CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(07.02.2014)-YAZARLAR ALEYHİNE DÖNÜYOR

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(07.02.2014) YAZARLAR ALEYHİNE DÖNÜYOR

Cemaatin yüksek dozlu taarruzundan sonra kamuoyundaki gelişmelerin seyri, cemaatin öngörülerinin aksine gelişiyor. Cemaat kendi yayın organlarındaki yazarlarına hakim olamadığı gibi diğer yayın organlarındaki yazarların kendi aleyhlerine yayınları devam ediyor. Taarruz başladığından beri cemaat medyası kayıp veriyor, karşı taraf ise dirayetli şekilde dayanıyor ve cemaatten yazar kazanıyor. Cemaat medyasından ayrılan yazarlar bir tarafa, hala ayrılmamış olanların içinde de cemaat aleyhine veya orta yollu fikir beyan eden sayısı her geçen gün artıyor.

Ahmet Taşgetiren gibi aslında cemaate mensup olmayan, gazetecilik ve yazarlık gereği Bugün gazetesinde yazan, aklı ve fikri sağlam yazarların cepheden ayrılması ve tam karşı mevzie yerleşmesi, cemaat dışında herkes tarafından beklenen normal bir gelişmeydi. Cemaat de bunu hesaplamışsa eğer, tahammül edilebilir kayıplar listesinde görmüştür. Ama esas zor olan, kendi medyasından ayrılmayan, kendilerinin de atmaya cesaret edemedikleri, attıkları takdirde gazetelerinin boşalacağını bildikleri bazı kalemlerin, kendi medyalarında kendi aleyhlerine yazmaya başlamasıdır.

Mesela Ali Bulaç… Aslında Ali Bulaç, zihni evreninin temel kodlarına aykırı bir gazetede yazıyor. Kendisi yeterince İran ve Şia sempatizanıdır, ABD karşıtıdır, Şia sempatizanlığının tabii neticesi olarak Ehl-i Sünnet ile problemleri var. İslamcılık tartışmasında hatırlanacağı üzere Ali Bulaç İslamcıdır, yazdığı gazete ise İslamcılığa karşı neredeyse savaş açan bir yayın organıdır ve o gazetenin bağlı bulunduğu cemaat de İslamcılığın küresel düşmanlarından biridir. Cemaatin ve Zaman gazetesinin İran ve Şia’ya karşı ne denli düşmanca bir tavır içinde olduğu hatırlanırsa, Ali Bulaç o gazeteye iliştirilmiş durumdadır ve aykırı durmaktadır. Buna rağmen Zaman gazetesinde neden yazıyor? Akparti düşmanlığından… Başka bir cevabı yok çünkü Akparti’de Ali Bulaç’ın hassasiyetleriyle paralellik taşımıyor. Buna rağmen Ali Bulaç’ın oğlunun Akparti’den milletvekili aday adayı olması ilginçtir, daha ilginç olanı ise Ali Bulaç’ın, oğlu aday yapılmayınca Akparti’ye karşı aşırı bir tenkit ve mücadele yürütmeye başlamasıdır. Sizin anlayacağınız işin fikirle alakası yok, adamlar tamamen menfaate ayarlı şekilde yaşıyorlar. Ali Bulaç’ın Zaman gazetesinde yazması da, Akparti’ye karşı tavır alması da menfaatiyle ilgilidir ve bu kadar seviyesiz birisidir.

