızdaki batı hala aynı şekilde devam ediyor. Bu nasıl bir psikolojik çöküştür…
Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-19-BİRİNCİ KISIM, ON ALTINCI SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-19-BİRİNCİ KISIM, ON ALTINCI SORU
SORU
16-Zaman “oluş amili” ise, kader ile arasındaki münasebet nedir? Zaman, kaderin sırlarından biri midir? Kader aslında “Kün” emrinin muhtevasında mahfuz sırlar toplamı mıdır?
SORUNUN AÇIKLAMASI
“Zamanı gelmeyen iş olmaz”. Ne demek bu? Zamanı gelmeyen iş olmuyorsa, “kün” emri zamana mı tabii? Haşa… Allah Azze ve Celle, zaman ile mukayyet değil, hiçbir işi de zaman ile mukayyet değil. Ama zamanı gelmeyen işin olmadığı da doğru…
Tabii ki bir tenakuzdan bahsetmiyoruz, Allah Azze ve Celle’nin efali ilahi bir nizama tabidir ki, o nizamın misli yoktur. Mesele şu ki, yaratma fiili, derece derece aşağıya iniyor, her mertebede farklı tecelli ediyor olmalı. Muhakkak ki O, “ol” der, “olur”. Emri ile emrinin neticesinin zuhuru arasında bir zaman olmak gerekmez, emrinin telaffuzu (telaffuz varsa eğer) biterken, emrin muhtevası da zuhur eder. Yaratmak için zamana muhtaç değildir, zaten zamanı da yaratmıştır.
Emri ile emrinin muhtevasının zuhuru (yaratılması) arasında zaman olmayan Allah Azze ve Celle’nin yaratma fiili, yarattığı alemler kadar girifttir. Yarattığı alemlerdeki tüm harikuladelikler, hem yaratma fiilinin tecelli ve tezahürleridir hem de yaratma fiilinin perdesidir. Hem yaratma kudret ve fiilini, neticelerinden tetkik ediyoruz hem de neticelerinde boğulup, yaratma fiilinin ne olduğuna ulaşamıyoruz.
*
Zaman ve mekan meselesi, bize, yaratma fiilinin sırlarından en yakın olanı gibi görünüyor. En dış yüzünden bakmaya alışanlar, çocuğun nasıl olduğunu, doğum süreçlerini filan tetkik ediyor ve anlar gibi oluyorlar. En dış yüzünden bile meseleye bakanların göreceği harikuladelikler mevcut ama oradaki süreçlerin nispeten anlaşılıyor olması, yaratılış sırrını tamamen perdelerin arkasına gizliyor. Oysa zaman meselesi bambaşka… Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-18-BİRİNCİ KISIM, ON BEŞİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-18-BİRİNCİ KISIM, ON BEŞİNCİ SORU
SORU
15-Mekan, varlığın vücut bulması için imkan alanı, zaman ise varlığın vücut bulması için gereken muharrik kuvvet veya oluş amili midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Mekan, imkan alanı… Oluş mahalli… Mekan, zemin, mahal, saha yoksa ne olabilir ki? Herhangi bir varlık ve vakıanın meydana gelebilmesi için ilk şart değil midir mekan? Mekan, “yokluk” ile varlık arasındaki berzah… Mekan, varlığın kendisi değil, belki varlık da değil. Ama o olmadan varlığın zuhuru ne mümkün. Mekan, zamandan daha fazla sır saklıyor gibi.
Zaman denen rüzgarın bile üzerinde eseceği bir zemin lazım. Mekan olmadan zamanın varlığından bahsedilebilir mi? Veya mekan olmadığında zaman olsa ne manası var ki? Zaten mekan olmadığında zamanın varlığını anlamak muhal.
