“CUMHURİYET BAYRAMI”NI KİMLER NİÇİN KUTLAR?

“Cumhuriyet Bayramı”nı kimler niçin kutlar?

Üdeba’dan bir dost bu fakire mesaj yollamış ve demiş ki:
“29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilân edildiğinde anayasamızda ‘devletin dini dinî İslâm’dır ibaresi bulunuyordu. Binaenaleyh bir İslâm Cumhuriyetimiz olmuştur. Kemalist inkılâplar İslâm Cumhuriyeti’ni elimizden aldı. Biz Kemalizm’e karşı çıkarken Cumhuriyetimize ve devletimize düşmanlık edenlerden olmayacağız.
Bu bağlamda Cumhuriyet Bayramı’nızı tebrik ederim.”

Hayli uzun ve çatallı bir mevzu olan içinde yaşadığımız Cumhuriyet yahut bir devlet şekli olarak Cumhuriyet sistemi, asırlardır İslâm medeniyetinin temsilcisi ve mazlumların hâdimi olmuş nice devletlerin kurucusu necip Türk milletinin derûnunda pek önem arz etmez.

TÜRK MİLLETİ “BİR CUMHURİYETİMİZ VAR” DİYE SEVİNMEZ
Okumaya devam et

Share Button

Medeniyetsiz Suudlardan hamiyetsiz Kâbe imamı çıkar

Medeniyetsiz Suudlardan hamiyetsiz Kâbe imamı çıkar

İslâm âleminin kıblesi Kâbe’nin imamı ve Mescid-i Haram ile Mescid-i Nebevi İşleri Genel Başkanı Abdurrahman es-Sudeysi’nin gazetelerde yer alan yüzkarası beyanatı şuurlu her Müslümanın şerefine dokunmuştur.
Zerre kadar Müslümanca duruş şuuru olsaydı, sulbünü taşıdığı Arab sahabelerine çekmiş bir damla seciyesi olsaydı, İslâmların şeref ve haysiyetine zül getiren utanç verici şu sözleri söyler miydi?

“Bugün Suudi Arabistan ve ABD dünyanın iki kutbu. Allah’a hamdolsun dünyayı birlikte yönetiyorlar. Suudi Arabistan ve Amerika dünyanın güvenliği ve istikrarın merkezi olmasında öncülük ediyorlar…”
Okumaya devam et

Share Button

Darbeci bir general şu mısraları okuyabilir mi?

Darbeci bir general şu mısraları okuyabilir mi?

15 Temmuz şafağında, ey darbeci generaller size haddinizi bildirecek bir millet var karşınızda, diye nida ettiğimde şair Cahit Koytak’ın “Mahrem bir soru soruyor bir anne bir generale” şiirini okuyarak yüreğimdeki öfke ateşini düşürmeye çalıştım. Şiirinde bir ana bir generale soruyor:

“Tankları, topları, uçaklarıyla / On binlerce postal, on binlerce miğfer / On binlerce tüfek, on binlerce süngü / Ve onları kemiklerine kuşanmış / On binlerce savaş makinesiyle / Koca bir orduyu / Ve kesin bir zaferi general / Mareşal nişanıyla birlikte / Değişmez miydiniz / Tanrı, gizlice sorsaydı size / Değişmez miydiniz doğru söyleyiniz / Şakağına bir tek kurşunla / Meşum bir delik açılmış / Gencecik oğlunuzun canıyla / Söyleyin de duyalım, komutan / Söyleyin de bilelim / Görev duygusu nasıl bir şeymiş.”
Okumaya devam et

Share Button

İDRAK VE BEYİN

İDRAK VE BEYİN

(Terkip ve İnşa dergisi 4. sayı)

Beyinle ilgili çalışmaların ulaştığı son nokta, bedenin hareketleriyle ilgilidir. Sinir sistemiyle beyin arasındaki münasebete dair ileri derecedeki tespitler, bedenin hareketlerini beynin emir-komuta sistemiyle yönettiğini gösteriyor. Bedenin hareketleri kas ve sinir sistemine, kas ve sinir sistemi de beyne bağlı olarak çalışıyor. Buraya kadar biyolojik temelli bir sistemden bahsediliyor ki doğrudur.
Bedenin hareketlerinin beyne bağlı olması, insanın nihai merkezinin beyin olduğu manasına gelmiyor. Beyinden daha ötede ve derinde bir merkez olduğu fakat pozitif bilim temelli insan telakkisinin oradan öteye gidemediği malum… Kalb ve ruh, pozitif bilim mecrasına mahkum olan batının anlayabileceği bahisler değil. Okumaya devam et

Share Button

Târih şöyle yazacak: Darbeci generallerle milletin savaşı

Târih şöyle yazacak: Darbeci generallerle milletin savaşı

Türkiye darbeler tarihinde generallerin postalları altında ezilişimizin acılı yankıları kanlı 15 Temmuz gecesi yankılanıyor şimdi.

Tarih şöyle yazacak: 15 Temmuz 2016 darbeci generallerle milletin savaşı… Tanklara karşı iman dolu göğsüyle karşı duran, bombalara karşı bayraklarla sokakları tutan, kanlı silahlardan çıkan kurşunlara karşı selâlarla dimdik duran asil Müslüman Türk milleti gözü dönmüş darbeci generalleri mağlûp etti, dize getirdi….

Bu şanlı müdafaayı böyle yazacak tarihler…
Okumaya devam et

Share Button

DİRİLİŞ FİLMİNİN YAPIMCISI KEMAL TEKDEN İLE MÜLAKAT

OP.DR. KEMAL TEKDEN

İLE MÜLAKAT

Mülakat: Metin ACIPAYAM

 

Zihnî zekâsı yüksek olan biri ise normal olana göre

 anlatılan bir konuyu çok daha hızlı anlayabilir.

 

Metin Acıpayam: Zekâ nedir?

Kemal Tekden: Zekâ, kısaca insanın çevreyi idrak (algılama) gücü ve kabiliyetidir. Vehbîdir, yani insanda doğuştan vardır, Allah vergisidir. Sonradan parlatılabilir veya köreltilebilir. Son zamanlardaki yayınlarda 8 tür zekâdan bahsedilmektedir. Bunlar, zihnî (matematiksel), görsel, işitsel, sosyal, içsel, kinestetik (sporcu), müzikal ve doğacıgibi zekâ çeşitleri olarak ayrılırlar. Bunların hepsi aynı kişide yüksek bulunmaz. Bu sebeple çocukların zekâ profillerini tespit etmeliyiz. Zekâ konusunda başka sınıflandırmalarda mevcuttur. Duygusal zekâ tabiri ise sosyal ve içsel zekânın toplamıdır.

Metin Acıpayam: Normal zekâ seviyesi ile yüksek zekâ seviyesi arasındaki temel farklar nedir?

Kemal Tekden: Yüksek zekâ, yüksek olduğu zekâ türünde diğerlerine göre daha iyi ve daha hızlı idrak halidir. O alanda çok daha başarılı olabilir. Mesela sosyal yönden yüksek olan bir insan normal olan birine göre çevreyleçok daha hızlı iletişim kurabilir. Zihnî zekâsı yüksek olan biri ise normal olana göre anlatılan bir konuyu çok daha hızlı anlayabilir. Yani bir başkasının 3 seferde anladığını bunlar bir seferde (hatta leb demeden…) anlayabilme kabiliyetine sahiptirler. Çabuk kavrama ve bütünü görebilme gibi pek çok özelliği kendilerinde barındırabilirler.

Okumaya devam et

Share Button

ANKARA YETİŞTİRME YURTLARINDAN AYRILANLAR DERNEĞİ GENEL SEKRETERİ SEVDA AKYÜZ İLE PEDAGOJİ VE ÇOCUKLARDA AKIL İNŞÂSI KONULU MÜLAKAT

ANKARA YETİŞTİRME YURTLARINDAN AYRILANLAR DERNEĞİ GENEL SEKRETERİ SEVDA AKYÜZ İLE  PEDAGOJİ VE ÇOCUKLARDA AKIL İNŞÂSI KONULU MÜLAKAT

 SEVDA AKYÜZ: HAKİKAT BİRDİR, BİRSE BİRLİKTELİKTİR

Korkulan gerçeğin ta kendisidir. İnsan birlikte yaşayan, birlikte hareket eden aynı düşünmese de birlikte yaşayabilen, çalışabilen varlıklar olmalıdırlar.

Okumaya devam et

Share Button

Dindar / ümmetçi Kürt kardeşlerimizin cevapları

Dindar / ümmetçi Kürt kardeşlerimizin cevapları

Müslüman bir Kürt kardeşimiz Milan… gönlü kırık ve kısa bir mektup göndermiş:

“Dindar ve ümmetçi Kürtlerde resmi dil ve özerklik istiyorsa..” başlıklı yazınızı üzülerek okudum.. Bizler anadilimizde eğitim hakkı istemeyelim de Fransızlar mı istesin? Her şeye siyaset nazarıyla bakarsanız yanılırsınız. Maalesef ümmetçilik siyasi bir proje olarak görülüyor ve ümmetçilik adı altında tek tipçi yaklaşımlar sergileniyor. “ümmetçilik = Türkçe eğitim” ise bence sorun dindar Kürdlerde değil ümmetçi olduğunu iddia eden Türklerdedir…” Milan beyin şahsında bütün dindar Kürt kardeşlerimize düşüncelerimi bir daha belirtmek istiyorum:

Önce selâm ederim. Adı geçen yazımın maksadı bölünme ve özerk devlet isteği bağlamında bir yaklaşımdı. Bizzat dindar Kürt ve Türk meselesi değildir. HDPKK eliyle Türkiye’nin yaşadığı terör kıskacında dindar Kürt kardeşlerimiz şu sıralar bu örgütün yaydığı “algı” ya karşı “özerklik” gibi bölünmenin ilk basamağı olan bir duruma açıkça karşı olduğunu beyan etsin istedik.
Okumaya devam et

Share Button

NE YAPMALI-2-ANA CEPHELER TESPİT EDİLMELİ

NE YAPMALI-2-ANA CEPHELER TESPİT EDİLMELİ
Öncelikle cepheler tespit edilmeli, cepheler tespit edilmeden kimin nerede duracağı belli olmaz. Ana cepheler tespit edilmemişse, içtimai kaos kaçınılmaz olur. En kötüsü kontrolsüz kaostur. Kaos olabilir ama karargahın kontrolü kaybetmemesi gerekir, bu sebeple ana cephelerin tespiti şarttır.
Bir toplumu baştan sona örgütlemek imkansızdır. Toplumun tamamının örgütlenmesi, kuruluşlar, kurumlar, teşkilatlar vasıtasıyla değil; fikirler, tatbikat planları, stratejilerle gerçekleştirilebilir. Toplum, kalb ve zihin dünyasında oluşacak inanç, fikir ve tavır ile örgütlenir. Bu, doğal bir örgütlenmedir, dost bellidir, düşman bellidir, sadık bellidir, hain bellidir. Bunu mümkün kılan ise öncelikle ana cephelerin tespit ve halkın buna ikna edilmesidir.
Bir kısım insanı örgütlemek mümkün ama ülkede yaşayan halkın tamamını veya büyük bir kısmını örgütlemek çok zor. Halkı örgütlemenin yolu, zihni kodlamadır. Fikir ve ilim adamı olmayan, yüksek seviyede idrak istidadı taşımayan halkın örgütlenmesi, zihni dünyasındaki “dost-düşman” kodifikasyonu ile gerçekleştirilebilir. Bu ve başka sebeplerle, halkın zihni kodifikasyonunu gerçekleştirebilmenin ilk merhalesi, ana cephelerin tespit ve ilan edilmesidir.
Okumaya devam et

Share Button

NE YAPMALI-1-GİRİŞ

NE YAPMALI-1-GİRİŞ
Olağanüstü bir dönemden geçtiğimiz açık. Olağan zamanlarda yaptıklarımız, olağan alışkanlıklarımız bu dönemde ne yapmamız ve ne yapmamamız gerektiğinin emsali olmaz. Meseleyi olağanüstü şartlar çerçevesinde değerlendirmek, neler yapılması ve nelerden uzak durulması gerektiğini tespit etmek gerekiyor.
*
Önce nelerin yapılamayacağını ve yapılmaması gerektiğini doğru ve net bir şekilde tespit etmeliyiz. Nelerin yapılamayacağı meselesi, biz istesek de muhatapların düşünce kökleri bakımından yapılması mümkün olmayan işlerdir, bunları yapma çabası beyhudedir, yapılmasının mümkün olmadığını anlamamak ise ahmaklık alametidir. Neleri yapmamamız gerektiği meselesi ise muhataplarımız yalvarsa da yapmaktan uzak durmamız gereken işlerdir.
Düşünce kökleri itibariyle Batılılaşmış olan guruplar, anlaşma yapılamayacak, birlikte hareket edilemeyecek cinstendir. Milletin ve memleketin felahı ve bekası için bunlarla anlaşmak, birlikte hareket etmek mümkün değildir. Bunlar, bu milletin can düşmanıdırlar, memleketin fikir hainleridir. Bunların anlaşma masasına oturması sadece stratejik manevradan ibarettir ve asla gerçek anlamda “anlaşma” düşüncesine sahip olmazlar. Bunların taahhütlerine itimat etmek, akrebin sözüne güvenmekten daha ahmakçadır. Okumaya devam et

Share Button

Modernizmin bulaştırdığı bir hastalık: “İhtiyaç tuzağı”

Modernizmin bulaştırdığı bir hastalık: “İhtiyaç tuzağı”

Bu çağda Müslümanlarda bir hastalık var ki tabîi âfetlerden daha tehlikeli. Müslümanları ölçülerinden saptıran, amelinden uzaklaştıran modernizmin ve kapitalist tüketim ideolojisinin bulaştırdığı bu hastalığın adı “İhtiyaç” tır.

Ali Yurtgezen hocanın Semerkand Dergisi’nde (Ağustos 2015 sayısı) T. Ziya Ergunel müstearıyla yazdığı “İhtiyaç Tuzağı” başlıklı yazısı, her Müslümanın bilerek veya bilmeyerek bulaştığı modern zaman hastalıklarından biri olan ihtiyaç illetine teşhis koyuyor.
Okumaya devam et

Share Button

PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ-7-

PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ -7-

17. yüzyılda İngiltere mali açıdan zor durumdaydı. Bunun üzerine ‘Tefeci Elitler’ bir araya gelerek devlete borç vermek maksadıyla ‘Merkez Bankası’nı’ kurdular, kar- şılığında ise para basma imtiyazı elde ettiler. Böylece devlet para sıkıntısını çözerken ‘Tefeci Elitler’ de ülkenin kredi mekanizmasını kontrol edebilecekti.

İngiltere Merkez Bankasının özelliği, ‘mevcuddan’ daha çok, ‘var olacak’ veya var olması ihtimali olan altına göre para basabilmesiydi. Böylelikle devletin borcuna dayalı para sistemi doğuyor, paranın basımı başka bir ifadeyle Şehadet aleminden Gayb alemine geçiyordu. Bunun manası artık sistemin zanna ve spekülasyona temayülünün artmasıydı.
Okumaya devam et

Share Button

PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ -4-

PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ -4-

Simon Ravenscroft ‘Cehennem’de Faiz: Usury in Inferno’ adlı makalesinde Dante’nin İlahi Komedyası’nı tahlil ediyor. Dante’nin cehennemin yedinci katına yerleştirdiği tefeci, mekanı homoseksüellerle paylaşıyor. Aristotales’e göre para, sadece mübadele aracı olduğundan kar amaçlı kullanımı doğal değildir. Para, bir limon ağacı gibi meyve vermez zira kısırdır. Dante, Aristotales’in görüşünü eserine yansıtır ve parayı faiz gibi doğal olmayan yöntemlerle çoğaltmayı ters yani homoseksüel ilişkiye benzetir.

Cehennemde, tefecinin gözü ise sadece bir noktayı görebilmektedir: Cüzdanını. Cüzdanı harici diğer herşeye kör olması onun cehennemde sosyal ilişkiden mahrum olmasıdır. Ne de uygun bir ceza dünyadaki zengin-fakir arasındaki bağları çözen, toplumsal kardeşliği, düzeni fesada uğratan tefeciye.
Okumaya devam et

Share Button

DEĞİŞİM HIZI VE DEĞİŞİMİ ZORLAMAK

DEĞİŞİM HIZI VE DEĞİŞİMİ ZORLAMAK

(NOT: Bu yazı, “Değişim Süreçlerinin Tabiatı” isimli kitabımızdan nakledilmiştir)

Değişimin tabii seyri kendine ait bir hıza sahiptir. İçtimai değişim hızı ile hayatın değişim hızı her zaman paralel olmaz, halk bazen hayatın değişimine mukavemet eder, bazen de hayatın değişim hızından daha yüksek bir hızla değişir. Değişimin hızını belirleyen unsurlardan birisi, mevcut hayat altyapısının hayatı taşıyamayacak hale gelmesi, çürümesi, tortulaşmasıdır. Bu durumda halk değişim için hazır hale gelmiştir. Mevcut hayat altyapısı, hayatı yaşamayı kolaylaştırmak yerine zorlaştırmaya başlamıştır, ucuzlatmak yerine pahalandırmıştır, kolaylaştırmak yerine zorlaştırmıştır. Bu hal, değişime karşı mukavemet kaynaklarının tükendiğini gösterir, halk değişime mukavemet etmek yerine değişim için can atmaya başlar.
Hayat altyapısı zafiyete uğramamışsa, hayatı taşıyacak güçteyse, hayatı kolaylaştırmaya devam ediyorsa, değişimin tabii hızı yavaştır. Hayat, rahat bir şekilde yaşanmaya ve akmaya devam ediyorsa, değişim talebiyle ortaya çıkmak, değişim talebinde bulunmak, bunu icbar etmeye çalışmak, halk nezdinde “yıkıcı” bir hareket olarak anlaşılmaya mahkumdur. Okumaya devam et

Share Button

ERDOĞAN, ARINÇ, GÖKÇEK VEYA ŞAHSİYET VE DAVA

ERDOĞAN ARINÇ GÖKÇEK VEYA ŞAHSİYET VE DAVA
Recep Tayyip Erdoğan Akparti’nin lideridir, Bülent Arınç ise partinin ve hükümetin “akl-ı selimi”dir. Melik Gökçek ise, belediye başkanlarından birisi… Melih Gökçek’in mizaç deposundaki istidatları ve onlarla inşa ettiği (aslında gelişigüzel oluşan) şahsiyeti, ancak bir belediye başkanı olmaya kafidir ve daha ötesi o madenden çıkmaz.
Erdoğan ile Arınç arasındaki münasebet ve bu münasebetin üzerine oturduğu hukuk, hususi ve mahrem bir mahiyet taşır. İkisi arasındaki münasebetlere (itirazlar ve tartışmalar da dahil) kimsenin burnunu sokmaması gerekir. Erdoğan liderliğin ne olduğunu bilecek seviyede, Arınç ise bir meselenin nasıl çözüleceğini anlayacak seviyededir. Arınç’ın akl-ı selimi, meselenin suhuletle halline ve hasarın asgari seviyede tutularak neticelendirilmesine kafidir.
*
Bülent Arınç’ın Erdoğan hakkında, “hükümeti, kamuoyu önünde azarlar gibi tenkit etmemelidir” mealindeki ifadeleri doğrudur. Erdoğan, hükümetin başkanı da dahil olmak üzere tüm üyeleriyle istediği zaman ve istediği konularda konuşma ve fikirlerin söyleme imkanına ve iktidarına sahiptir. Ahmet Davutoğlu’nun, Erdoğan’ın kıymet ve itibarını kabul ve teslim etmesi, çocuk gibi azarlanmasını meşru hale getirmez. Cumhurbaşkanının otoritesini ortaya koyması ve devlet cihazını cevval bir şekilde çalıştırması doğru ve haklıdır lakin üslubu ve meselenin konuşulma zemini hususunda dikkatli seçimler yapılmalıdır.
Okumaya devam et

Share Button

M. Kemal’in partisi iflâh olmaz, milletten özür dileyip çekilsin

M. Kemal’in partisi iflâh olmaz, milletten özür dileyip çekilsin

M. Kemal’in kurduğu Altı Ok Partisi sun’i oksijenle yaşatılmaya çalışılıyor. Doksan yıldır millete hasım olan bu gayr-ı millî siyasî partinin zeval vakti geldi artık.

Millet nezdinde hiçbir itibarı bulunmayan, milletle İslâmca hiçbir kalbî ve fikrî bağı olmayan Atatürkçü Cumhuriyet oligarşisinin, ulusalcıların, Beyaz Türklerin, modernlerin ve laikçilerin partisi olan Altı Ok Partisi’nin iflâh olması mümkün değil.

Çünkü Türkiye sosyoloji, yakın târihimiz ve asıl hüviyetine dönme imkânı bulan millet böyle söylüyor. Yapacakları tek şey var, mazlum ve mazrur milletten özür dileyen bir beyannâme yayınlayıp çekilmelidirler.
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-21-AKIL ÜZERİNDE İSTİBDAT

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-21-AKIL ÜZERİNDE İSTİBDAT

Akıl ya nefsin emrindedir ve onun kaynaklarını (yani enerjisini) kullanır veya ruha bağlıdır (akl-ı selim haline gelmiştir) ve enerjisini doğrudan ondan alır. İnsanın iç dünyasında iki adet enerji merkezi vardır, ruh ve nefs… Akıl kendi enerjisini üretemeyen, bu iki merkezden birine ihtiyaç duyan, enerjisini aldığı yere de bağlanan bir idrak merkezidir. En gelişmiş ve güçlenmiş akıl bile enerji üretemez, sadece bağlı olduğu merkezden (ruh veya nefsten) enerji talep eder ve onları harekete geçirerek ihtiyaç duyduğu enerjiyi üretmelerini sağlar. Bu iki merkezin ikisinde de enerji üretimi yoksa akıl yalnıza başına insan iç alemini yönetemez.

Fethullah Gülen, bağlılarında suni zihin inşa ederek, nefsi zapt altına almış ve enerji üretimini sıfıra yaklaştırmış, ruh ile irtibatını keserek oradan gelen enerji kaynağını da kurutmuştur. Geriye sadece kendisi kalmış, bağlılarının zihni evreninde akıl ile ruh arasındaki irtibat noktasına oturmuş, onların enerji ihtiyacını kendisi karşılamaya başlamıştır.
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-20-İNŞA EDİLMİŞ ZİHNİ EVREN

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-20-İNŞA EDİLMİŞ ZİHNİ EVREN

İnsan zihni nasıldır, bir müminin zihni evreni nasıl olmalıdır, suni zihni evren inşası nedir? Meseleyle ilgili hayati ehemmiyetteki sorular bunlar, bu sorular doğru cevaplandığında Fethullah Gülen meselesi vuzuha kavuşur.

Zihni evren, kalbi evrenden (ve tabii ki ruhtan) doğan mizaç, istidat, mecra gibi mevzularla ifade edilen, nefs, zeka, akıl, hafıza, vicdan, irade, tefekkür, duygu ve benzeri varlık ve vakıaların ikinci doğumunu yaşadığı, kalbi evrenden müstakil hale gelemeyen ama ona karşı muhtariyetini kazandığı mahaldir. İnsanın enfüsi dünyasında meydana gelen varlık ve vakıaların kalpten kaynaklanmasına rağmen kendini gerçekleştirdiği ve insanın doğrudan kullanmasına müsait hale geldiği ana evrene zihin diyoruz. Bu varlık ve vakıaların her biri hem tek tek hem de birlikte kalbe ve ruha irtibatlıdır ve bu irtibat koptuğunda varlığını veya akışını gerçekleştiremez.
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-19-MANEVİ İSTİBDAT

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-19-MANEVİ İSTİBDAT

Fethullah Gülen bir taraftan İslami ölçüleri farklı ve maksat dışı terkibe tabi tutarak mistik bir muhteva oluşturuyor ve insanlar üzerinde mistik istibdat kuruyor diğer taraftan da İslami ölçüleri kullandığı için aynı zamanda manevi istibdat kuruyor. Özü mistik istibdat olmasına karşılık, muhataplarının (bağlılarının) manevi tesirler aldığı vehmi, muhatapları açısından bir manevi istibdat oluşturuyor.

Bağlıları mistik istibdat olduğunu farketse mesele kalmaz. Problem, Fethullah Gülen’in, özünde mistik istibdat olan tavır ve tatbikatlarını, İslami ölçüleri kullanarak muhataplarında “manevi tesir” uyandırdığı vehmini üretmesi… Mistik muhtevayı manevi tesir haline nasıl getiriyor veya daha doğru şekliyle soru şu; mistik muhtevanın muhataplarında manevi tesir vehmi üretmesinin denklemi nedir?
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-18-MİSTİK İSTİBDAT

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-18-MİSTİK İSTİBDAT

Nefs ile ruh arasındaki güzergahta yapılamayacak iş yoktur. O güzergah çok çetrefilli, çok girift, çok müphem olduğu için tehlikelidir. Her anı tehlikelerle dolu o güzergahta seyahat etmek isteyenler sağlam ölçüler, muhkem çerçeve, ufku aydınlatacak bir projektöre muhtaçtır. Ufku aydınlatacak projektör önemlidir zira nereye gittiğinizi görebilmelisiniz, birkaç adım ilerisini gösteren bir el feneriyle yola çıkmak, “rastgele” demektir. Bu durumda bir müddet sonra yolunuzun şeytanın inine çıkması ihtimali vardır ve bu ihtimal zayıf değildir.

İhtiyacımız olan ölçüler Kur’an-ı Kerim, projektör ise Sünnet-i Seniyyedir. Sünnet-i Seniyye, neyi nasıl yapacağımızı gösterir, Kur’an-ı Kerim’in tatbikatıdır. Tatbikatı gösterilmemiş bir din, kitabı üzerinde bitmez tükenmez tartışmaların yapılacağı, usul ve istikamet çizilemeyen nazari metin olarak kalır. Sünnet-i Seniyye konusundaki en küçük zaaf, insanın aklını “sünnet” inşasına kadar götürür, bu halde nefs, peygamberi bile hafife alır, kendini onunla eşit görmeye bile başlar. Sünnet hassasiyeti olmayan “mealcilerin” yaptığı şey budur ve söze “Peygamber bile hata yapmıştır” diye başlar. Önce kendini O’nunla eşitler, sonra da onun yerine geçer ve tatbikatı (yani sünneti) kendisi, kendi aklı ve nefsine göre inşa etmeye başlar. Buraya kadar ki kısım, nefsin ve aklın putlaştırılmasıdır. Nefsi azmanlaşan insan zaten ruhuna ulaşamaz, ruhuna ulaşamayanın imanı dilindedir.
Okumaya devam et

Share Button