Cemaat Akparti’ye karşı taarruza geçtiğinde Ali Bulaç, yemeğini yediği cemaatin kılıcını salladı bir müddet. Fakat 06.02.2014 tarihli yazısında, taraf tutmayı bırakmış ve “orta yolu” yani tarafsızlığı, yani anlamsızlığı tercih etmiş görünüyor. Şu ifadeler o yazıdan;
“Biri diğerini “kendine karşı komplo kurmakla”, diğeri “yolsuzluğa batmak”la suçluyor. Bir kere her ikisinin tabanını bu suçlamalardan uzak tutmalı. Benim açımdan her iki iddia veya suçlama ciddiye alınmalı. İkisinin de bağımsız ve tarafsız olarak araştırılması, soruşturulması gerekir. Hükümete karşı bir komplo söz konusu ise bu hukuk dairesinde ve somut deliller eşliğinde ortaya konabiliyorsa kim bu işe karışmışsa, neyse cezası verilmeli. Ama suç ve ceza “bireysel” olup kolektif olamaz, intikamcı duygularla topyekûn hedefler (medyası, finans kuruluşu, okulu vs.) seçilemez. Yine kim yolsuzluklara karışmışsa, kamuya zarar vermişse, çalıp çırpmışsa bunun da soruşturulması şarttır. AK Parti’yi parti ve tabanıyla bu cürümlerden tenzih etmek lazım.”

Cemaatin gazetesinde yazdığı için cemaatle bir şekilde haşır neşirdir. Gelişmelerin cemaat aleyhine olduğunu, savaşı cemaatin kaybedeceğini, sürecin sonunda cemaatin tasfiye edileceğini sezmiş olmalı. Sezmemesi imkansız çünkü gelişmeler çok açık şekilde böyle seyrediyor. Savaşın neticesi belli olmaya başlayınca, “taraf” tavrını bıraktı ve iki tarafı da idare edecek bir pozisyona geçti.

Cemaat tasfiye edilmeye başlandığında, “ben onlardan değilim” diyebilmenin altyapısını oluşturuyor, bunun için “tarihe kayıt” düşüyor. Yarın bu yazılarını delil olarak gösterecek, “beni onlarla karıştırmayın” diyecek.

Ali Bulaç’ın tavrı şu anlamda önemli. Cemaat, parayla (menfaatle) saflarında tutabildiği Ali Bulaç gibi adamları kaybetmeye başladığında, savaşın sonu gelmeye başlamış ve cemaat kaybetmiş demektir. Bundan sonraki safha ise bizzat cemaatin has adamlarının cepheyi terketmeye başlamasıdır.

Başka bir misal de Etyen Mahçupyan… Mahçupyan, Zaman gazetesinde “liberal kontenjanından” istihdam edilmiş durumda. Müslüman olmadığı, İslami bir hassasiyete de sahip bulunmadığı için, değerlendirilmesi başka bir kulvarda yapılmalıdır.

Etyen Mahçupyan, kendi dünya görüşüne uygun yazılar yazıyor. Baştan beri kendi istikametini takip eden, o istikametinde yalpalamayan birisi. Yazıları ise objektif bir nitelik taşıyor ve gördüğünü yazıyor.

Etyen Mahçupyan’ın önemi nedir? Etyen Mahçupyan, liberal kontenjandan alınan birisi olarak, ekmeğini yediği gazete ve cemaat ile ilişkisini profesyonel çerçevede tutuyor. Gazeteye tetikçi olarak gelmiş birisi değil, kaleminin gücüyle gelmiş birisi olduğu için, kendi istikametin koruyabilmenin altyapısına sahip, bu iradeye de malikmiş gibi görünüyor. Her şeyi menfaate döken cemaat, maaşını verdiği bir liberal yazara, Şahin Alpay gibi istediği yazıları yazdıramıyor, yani onu devşiremiyor. İşte önemi burada…
Etyen Mahçupyan, 06.02.2014 tarihli yazısında dikkat çekici tespitler yapıyor. Cemaatin Akparti’ye karşı başlattığı savaşı değerlendirirken, şu neticelere ulaşıyor;
“Eğer amaç siyasetten pay almaksa bunun yollarından biri AKP’nin içinde var olmak. Ama bu karşılıklı olarak birbirine razı olmayı, bir paylaşma zemini üretmeyi gerektiriyor. Eğer bu imkânsız hale gelmişse önünüzde üç yol kalmış demektir. Birincisi bu iktidarı sandıkta yenmektir ama şu an için böyle bir ihtimal gözükmüyor. İkinci yol parlamento dışı bir gücün hükümet üzerine baskı oluşturmasına dayanan bir ‘darbenin’ gerçekleşmesidir. Artık asker üzerinden böyle bir maceraya girilmesi gerçekçi gözükmediği gibi meşruiyet zaafı da içeriyor. Ama eğer toplum bunu yaparsa, insanlar sokaklara dökülür ve kamusal alanı yönetilemez hale getirirlerse, buna herhangi bir hükümetin uzun süre dayanması mümkün olmaz ve ayrıca eğer hükümet sertliğe kayarsa meşruiyetini daha da kaybeder.”