Mekan bu kadar mühim, bu kadar zaruret. Tamam da neden hiç bahsi yok? Sanki mekan yokmuş, sanki mekana ihtiyaç duymuyormuşuz gibi davranıyoruz. Fikir ve felsefe adamların zaman ile ilgilenmişler ama mekan ile ilgilenen pek yok, neden? Oysa mekan, zamandan da önce lazım, zaman için bile lazım.
Varoluşun imkan alanını düşünmüyor ve umursamıyoruz ama varoluşa dair beylik laflar ediyoruz. Yeryüzünde fikir adamı geçinenler kadar sahtekar başka bir meslek var mıdır? Varoluşun zeminini konuşmayan fikir adamı müsveddeleri, varoluş hakkında ne kadar iddialı laflar ediyor? “Varoluş” gibi bir bahiste sahtekarlık yapanlardan daha büyük dolandırıcı olur mu?
*
Belli ki mekan, imkan alanıdır. Öyleyse mekan hakkındaki tasavvurlarımız, imkanlarımızı, ufkumuzu, idrakimizi oluşturuyor. Mekan telakkimiz kadar varız, ancak o kadar düşünebiliriz, varoluşumuzu ancak o çerçevede gerçekleştirebiliriz. Bu kadar mühim ama biz konuşmamakta çağlar boyu direnmişiz. Pes… Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-17-BİRİNCİ KISIM, ON DÖRDÜNCÜ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-17-BİRİNCİ KISIM, ON DÖRDÜNCÜ SORU
SORU
14-Varlık ile ilgili yapılan tetkiklerin ufku, zaman ve mekana kadar ulaşmakta ve orada inkıtaa uğramaktadır. Zaman ve mekan varlıktan önce mi mevcuttur, böyleyse eğer, varoluş (yaratılış) zaman ve mekan koordinatlarında mı meydana gelmektedir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Fizik bilimindeki ilerleme zaman ve mekan meselesinin önüne geldi ve durdu, başka bir ifadeyle patinaj yapıyor. Eşiğine geldikleri yerin zaman ve mekan meselesi olduğunu anlamadıkları için patinaj yapıyorlar.
İslam irfanı fizik biliminin bu gün ulaştığı noktanın asgari milyonlarca kat ilerisindedir. Fakat fizik bilimiyle İslam İrfanı farklı dil kullandıkları için verilerinin eşleştirilmesi mümkün olmuyor. Fizik biliminin bu gün ulaştığı noktanın, İslam İrfanındaki hangi seviyeye ve hangi hikmetlere karşılık olduğunu bilmemiz gerekiyor. Biz ölçülemeyecek kadar ileriyiz ama kulvarımız farklı olduğu için batı kulvarında (pozitif bilimler kulvarında) geri görünüyoruz. Hem ileride olmak hem de geride görünmek, bu durumun artık bitirilmesi şart.
*
Varlık hangi noktaya kadar tahlil edilebilir ki? Zaman ve mekan tabii olarak varlıktan öncedir. Mekan olmadan varlığın vücuda gelme imkanı, zaman olmadan varlığın vücut bulma hamlesi mümkün müdür? Cevap “hayır” ise, varlığın nihai iki koordinatından bahsediyoruz demektir; zaman ve mekan… İşte peşine düşeceğimiz sır bu… Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-16-BİRİNCİ KISIM, ON ÜÇÜNCÜ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-16-BİRİNCİ KISIM ON ÜÇÜNCÜ SORU
SORU
13-Zaman mefhumunun hakikatini arayacağımız yer, varlık-yokluk deveranı mıdır? Ruhun zaman üstü varlık olduğu da hatırlanırsa, zaman, ruhun dışında akan bir oluş amili midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Zaman meselesini anlamamız gerekiyor, her ne kadar anlaşılabilirse o kadar anlamalıyız. Zaman denen sır deposu, “idrak” faaliyetinin zirvelerindendir, fikir ve ilim adamları, zaman mefhumunu ve mevzuunu anlamadan hayatlarına nasıl devam ediyorlar? Zamanı anlamadan neyi anlamış olabiliriz ki? Zamanı anlamadan, bir şeyleri anladığı iddiası ne kadar ham ve çiğ bir tavırdır?
Zamanı anlamayan fikir adamlarının çevrelerine caka satmaları, farenin, ormanda aslan edalarıyla dolaşmasına benziyor. Neden kimse zaman meselesi üzerinde durmuyor?
*
Her şeyde bir deveran var, her şeyde bir ritim var. Mütemadiyen bir daire tamamlanıyor, aynı daireymiş gibi geliyor ama her defasında farklı bir daire tamamlanıyor. Birinin tamamlanması başka birinin başlamasıdır. Kesintisiz bir deveran, kesintisiz bir daire, kesintisiz bir ritimdir gidiyor. Tik tak… Tik tak… Bu sadece saat sesi değil, varlığın tamamında bir ritim… Bazıları sesli bazıları sessiz… Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-15-BİRİNCİ KISIM, ONİKİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-15-BİRİNCİ KISIM ONİKİNCİ SORU
SORU
12-Ruh, varlığın, “yokluk deminde” yaşamaya başladığında, varlık-yokluk deveranına şahit olabiliyor mu? Şahit olabiliyorsa, bu durum aynı zamanda “yaratma fiiline” de şahit olduğu manasına geliyor mu? Böyleyse “kün” emrini duyuyor mu? O irtifa “kün” emrini duyacak yükseklik midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Ruhun varlık-yokluk deveranına şahit olma hali (ihtimali), birçok meseleyi başka şekilde düşünmemizi gerektirir. Bu imkan ve istidat aynı zamanda bir çok meselenin izahıdır.
“Kün” emrinin duyulacağı irtifa o kadar engin olmasa gerek, muhtemeldir ki “kün” emri çok daha yükseklerdedir. Lakin varlığın tamamı “kün” emrinin neticesi olduğuna göre, her mertebede bir tecellisi olmalıdır. Varlık-yokluk deveranı, aşağıdan bakınca ulaşılmaz bir yükseklik gibi görünüyor, ruh, o irtifada yaratma fiilinin tecellisine şahit oluyor mu?
Aslında mesele “yaratma fiilinin” aşağılara doğru tecelli mertebeleriyle ilgili. Yaratma fiilinin anlaşılabilir veya müşahede edilebilir mertebesinin ne olduğu sorusu daha sıhhatli olsa gerek. Lakin varlık-yokluk deveranı, bir çok meselenin sır olarak gizlendiği nokta gibi görünüyor. Muhtemeldir ki yaratma fiilini anlamak veya müşahede etmek için en uygun vakıa demeti ordadır.
Varlık-yokluk deveranındaki hal ve hadiseler mecmuu, yaratma fiilinin sanki son tecelli basamağı gibidir. Sanki o basamaktan sonra varlık ortaya çıkmaktadır. Böyleyse eğer, yaratma fiilinin bize en yakın olduğu nokta orasıdır. Bunu bilsek iyi olur. Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-14-BİRİNCİ KISIM ONBİRİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-14- BİRİNCİ KISIM ONBİRİNCİ SORU
SORU
11-Tayyi mekan, ruhun, “yokluk deminde” yaptığı seyahat midir, böyle mi mümkün oluyor? Yokluk deminde yaşamaya başlayan ruhun, “varlık deminde” tecessüm etmesi, mümkün olan işlerden midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Ruh, “yokluk deminde”, seyahat edebilmekte ve “varlık demine” istediği yerden (mekandan) girebilmekte midir? “Yokluk deminde” seyahat etmesi mümkün işlerden ise, zamansız seyahat etmektedir ki, zamansız seyahatteki hareketin “hızı” ölçülemez. Kainatın her hangi iki noktası arasında anlık bir zamanda (aslında zamansız şekilde) seyahat edebilir. Zaman dışı bir seyahatten bahsettiğimize göre, kainatın herhangi bir noktasında “varlık demine” girebilir, öyleyse aynı anda birkaç noktada görünebilir. “Yokluk deminde” yaşayabilen ruh, “varlık deminin” herhangi iki veya daha çok noktasında varlığa karışabilir, böyle midir?
Tayyi mekan bahsindeki sır, zaman ile ilgilidir. “Zamansız hareket” mümkün olan işlerdense (ki mümkün görünüyor), varlığın birçok noktasında bulunabilmek mümkün olmalıdır. Zaman dışı seyahat imkanı, zamanın içine istenildiği vakit ve noktadan girme imkanı verir. Buradaki sorulardan biri de, ruhun, kendine teslim edilmiş olan beden dışında tecessüm etme istidadı olup olmadığıdır, tecessüm edebilmekte midir?
* Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-12-BİRİNCİ KISIM DOKUZUNCU SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-12-BİRİNCİ KISIM DOKUZUNCU SORU
SORU
9-Aşktaki vuslat, varlık-yokluk ritmindeki “yokluk deminde” baş başa kalmak mıdır?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Aşk meselesi zordur, o kadar ki sanki imanın zorluğuna denk… Zaten her iki meselenin kaynağı da aynı, yani ruh… Ruhun en bariz ve en mühim tezahürlerinden veya hamlelerinden ikisidir iman ve aşk…
Aynı kaynaktan çağıldaması, zaman zaman birbirine karışmasına, zaman zaman da birbirinin yerini işgal etmesine sebep oluyor. İnsanlar maşuklarını mı rab ediniyorlar yoksa rablerine mi aşık oluyorlar, çok zaman karışıyor. Çetin mesele… İman ile aşkın kudretlerinin de birbirine denk olması, mevzuu çözülmez hale getiriyor. Bir insanda aşkın, başka bir insanda imanın daha kuvvetli şekilde tezahür etmesi, aşk ve imanın farklı kuvvetlerde olduğunu göstermez, sadece o kişinin mizaç hususiyetlerinin haritasını gösterir.
Aynı kaynaktan fışkırması, aynı güce sahip olması (böyle mi gerçekten?) bu iki meselenin beraber çözülmesini ihtiyaç haline getiriyor. Ayrı ayrı mevzular olduğu düşüncesiyle birbirinden tefrik etmek ve halletmeye çalışmak, meseleyi çözmek değil aksine tamamen giriftleştirmek ve çözümsüz hale getirmektir.
*
Tasavvufun misilsiz terkiplerinden birisi de, imanın hamurunu aşkla karması, aşkın hamurunu da iman ile mayalamasıdır. Birbirinin mütemmimi haline getirdikten sonra her ikisini de aynı mercie, Allah Azze ve Celle’ye yöneltmesidir. Aşk, şirkin ana rahmidir, çünkü imanın kardeşidir. Aşkın istikameti şaştığında imanı istikametini muhafaza etmek yiğit işidir. Farlı istikametlere yönelen aşk ve iman farklı rabler edinir, şirk diye buna demiyor muyuz?
Böyle midir gerçekten? Aşk, iman kadar kuvvetli midir, ikisi farklı istikametlere yöneldiğinde şirkin şartları gerçekleşmiş, son hamle mi kalmıştır. Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-10-BİRİNCİ KISIM YEDİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-10-BİRİNCİ KISIM YEDİNCİ SORU
SORU
7-“Yokluk deminde” bir tecelli mevcut ise, bu tecelliyi mümin ve kafir insanların hepsinin ruhu müşahede edebilir mi? Tüm ruhlar, “Alem-i Ervah”ta iman ettiği için, kafirlerin ruhunu da mümin olarak kabul etmek mümkün müdür, mümkünse onların ruhları da tecelliyi seyredebilmekte midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Ruhun kudret ve istidatlarının ne olduğu mühim mevzulardandır. Meselelerin kilitlendiği noktalardan birisi ruhtur. Ruh, Allah Azze ve Celle’nin ebedilik ihsanına nail olmuş varlıktır ve bu kıymet de insanın içine gömülmüştür. Allah Azze ve Celle ile varlık arasında bulunan, “emr aleminden” olan, diğer varlıklara benzemeyen, insanı Allah Azze ve Celle’ye ulaştırması mümkün olan tek varlık çeşididir.
Ruh meçhulün anahtarıdır ama kendisi de bir meçhuldür. “Hakkında az şey bildirilmiştir” dolayısıyla az şey bilinecektir. Hakkında az şey bilinenin ile ilgili çok şey anlaşılması mümkündür ama ruh bu kaidenin istisnasıdır. Tehlikeli olan noktalardan birisi de, hakkındaki bilginin “azlık” ölçüsünü bilmiyor olmamız.
Her şeyi kendisiyle gördüğümüz ruhu göremiyoruz, dolayısıyla bir şekilde iktisap ettiğimizi zannettiğimiz bilginin doğru olup olmadığını da anlayamıyoruz. Ruh mevzuu, “müphem saha” meselesinin ilk sıralarında yer alıyor. Kesin olarak söylenebilecek hususlar sadece beyan edilenlerdir ve onların da hakikatini anlayana aşk olsun. Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-9-BİRİNCİ KISIM ALTINCI SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-9-BİRİNCİ KISIM ALTINCI SORU
SORU
6-Varlığın yokluk deminde, Allah Azze ve Celle’den başka bir varlık kalmadığına göre, isim ve sıfatlarının tecellisi mi yoksa zatının tecellisi mi mevcuttur, yoksa hiçbir tecelliden bahsetmeyeceğimiz bir hali mi konuşuyoruz?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Bu soru, varlık-yokluk deveranında ruhun varlığını devam ettirmesi halinde kıymet ve lüzum kazanır. Ruhun varlığı kesintisiz ise ve “yokluk deminde” varolmaya devam ediyorsa, tecelliyi müşahede edebilme imkanı var mıdır? Ruh tecelliyi müşahede edebiliyorsa, sadece Allah Azze ve Celle’nin isim ve sıfatlarının tecellisini mi müşahede edebilir yoksa zatının tecellisini de müşahede edebilir mi? Ruh, tabiatı gereği Allah’ın zatının tecellisini müşahede etme imkan ve istidadına (bu hal hangi şartlarda mümkün olursa olsun) malik midir? Ruh, zat tecellisini de müşahede edebilme istidadında ise, varlık-yokluk deveranının “yokluk demindeki” tecelli, zat tecellisi midir? Varlık yekunu, Allah Azze ve Celle’nin isim ve sıfatlarının tecellisi değil midir, böyleyse, “yokluk deminde” isim ve sıfatları tecelli etmediği için mi varlık yaratılmıyor ve varolamıyor? “Yokluk demi”, isim ve sıfatlarının tecellisinin kesilme anı ise, “yokluk deminde” zatı mı tecelli ediyor?
“Yokluk deminde” isim ve sıfatların tecellisi kesiliyor, zatının tecellisi başlıyorsa (veya zaten devam eden tecelliler içinde sadece bu tecelli kalıyorsa), ruh, “zat tecellisini” müşahede edebiliyor mu? Bu ihtimalde, ruh Allah Azze ve Celle ile başbaşa kalmıyor da, tecellileriyle mi muhatap oluyor? Okumaya devam et

Share Button

İKİNCİ MATEMATİK VEYA BEŞİNCİ İŞLEM-2-

Beşinci işlem bir denklem olarak ele alındığında eşitliğin sağ tarafı her zaman birdir. Bu denklem, mevcut matematikteki denklemlerin aksine neticesi belli olan denklemdir. Bu sebeple gerçektir. Gerçektir zira sistem geriye doğru işler. Geriye doğru işlemek, varolanı tahlil etmektir. Varolmuş olanın varolabilme mekanizmasını teşhis etmektir.
Varolanı izah etmek doğrudan gerçekle ilgilenmektir. Gerçek olanı anlamanın metodu üretildiğinde gerçekleşebilir olanın tekniği keşfedilmiş olur. Beşinci işlem sıfır ile bir arasındaki alanı yeni bir matematik alan olarak tanzim etmekle, varoluş tekniğini üretmekte veya bu tekniği izah etmektedir.
Neticesi muayyen ve sabit olan denklemin zor olan tarafı çözümü değil, denklemin kurulabilmesidir. Kurulmuş olan her denklem aynı zamanda çözülmüş olan bir varoluş sürecidir. Bu denklemin kendisi zaten çözümdür.
Kurulan her denklem, kurulması düşünülen diğer denklemin parçasıdır aynı zamanda. Tüm denklemler kurulabildiğinde kâinat matematik olarak çözümlenmiş ve ifade edilmiş olur. Yeryüzünde ve insanlık tarihindeki tüm arayışların yekûn ifadesi budur. Tüm bilimler ayrı ayrı kendi alanlarında bu denklemi üretmeye çalışmaktadır. Fakat ne hazindir ki, “büyük denklem” hala tefekkür ve tahayyül edilememektedir.
*
Beşinci işlemin elma ile armudu toplayabileceği veya bunları birbirinden çıkarabileceği anlaşılmalıdır. Bu imkân matematiğin fizik dünyaya en çok yaklaştığı alanın sistematize edilebileceğini gösterir. Bu alan sistematize edilebildiğinde matematik işlemlerin sosyal ve siyasal alanlarda doğru netice vermemesinin önündeki engel büyük oranda kalkacak ve matematik alan genişleyecektir. Okumaya devam et

Share Button

GÖLGE MATEMATİĞİ

GÖLGE MATEMATİĞİ
Mevcut matematik, negatif sayıları bulmuş ve kabul etmiştir ama bundan daha önemli olan gölge matematiğini kuramamıştır. Matematik, gölge alanının matematiğini geliştiremeyince fizik bilimi gölge fiziğini gündemine bile alamamıştır.
Gölge, asıl ile hem aynı ve hem de farklıdır.
Bir uçağın gölgesinin kendinden daha fazla yol almasına karşılık aynı zamanda menzile varması problemi, mevcut matematiğin sistematik zafiyetinden dolayı çözülememektedir. Bu soru fizik sorusu olarak kabul edildiği müddetçe cevaplanamaz, önce matematik sorusu olarak kabul edilmeli, sonra da mevcut matematiğin bu soruyu çözme imkanı olmadığı anlaşılmalıdır.
Hayatın zıtlıklarına dayalı olarak geliştirilen pozitif ve negatif sayılar sistemi matematik için ciddi bir adımdır fakat gölge matematiğinin kurulması daha fonksiyoneldir. En azıdan ikisi bir kullanılmalıdır.
Asıl hareket etmeden gölgenin hareket etmeyeceği kabul edilir. Fakat gölgenin ışık kaynağının sabit olduğu fikrine bağlıdır bu. Eğer ışık kaynağı hareket ederse, asıl sabit olmakla beraber gölge hareket eder.
Aslın hareket ve hız değeri sıfır olmasına karşılık gölgenin hareket ve hız değeri pozitiftir. Hareketsiz olarak varolmak imkânsız olduğu için, hareketsiz olan asıl varoluş iktidarını ışık kaynağından almaktadır.
Varlık olarak gördüğümüz aslında varlığın şeklidir. Varlığın şekli, varlığın tabiatının (mahiyetinin) gölgesidir. Varlığın şekli sabit olmasına rağmen varlığın tabiatında (atom altı parçacıklarda) hareket kesintisiz olarak devam etmektedir. Okumaya devam et

Share Button

İKİNCİ MATEMATİK İHTİYACI

İKİNCİ MATEMATİK İHTİYACI
Mevcut matematiğin temel özelliklerinden birisi tecrit olduğu için varlığın oluş mekanizmasına dönük bir faaliyet içine girmemiştir. Tecrit bir anlamda, aradaki süreçlerin tamamını atlayarak neticeye ulaşmaktır. Mevcut matematik bunu yapmış ve aradaki süreçleri fizik bilimlere bırakmıştır. Neticede tecrit imkânı, matematik tarafından doğru kullanılamamıştır.
Mevcut matematiğin diğer önemli bir özelliği, sabit olmasıdır. Kendini sabitlemekle varlığı kendi sınırlarına hapsetmektedir.
Mevcut matematik deterministtir ve varlığın determinist olduğuna dair yanlış anlayışın doğmasına matematiğin bu özelliğinin de katkısı olduğu unutulmamalıdır. Varlığın determinist kurallara tabii olmadığı anlaşılmasına rağmen matematiğin bu özelliği hala devam etmektedir.
Mevcut matematiğin başlangıcı sıfırdır. Oysaki varlığı sıfırdan başlatmak kabil değildir. Sıfır ile bir arasındaki mesafe varlığın oluş mekanizmasıdır ve mevcut matematik varlığın oluş mekanizmasını kendine konu edinmemiştir. Varlığı konu edindiğine göre sıfırdan başlaması yanlıştır ve bunun açıklaması yoktur. “Bir”den başlamalıdır. Çünkü varlık “bir”den başlar. Birin altı varoluşun malzemelerini ve süreçlerini gösterir ki, varoluş malzemeleri arasında sıfır yoktur. Bu anlamda birden geriye doğru gidildiğinde sıfıra kadar devam etmemelidir.
Bir disiplini sıfırdan başlatmak, varoluş sürecini konu edinmektir. Böyle bir başlangıç doğrudur fakat varoluş sürecini konu edinmek şartıyla doğrudur. Hem sıfırdan başlamak hem de varoluş sürecini konu edinmemek yanlıştır. Matematik, hem sıfırdan başlamış hem de varoluş sürecini konuları arasına almamıştır. Okumaya devam et

Share Button

MATEMATİK KAVRAYIŞ VE VAROLUŞ-2-

*Müphemlik özelliği
Matematik, tecrit imkânıyla kesin kurallara ulaşırken aynı zamanda müphemliği de formüle etmektedir. Matematikteki kesinlik ne kadar dikkate çarpıyorsa müphemlik o kadar dikkatlerden kaçmaktadır. Kesinlik hususiyetini farketmek ne kadar kolaysa, müphemlik hususiyetini farketmek o kadar zordur. Bu sebeple olmalı, matematiğin müphemlik hususiyeti pek bilinmez ve konuşulmaz.
“Bir koyun” ifadesindeki kesinlik, “bir” ifadesinde müphemliğe döner. Bir ifadesi şekli anlamda mutlak bir kesinlik ifade edebilirken, önüne gelebilecek kelime sayısının sınırsızlığınca müphemdir. Zira “bir” rakamı muhtevasında kozmosu ve içindekileri taşıma kudretine sahiptir ve önüne hangi varlık ismi konursa onunla beraber anlamı belirlenmiş olur. Matematik tam bu noktada ortaya çıkar. Rakamın önüne varlık ismi koymadığınız zaman matematiktir, koyduğunuz zaman matematik olmaktan çıkar. Bu anlamda “bir” rakamı bünyesinde mutlak kesinlik ile mutlak müphemliği beraber taşır.
Matematiğin kurulabilmesi için varlığı özelliklerinden arındırarak tek özelliğine ulaşmak şartı, kesinleştirme süreci olduğu gibi aynı zamanda müphemleştirme sürecidir de… Varlık tüm hususiyetleriyle tarif edilebilme özelliğine sahiptir ve varlığın bir özelliği tarifin dışında kalırsa varlık ile ilgili bilgi ve fikir eksik kalır. Tarifteki eksiklik varlığı müphemleştirir. Matematik teorik olarak kendi sistem bütünlüğünü kesin olarak kurmakta maharet sahibiyken varlık ile ilgisi kurulduğunda aynı nispette müphemleşir. Matematik vaka (ifade, rakam, denklem, problem ila ahir) kendi zemininde “kesinlik” özelliğini taşırken gerçek zeminde en ileri seviyede müphemdir. Dolayısıyla matematik, tecrit yoluyla kendi zeminini oluşturmuş ve kesinlik karakterini kendi zemininde üretmiştir. Anlaşılacağı üzere matematik, muhayyel bir zemin oluşturmuştur. Okumaya devam et

Share Button