SANAT NEDİR?

SANAT NEDİR?

Sanat, en girift bahislerden biridir. Tabiatındaki müphemlik, zuhurunda geniş bir alanı işgal etmesine imkan tanıyor. İzahındaki zorluk, bitmez tartışmaları ateşliyor. İdrakten ziyade tatbikat olarak karşımıza çıktığı için, eserlerine muhatap oluyoruz. Çerçeve oluşturmak tabiatına mugayir… Çerçevesiz bırakmak, dost mu düşman mı olduğunu tayine imkan vermiyor.
Akılla bir şeyler anlar gibi olduğumuz ama bir türlü meseleyi kuşatamadığımız malum. Belli ki akıl ötesi bir vakıadan bahsediyoruz. Akli tertip ve tanzim, sanat eserini vücuda getirmek için kafi olmadığına göre, “ruhi nizam” veya “mana nizamı” gibi bir meseleden bahsediyor olmalıyız. Ne var ki akılsız bir faaliyetin neticesine sanat eseri demek mümkün değil. Öyleyse sanat; ruhun, aklı kullanmaksızın keşfettiklerini, akılla şekillendirmesidir. Okumaya devam et

Share Button

DR. BİLAL BAĞIŞ İLE “ŞEHİR FİKRİ” KONULU MÜLAKAT

Dr. Bilal Bağış İle “Şehir Fikri” Üzerine Söyleşi

BİLAL BAĞIŞ:

Medeniyetin minyatürü, nizamın ise görece zor olduğu insan kalabalıklarının mekânıdır şehir.

METİN ACIPAYAM: Fikir, kaos, nizam, müessese, medeniyet, tatbikat meseleleriyle şehrin münasebeti nedir?

BİLAL BAĞIŞ: Fikrin, kaosun ve müesseselerin bolca yer bulduğu; medeniyetin minyatürü, nizamın ise görece zor olduğu insan kalabalıklarının mekânıdır şehir. Şehirler, iyisi ve kötüsüyle, topluma özgü bu kavramların ve değerlerin hemen hepsinin vücut bulduğu, dünyaya mal-olduğu yerlerdir. Özellikle de modern batı şehirlerinde, insanı kendine hayran bırakan nizam ve intizam ile; hırsızlık, kaçakçılık ve suç oranlarının yüksekliğinin eş zamanlı varlığını, bu ilişki bağlamında daha iyi anlamak mümkündür zannediyorum.

Okumaya devam et

Share Button

BAŞYÜCELİK AKADEMYASI-SALAHİYET VE VAZİFE-

BAŞYÜCELİK AKADEMYASI-SALAHİYET VE VAZİFE

Başyücelik Akademyası, Üstadın ifade ettiği gibi ülkenin kültür erkan-ı harbiyesidir. Ülkedeki tüm ilim, fikir ve sanat adamlarının teşkilatıdır, ülkedeki tüm ilim, fikir ve sanat üretimlerinin havuzudur, ülkedeki tüm ilmi hamle ve keşiflerin, fikri cehd ve çabaların, sanat tertip ve imalinin teşvikçisidir.
Ana vazifesi, İslam medeniyetini inşa ve temsil etmektir. Bunun için ihtiyaç duyduğu her hamle ve hareketi gerçekleştirebilmenin fiziki, fiili, fikri imkanlarına sahiptir, milletin her ferdi, devlet cihazının her şubesi bu faaliyetler için seferberdir. Akademyanın ve azalarının, nihai maksada matuf her kıpırdanışı, büyük bir heyecan ve kıymetle karşılanır, lüzumlu her türlü imkan önlerine serilir.

***
Akademya, İslam medeniyet inşası için, cemiyetin ve devletin ihtiyaç duyduğu “medeniyet müesseseleri” fikrini imal etmek, müessesenin tertip ve teşkiline refakat etmek, tatbikattaki neticelerini tahlil ve lüzumu halinde tashih etmekle mükelleftir.
Okumaya devam et

Share Button

İSTİHBARAT ANLAYIŞI-1-GİRİŞ

İSTİHBARAT ANLAYIŞI-1-GİRİŞ

MİT’in Türkiye’de çok kötü bir şöhreti var. Mesele MİT ile sınırlı değil, Cumhuriyet dönemindeki devlet müesseselerinin birçoğu “millet için” değil, “millete karşı” kurulduğu için kötü şöhret kazanmıştır. MİT, tabiatı gereği gizlilik örtüsüyle perdelendiği için “kötü şöhret” konusunda zirveyi mülkiyetine geçirmiş durumdadır.

Halka karşı işlenen suçların kahir ekseriyeti MİT hesabına yazılmıştır. Bunun temel sebebi, MİT’in kendisi ile ilgili iddiaları teyit ya da tekzip etmeme teamülüdür. Yoksa Genelkurmay bünyesinde, sırasıyla “Seferberlik tetkik kurulu”, “Özel kuvvetler komutanlığı” gibi isimlerle zikredilen birimler, doğrudan operasyon merkezi olduğu için, MİT’e ihale edilen işlerin çoğunluğunun karar ve tatbikat merkezi olagelmiştir.
Okumaya devam et

Share Button

SON DEM TEMAYÜLÜ – İNKAR

Mevcudu inkar noktasında birleşti akıllar, hemen hemen herkes!

Bakmayın akıllar dediğimize, onlara sorduklarında, akılları sıra, akıllarını tatmin etmeye çalıştıklarını söylerler. Rahatsızlık duydukları meseleleri, şu şu şu kötüdür, çünkü şundan bundan dolayı gibi mantık silsileleriyle izah ederler bir bir.

Kalplerdeki sıkışmalar, iç bunaltıları, gönül aleminde dalgalanan buhranlar… Yazık ki insanoğlu tüm bunların altında rasyonel nedenler arar durur bir kaç zamandır… Zaman insana ruhunu unutturduğundan bu yana, insan var gücüyle ruhundan gelen sesleri duymazlıktan gelir, adeta var gücüyle sıkar kendini!

Batı’nın her alandaki hakim muktesebatı, insanoğlunun yalnızca öfkeli inkarına muhatap artık.

Zamanın ortak aklının ittifakla hem fikir olduğu unsur; “İNKAR”!
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-TERKİP VE TASAVVUR-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1-

-TERKİP VE TASAVVUR-

TAKDİM

Medeniyet tasavvuruna neden ihtiyacımız var? Böyle bir tasavvura sahip olmazsak ne kaybederiz veya neleri elde edemeyiz?

Medeniyet, insan faaliyetlerinin en hacimli havzasıdır. Bu sebeple “medeniyet tasavvuru” insan tefekkürünün en hacimlisidir. Tefekkürün en derin çeşidi değil ama en hacimlisidir. Derinlik bahsi mahfuz kalmak üzere, medeniyet tasavvuru, bir dünya görüşünden istihsal edilebilecek en hacimli “insani verim”dir. Bir dünya görüşünün muhteva ufkudur. Tabii ki dünya görüşlerine mensup olanların fikir ve idrak ufkudur. Dünya görüşünün muhteva ufku ile ona mensup olanların idrak ufku umumiyetle aynı olmuyor. Bu husus her dünya görüşünde böyleyse de, İslam için muhakkak böyledir. Zira İslam, birinci kaynak olarak Allah’ın beyanına (kelamına) dayanır ki, “ilahi muradı” tam olarak anlamak iddiası, akılsızlığın en çarpık tezahürüdür. Okumaya devam et

Share Button

GÜNLÜK (11 MAYIS 2009)

            Sanatçıların bariz hususiyetleri hürriyettir. Zira sanatın bariz hususiyeti, sınırsız arayıştır. Sanat ve sanatçıyla ilgili bu yaklaşım, seküler/laik anlayışın temel yaklaşımıdır. Dolayısıyla sanatçıların otoriteye karşı isyanı, başka alanlarla iştigal eden insanların isyanından mukayesesiz daha fazla ve daha güçlüdür.

            Türkiye’de bu iş nasıl olur? Aşağıda bir sanatçının! Tiyatro sahnesinde DARBE ÇAĞRISI yaptığını okuyacaksınız. Haber, Zaman gazetesinin internet sitesinde yayınlanmaktadır. Haberden sonra birkaç sorumuz var.

 Tiyatro sanatçısı Ferhan Şensoy, önceki gün Eskişehir Kültür Merkezi'nde sahnelenen 'Fername' isimli oyunu sırasında Türkiye'nin çağdaş değerlerinden uzaklaştığını iddia ederek AK Parti hükümetine yüklendi.Ferhan Şensoy "Daha önce yapılan 3 askeri darbe ottan bo.tan sebeplerle yapıldı. Asıl darbe yapmak için geçerli sebepler şimdi var ama darbe yapan yok. Bu ülkenin darbe vakti geldi fakat asker birşey yapmıyor. 1980'de yapılan darbe sırf Kenan Paşa'nın resim merakından dolayı yapıldı. Darbe yapacaksanız şimdi yapın" diyerek sahneden orduya seslendi. Bu ikinci açıklaması Oyuna gelen seyircilerin bir bölümü bu açıklamalardan dolayı salonu terk ederken, bazıları da alkışla Ferhan Şensoy'a destek verdi. Ferhan Şensoy 2006'da da bir gazeteye verdiği röportajda "Büyükanıt Paşa darbe yaparsa sabah erkender kalkar, davul çalıp kutlarım" demişti.  (http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=846904&title=ferhan-sensoy-sahneden-darbe-cagrisi-yapti) 

Soru 1-Sanat hakkındaki laik/seküler yaklaşımı biz mi yanlış biliyoruz?

Soru 2-Darbe çağrısı yapmak, otoriter bir idare talebi değil midir?

Soru 3-Askeri idare otoriter bir idare ise Ferhan ŞENSOY sanatçı mı değildir?

Soru 4-Türkiye ortalamasına göre sanatçı sayılacağından şüphe duyulmaması gereken Ferhan ŞENSOY’un darbe çağrısı yapması, REJİMİN GERÇEKTEN TEHLİKEDE OLDUĞUNA MI İŞARETTİR?

Soru 5-Rejim gerçekten tehlikedeyse, rejimi kurtarmanın tek yolu darbe midir?

Soru 6-Rejimi kurtarmanın tek yolu darbe ise aslında o rejim zaten yıkılmış değil midir?

Soru 7-Türkiye’de sanatçı olmak ile militan olmak arasında bir fark ve mesafe yok mudur?

Soru 8-Sanatçı olmak hürriyetçi olmayı şart kılmasına rağmen, darbe çağrısı yapmaya da mani olmuyorsa, bu ruh halinin psikolojide ve psikiyatride adı nedir?

Soru 9-Hürriyet talebi ile darbe talebinin aynı zihni (psikolojik) evrende bir araya gelmesini mümkün kılan bu ülke, her şeyini yeniden inşa etmek mecburiyetinde değil midir?

Soru 10-Darbelerden hiçbir fayda görmemiş fakat sınırsız zarar görmüş olan bu ülke, tecrübe edinme melekesini ne zaman kaybetmiştir?

Soru 11-Darbesiz yapılamayanı darbe ile yapmak istemenin temelinde bulunan düşünce nedir?

Soru 12-Darbe yapmadan çalışmak ve arzu edilen dünyayı kurmak için mücadele etmek varken, darbe talebinde bulunmak veya darbe yapmak hangi kestirme yolların kullanılmasını istemektir?

Soru 13-Bu kestirme yollar arasında, işkence, yargısız infaz, keyfi cinayetler, toplu katliamlar, temerküz kampları, hukuksuz müsadereler, toplu işten çıkarmalar vesaire var mıdır?

Soru 14-Hukuk düzeni (iyi kötü hukuk hakimiyeti) içinde başarılamayan işler (mesela şapka için adam asmak), darbeciler tarafından yapılacaksa ve talep edilen bunlarsa, darbe çağrısı yapmak TETİKÇİ TUTMA TEŞEBBÜSÜ MÜDÜR?

Soru 15-Birilerinin hayat tarzlarını (kendi ifadeleriyle yaşam biçimini) muhafaza etmek için hiçbir gayret sarfetmemesine, hiçbir fedakarlık yapmamasına, hiçbir çaba içine girmemesine rağmen, onların hayat tarzlarını korumak için ordunun harekete geçmesi ve darbe yapması, TSK nın tetikçilik yapmak için organize olmuş bir kurum olduğu manasına gelir mi?

Soru 16-Ferhan ŞENSOY un darbe çağrısı yapması, “ben sanatçıyım, cinayet işlemek gibi kaba ve vahşi işler benim naif ellerime tevdi edilecek bir hadise değildir, bu sebeple ordu harekete geçmelidir” manasına gelebilecek bir mazereti ihtiva eder mi?

Soru 17-Türkiye’de darbecilik, sivillerin tembelliğinden kaynaklanan talep, ordunun ise yetki iştihasını tatmin eden bir alışkanlık mıdır?

Soru 18-Ordunun görevleri arasında darbe yapmak olmadığına göre, darbe yapmakla asker asıl işinin dışına çıkmaktadır. Öyleyse her meslek sahibi kendi işinin dışında başka bir işle iştigal edebilir, mesele kasap ameliyat yapabilir, katiller anaokulu öğretmeni olabilir, hırsızlar bekçilik yapabilir vesaire… Bu misallerle ordunun darbe yapması arasında mahiyet farkı yoksa eğer, bu ülke dünyanın en ahmak insanlarının yaşadığı bir coğrafya parçası mıdır?

Soru 19-Kasabın kalp ameliyatı yapmasına karşı olanların ordunun darbe yapmasına karşı olmaması, hangi psikiyatrik hastalıkla açıklanabilir?

Share Button

BU

BU

Bunu ben
Yanlış bir cevap gibi
Yüzüme çarpan yağmura söyledim.
Akşamları dönecek bir evi olmayan
Ve her günü akşam olan yarasalara da.

Memnû niyetlerim vardı,
Memnuniyetle karşılanan.
Hayat bir kumardı,
Elimizde hileli bir zar
-soğan zarı-
Sahte gözyaşları.

Seni bilmediğin bir adrese götürüyorlar
Sahte bir kimlik taşımak suçundan.
Başka bir kimliğin yok, anlamıyorlar.

Oysa ben bunu yağmura çarpan
Yanlış sorulara da söyledim:
Benim şeyhim
Soru sormayan bir sarı çiçektir
Ateistlerin hiçbir yerde tanrı misafiri olamadığı
Bilinen bir gerçektir.

Ömer KARAYILAN

Share Button

BİR KİTAPTA AYNAYA BAKMAK

BİR KİTAPTA AYNAYA BAKMAK

Çocukluğumuzda fotoğraf çektirmek ne kadar heyecan vericiydi. Maaile süslenir püslenir gardıroplarda özenle koruduğumuz bayramlıklarımızı giyinir, bir panayır yerine gider gibi fotoğraf çektirmeye giderdik. Aslında pek te yolunda gitmeyen hayatımızın finaline fiyakalı bir son yakıştırmak, güzel hatırlanacak bir nokta koymak için geçerdik makinenin karşısına.
Delikanlılığa boy verdiğimiz yıllarda fotoğraf çektirmek, çaptan düşse de, vakayı âdiyeden sayılsa da, değerini koruyordu bizim nesil için. Henüz taranacak saçlarımız, boyalı durmasından keyif aldığımız ayakkabılarımız vardı ve artık fotoğraf makinesiyle daha sık tesadüf eder olmuştuk. Doyasıya harcayamadığımız harçlıklarımızla kıyasıya fotoğraf çektiriyorduk.
"Geçen gün ömürdendir" ve "Gün akşamlıdır" ifadelerinin uzağında olsak ta fotoğraf çektirmenin bir anlamı vardı; hayatın içinde yer almak, hatta hayatta ‘suretâ' çoğalmak.
Yeni tanıştığımız kişilere şahsi özgeçmişimiz hüviyetindeki fotoğraflarımızı göstererek yakınlaşma sağladığımız resim albümlerimiz de tedavülden kalkalı, bir köşede unutulalı çok oldu.
Kırklı yaşlarına asansör dayamış bizim kuşak artık fotoğraflardan koptu. Koptu; çünkü kendini aynada incelemeye koyuldu. Elbette ki gençliğimizdeki heyecandan farklı bir şekilde, uzak dağlara yağan karın, gelmekte olan kışın habercisi olduğunu her gün daha çok beyazlaşan saçlarında kederle seyrediyor.

Artık fotoğraf çektirmek- hele dijital makinelerde, cep telefonlarında- ne kadar antipatik, eski resimlere bakmak ne kadar hazin, aynaya bakmak ne kadar da ürpertici derken bir kitapla karşılaştım.

Usta yazar Ethem Baran'ın son eseri "Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı"ydı bu.

"Bir kitap okudum, hayatım değişti" demeyeceğim ama, içimdeki durgun suda derin ve geniş halkalar oluştuğunu itiraf edeceğim.
Okuduğum şey bir hikâye kitabı değildi de, uzun yıllar önce yazıp, uzun yolculuklar esnasında bir yerlerde yitirdiğim hatıra defterimdi sanki.
Hani bir çağrışım elinizden çekip götürür de, eski eşyalarınızı karıştırırken yıllardır dokunmadığınız bir kitabı yeniden keşfedersiniz. Kitabın sayfalarını gelişigüzel çevirirken birden ummadığınız bir şey düşer sayfaların arasından. Kimi zaman kurutulmuş bir çiçektir bu -ki mutlaka hüzünlü bir anısı vardır-, kimi zaman yıllar önce kaleme alınmış bir not, bir pusula. Ve kimi zaman eskiye, çook eskiye ait, artık var olduğunu bile hatırlamadığınız bir resim. Sizin ya da size özel birinin- mesela sevgilinizin- fotoğrafı… Fark etmez ikiniz de bir zamanlar aynı kişiydiniz nasılsa.
Birden kalakalırsınız olduğunuz yerde. O kitabın arasından düşen "o şey" her neyse size öyle bir kroşe indirmiştir ki halıya oturuverir, başınızın üzerinde dönmekte duran yıldızları, yıldızların arasındaki bir aynaya hayali düşen geçmişinizi, bir film şeridi gibi seyretmeye koyulursunuz. Bilirsiniz işte.
Geçmişi hatırlamak aynayla yüzleşmeye götürür insanı.

"Yazmaya başlayınca en güç şey" diyor Andre Gide, "samimi olmaktır." Ethem Baran bu güçlüğün üstesinden öyle kolaylıkla geliyor ki. Evet, yazarımızı paranteze alan en belirgin özelliği bu olsa gerek; samimi olması. Öyle rahat, doğal, komplekssiz, akıcı ve içten anlatıyor ki hikâyelerini, sanki bin yıldır tanışıyoruz. Ethem Baran öykülerin kendi dünyasına değil, kendi dünyanıza götürüyor sizi. Ortada anonim, hatta kollektif bir şuur, bir hafıza var sanki. Anlatımdaki sadeliğin içinde mücella bir ay gibi parlayan belagat, edebi güzellik olmasa kendi kendimize konuştuğumuzu zannedeceğiz.
Kitapta birbirinden farklı, birbirinden bağımsız öyküler olmasına rağmen kitabın tamamını da uzun ve tek bir öykü gibi kabul edebiliriz. Taşralı, kasabalı bir insanın ergenlikle delikanlılık arasında bir zaman kesitinde hayatı tanıma ve bir anlam, bir kalıba oturtma çabaları öykülerin çoğunluğunun hâkim unsuru. Önceki Ethem Baran öykülerinden farklı olarak, sürpriz sonlar bekliyor sizi. Ortalama Anadolu insanının farklı zaman ve mekânlarına tekabül eden parçalanmış hatıralar ustaca kolajlanmış, yeni bir biçim verilmiş. Sinematografik bir dil, usta işi anlatım hemen tutukluyor sizi, muhabbet hapsine alıyor. Zorlanmadan, bir solukta okuduğunuz öyküleri bitirdiğiniz zaman eski bir dosttan ayrılmış gibi burkuluyor içiniz.
Unutmadan söyleyeyim bu kitap Türkiye Yazarlar Birliği tarafından ayın kitabı seçildi ve Yunus Nadi hikâye ödülünü kazandı.
Bir kitapta eski fotoğraflarınıza rastlamak ve kitaptan aynaya yönelmek isterseniz, bu öyküleri mutlaka okuyun, her satırına kefilim, pişman olmayacaksınız.

Share Button