Mahçupyan’ın bu tespitleri, dışarıdan bakan aklı başında birinin göreceği gerçeklerdir. Cemaatin siyasetten pay almasının yolunun Akparti ile birlikte hareket etmek gerektiğini, bu sözkonusu değilse üç ihtimalin bulunduğunu kaydeden Mahçupyan, ilk ikisinin mümkün olmadığını anlattıktan sonra üçüncü ihtimale geliyor.

“Böylece geliyoruz üçüncü yola… Yani AKP’nin içeriden çökmesine… Geçmişte merkez sağın sıkça yaşadığı şekilde AKP’nin ‘siyaseten’ bölünmesinin zemini bulunmadığına göre karşımızda birbiriyle de ilişkili olan üç muhtemel araç var demektir: Bir ekonomik krizin çıkması, hükümetin altından kalkamayacağı bir yolsuzluğa bulaşması, uluslararası politika açısından gayri meşru bir işe kalkışması. Birçokları için şaşırtıcı olabilir ve belki de tamamen tesadüftür ama bugün AKP her üç durumla da aynı anda karşı karşıya. Yolsuzluk dosyaları zaten malum ve eğer 25 Aralık kazasız geçilseydi başka dosyaların da art arda ortaya çıkacağı anlaşılıyor. Suriye’ye giden TIR’a el koyma teşebbüsü ile birlikte gündeme sürülen El Kaide bağlantısını da kenara yazalım. Şimdi de dövizdeki önlenemeyen yükseliş… Üstelik son iki hafta içinde döviz cinsinden borçlu olanların açıklarını kapatma fırsatını bulmaları ve faiz hadlerinin de iki misline çıkarılması gibi bir tedbirin hayata geçmesine rağmen… Böylesine bir bileşimin karşısında hiçbir hükümetin ayakta kalması mümkün olmamalı.”

Son cümle ilginç… “Böylesine bir bileşim karşısında hiçbir hükümetin ayakta kalması mümkün olmamalı”. Ama Akparti hükümeti dimdik ayakta kalmaya devam ediyor. Mahçupyan da zaten yazının devamında bunu tespit etmekten geri duramıyor.

“Ancak garip ama gerçek… AKP hükümeti ‘sallanıyor’ propagandasına rağmen şaşırtıcı şekilde sağlam duruyor. Batı dünyası bile yumuşak bir tutum izliyor. Acaba neden? Belki bütün bunların tesadüf olamayacağına dair bir kanaat oluştu. Belki de hepsinde fazla ileri gitmişlik, inandırıcılık eksikliği bulundu. Ama asıl önemlisi AKP karşısında siyasetin teknik bir mesele olmadığının, bu dönemin tarihsel perspektife oturtularak ‘anlaşılması’ gerektiğidir.”

Evet… Garip ama gerçek… Akparti hükümeti sağlam şekilde yerinde duruyor. Batı dünyası bile, çok ümitlenilen ve tahmin edilen tepki göstermiyor veya gösteremiyor. İşte cemaatin yaptığı temel hata da bu noktayı yanlış değerlendirmesidir.

Ekrem Dumanlı bu günlerde çok kötü bir psikoloji içinde yaşıyor. Etyen Mahçupyan’a baskı yapamıyor, istediği yazıyı yazdıramıyor ama onu gazeteden de atamıyor. Çünkü gazeteden atarsa, çözülme hızlanır, psikolojik süreçler ciddi şekilde etkilenir. Dostlarımın Ekrem Dumanlı’nın yerinde olmasını istemezdim.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir