CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(26.03.2014)-ÖRGÜT ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA…

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(26.03.2014)-ÖRGÜT ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA…

O meşhur gün yaklaşıyor, saatler çalışıyor, takvim yaprakları bir bir yere düşüyor ve 30 Mart geliyor. Miting meydanlardaki kalabalıklar ve halkın coşkusu, Fethullah Gülen örgütünün kabusu haline geldi, artık paralel örgütün duası, 30 Martın gelmemesi üzerinedir. Ama kimin gücü yetmiş zamanı durdurmaya, kim zamanı geri sarabilmiş ki. Zaman bir sath-ı maildir ki, ya gönlünle yürür gidersin ya da direnir ve kayarsın… Öyle ya da böyle zaman hükmünü icra eder, muhtevasında gizlediği kaderi dünyaya saçar, vakti gelen vaka gerçekleşir, “gerçek” olur.

Paralel örgüt, seçim yaklaştıkça panikliyor, her miting meydanını gördükçe ümidi tükeniyor. Artık korku ve panik her taraflarından fışkırıyor, gizleyemiyorlar, saklayamıyorlar. Taşıyor her taraflarından, tutamıyorlar bir türlü, zapt edemiyorlar korkularını. Kırk hikayeleri var, hepsi de 30 Mart üzerine…

Dünyaya yayılmış olan kanalizasyon şebekelerinin yeryüzüne çıktığı ve pisliklerini güzelim ülkemize akıttığı medyaları, 30 Mart yaklaştıkça korku ve paniklerini gizleyemiyor ve çığlık çığlığa bağırıyorlar. Zaman gazetesi, büyük iddiaların ve ithamların yayın organı olmaktan çıkıyor ve seçim yaklaştıkça tam bir ağıt evrakı haline geliyor. Misal bugünkü (26.03.2014) nüshası…

*
Mehmet Kamış, “Köprüden önce son çıkış ya da ey özgürlük!” başlıklı yazısında paniğin son sınırına gelmiş bir ruh hali içinde CHP’ye oy vereceğini ilan ediyor;

“Başbakan, gördüğü her mikrofona bu cümleleri söylerken, bazı insanlar hâlâ, ‘falana oy verilir mi, filana oy verilir mi?’ diyor. Şimdi onlara soruyorum; müminlere karşı son derece çirkin bir dil kullanan, örgüt ilan ettiği dindar bir kitleye davalar açacağını, Ergenekon’dan boşalttığı yerlere bu insanları dolduracağını söyleyen bir partiyi ve liderini mi tercih edersiniz yoksa geçmişten ders alarak sizin inancınıza saygı duyan, size inanç özgürlüğü vaat eden, sizinle ilgili konuşurken son derece nezaketli bir dil kullanan partileri ve liderleri mi? Daha net söyleyeyim, böyle bir durumda siyasete çirkin dili getiren, agresif, kavgacı ve yasakçı AKP’ye mi oy verirsiniz, yoksa özgürlük vaat eden CHP, MHP, Saadet ya da BBP’yi mi seçersiniz? Ben kendi adıma AKP haricindeki partileri tercih ederim. Çünkü AKP bu haliyle akıl ve izanını kaybetmiş, freni boşalmış bir kamyona benziyor.”

Artık her şey alenileşmeye başladı, niyetlerini gizleyecek şartlar kalmadı, ölüm kalım savaşına girdiler, en ahmak, en yanlış yolu bile makul görüyorlar. Tükenişin, bitişin, mağlubiyetin resmi işte budur. Ahmet Turan Alkan ise tükenişin resmini farklı bir zaviyeden görüyor ve gösteriyor;

“Lider, grubunu kontrol altında tutmakta başarılı görünüyor; bu, biraz siyasi kültürümüzden, biraz da Siyasi Partiler Kanunu’ndan kaynaklanan bir olgudur. Üçüncü ve biraz zayıf bulduğum ihtimâl ise liderin bir şekilde durumu düzeltebileceğine dair beklenen karizmatik inanç!”

Akparti gurubunun Erdoğan’a itiraz etmemesini anlatan yazısı, ümitsizlikle dolu. Demek ki ümit kaynaklarından birisi de partinin bölüneceğine olan inançlarıydı. Hayret… Ne kadar ahmaklarmış, her şeyi ne kadar da kolay zannetmişler.

Her yazar hezimetin resmini başka zaviyelerden gördüğü gibi başka gerekçeler buluyor. Mesela Abdülhamit Bilici, işledikleri suçların savunmasını hazırlıyor;

“Demokratik dünyanın bir parçası isek bizdeki tartışmaya da bu örnekler ışığında bakmalı. Snowden’in ifşa ettiği belgeleri yayımlayan Guardian gazetesi, bazı eleştiriler üzerine dünyanın saygın gazetelerin yayın yönetmenlerine görüşlerini sordu.”

Demokratik ülkelerdeki gazetecilik faaliyetlerine atıf yapan Abdülhamit Bilici, bu ülkeye ve millete ihanet eden, casusluk, yabancı servisler adına operasyon, ülkenin milletlerarası itibarını yok etme gibi birçok faaliyeti gazetecilik çerçevesinde izah etmeye çalışarak, 30 Marttan sonra başlayacak soruşturmalar için bir savunma bariyeri kurma çabasına girmiş.

Mustafa Ünal ise hala sinsilik peşinde… Ankara seçimini anlatıyor yazısında ve Akparti’nin Ankara seçimini kaybedeceğini, bunun suçunun da başbakana ait olduğunu, olacağını söylüyor;

“Gökçek’in rakibi sadece Yavaş değil. Başbakan’ın seçim stratejisi. Başbakan nefret söylemiyle, öfkeli üslubuyla başta Camia olmak üzere hiç de azımsanmayacak bir kitleyi partisinden uzaklaştırdı. Oylarının önüne duvar ördü. Muhalefeti büyütmekle kalmadı, partisine haliyle adaylarına karşı keskin tavra zorladı. Gökçek’in altını oydu. Bastığı zemin kaydı.”

Mustafa Ünal galiba hala 30 Mart sendromuna girmemiş. O girmemiş ama başka biri, haber yorum yazarı Burak Kılıç fena girmiş. Yazısında 30 Marttan sonra olacakları (bir anlamda başlarına gelecekleri) yazmış. Sosyal medyanın bir hafta ömrü kaldığını, istihbarat devletine gidildiğini, fişleme ve ispiyonculuk devrinin başlayacağını, sivil topluma operasyon yapılacağını, iş dünyasının batırılacağını, medyanın yok edileceğini, eğitim ve bilime pranga vurulacağını, Kürtlere özerklik tanınacağını söylüyor. Her birini bir ara başlık altında değerlendiren tetikçinin ifadeleri şöyle tercüme edilebilir; Sosyal medyanın kapatılması, Fethullah Gülen örgütünün kuralsız ve sınırsız iftira ve dezenformasyon yapmasının önüne geçilmesidir. İstihbarat devletine doğru gidiş, MİT’in ihanet örgütüne karşı operasyon merkezi olmasıdır. Fişleme ve ispiyonculuk devrinin başlaması ise, halkın, ihanet örgütüne karşı yürütülecek operasyonlarda kolluk güçlerine yardımcı olacağının itirafıdır. Sivil topluma operasyon, ihanet örgütünün illegalitesinin kanuni kamuflajı olan kuruluşlara karşı yapılacak operasyonlardır. İş dünyasının batırılması, ihanet örgütünün halkı aldatarak topladığı paralarla ülkede inşa ettikleri ekonomik operasyon merkezlerinin yok edilmesidir. Medyanın yok edilmesi, ihanet örgütünün dezenformasyon kanallarının tıkanmasıdır. Eğitim ve bilime pranga vurulması, ihanet örgütünün insan kaynaklarını devşirdiği merkezlerin kapatılmasıdır, ila ahir…

Hüseyin Gülerce gayet net şekilde yazmış; “30 Mart akşamı…” başlıklı yazısında… Yazı, seçim akşamının neleri göstereceği üzerine kurulmuş, bunları da maddeler halinde sıralamış, ikinci maddesinde ise gayet açık şekilde ifade ediyor;

“İki: AK Parti-Cemaat meselesi, seçim sonuçlarını nasıl etkileyecektir? Siyaseten anlaşılmaz bir şekilde AK Parti, Hizmet Hareketi’nden gelecek oylara talip olmadığını, Başbakan’ın seçim meydanlarındaki suçlayıcı, karalayıcı ve tehditkâr konuşmalarıyla ilan etmiştir. AK Parti, Hizmet Hareketi mensuplarının öyle etkileyici bir oy oranının olmadığını düşünmektedir. Siyaset mantığı ve realitesi bir kenara itilerek neredeyse her gün ‘Pensilvanya’ suçlanmıştır. Hizmet Hareketi ise belli bir partiyi işaret etmemesine rağmen, seçim sonrasında hedef olacağı bir hamleyi önleme adına, AK Parti’nin sarı kart görmesini istemektedir. Başbakan Erdoğan’a bir ihtar, bir yeniden düşünme fırsatı verecek bir seçim sonucu için çalışılmaktadır.”

Seçim günü yaklaştıkça niyetler gizlenemez hale gelmekte, seçimden sonra neler olacağı da gayet iyi bilinmektedir. Artık ihanet örgütü Müslümanların karşısında mevzilenmiş, yerini de sevmiştir. Yıllardır Müslümanlarla birlikte olmaktan rahatsız olan ama bu tavrını da gizleyen örgüt, artık açıkça karşımızda yer almakta, bunu da gizleyemez hale gelmektedir.

Gazete, kendi yazarlarının çığlığıyla iktifa etmemiş, bir de Sami Selçuk’a “mektup” yazdırmış. Haberin başlığı ise tam da günün anlam ve önemine uygun; “Bu bir hukukçu çığlığıdır Ülkem, hukuk ve yargı adına çok utandım”

Hukukçu olan ve Yargıtay başkanlığı yapan birisi şunları söyleyebiliyor;

“İşte tam bu ayrım noktasında Sayın Başbakan, yandaşlarınız bir şeyi unutuyorlar, altıncı yanlışın yedinci yanlışa yol açmasına katkıda bulunuyor; sizi de yanıltıyorlar. O da şu: Yargıç kararı olmadan yapılan dinlemeler ve bunlarla ortaya çıkan olgular, yalnızca bir tek yerde, yani ceza yargısı kurulurken göz ardı edilir. Nedenini yukarıda açıkladım. Ama bu dinlemelerdeki belirlemeler, kanıtlar, olgular, olaylar; doğada, mantıkta, ahlakta, törede, siyasette, hatta bilimde ve dolayısıyla hukukta var olmalarını sürdürür. Çünkü onları ne doğa yok edebilir ne de insanlar yok sayabilir. Sadece yeryüzünde değil, bütün evrende geçerli olan bu gerçek/doğru, eski Roma hukukundan bu yana özdeyişlerle sıklıkla dile getirilir: “Yapılmış/olmuş olan, yapılmamış/olmamış duruma getirilemez”

Ceza yargısı yani ceza kararı (hükmü) kurulurken göz ardı edilecek olan hukuksuz dinlemelerle başbakanı peşinen mahkum eden bu adam, bu ülkenin en iyi hukukçularından birisi olarak tanınıyor. Vah ülkem vah… Ceza yargılamasından gözönüne alınmayacak olan hukuksuz dinlemelerin, başka alanlarda (mesela ahlakta) varlığını devam ettirdiğini söyleyerek, oradan ceza sonucu çıkaran bir adam, ülkenin iyi hukukçularından biri muamelesi görüyor. Üstelik ses kayıtlarının montaj ve dublaj olması ihtimali ile hiç ilgilenmiyor, doğrudan başbakanı itham ediyor.

İhanet örgütünün paniği, gazetenin her tarafından taşıyor. Gazetenin her sayfasından ve yazıları ile haberlerinden taşan panik çığlığına inat birisi var ki, gayet makul değerlendirmeler yapabiliyor. Etyen Mahçupyan… İftira mevkutesinin ortasında çok “mahcup” kalsa da, gazetedeki tüm yayınları yalnız başına tekzip edecek kadar güçlü bir kalemi ve kavrayışı var. Bakın ne diyor;

“İktidarın kaybedeceğini umanların biraz da halkın somut hayatındaki değişikliklere bakmasında yarar var. AKP’nin hükümet olduğu 2002 yılında kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 73’tü. Bugün 35 civarında… Daha önemlisi faiz ödemelerinin devlet bütçesi içindeki oranı da AKP öncesi kabaca yüzde 70’lerdeyken şimdi neredeyse 10’a indi. Hükümet bu performansı bizim tarihimizde az rastlanılan bir rasyonalite ve basiret sayesinde başardı.”

Bakın nasıl devam ediyor;

“Bugün toplumun AKP’ye atfedilen yolsuzluklar karşısında duyarsız olduğunu sananlar bu tabloyu da dikkate alarak analiz yapmak durumundalar. Çünkü bütün saha çalışmalarının gösterdiği üzere toplum hiç de duyarsız değil… Ama ortada kendi hayatını radikal biçimde değiştirmiş bir başarı öyküsü var. Kamu borcunun ve faiz ödemelerinin oransal düşüşü ortaya inanılmaz bir kaynak çıkardı ve bu kaynak topluma hizmet olarak sunuldu. Basit bir hesap yapalım… Diyelim ki personel giderleri 2002’den 2014’e bütçenin yüzde 25’i olarak sabit kalmış olsun. AKP iktidarı devraldığında elindeki yüz liranın 70’ini faize, 25’ini cari gidere ayırmak ve kalan 5 lira ile de yatırım yapmak durumundaydı. Bugün ise elindeki yüz liranın 10’unu faize, 25’ini personele ayırıyor ve yatırım için elinde 65 lira kalıyor. Yani 12 yıl içinde yatırıma ayrılabilecek olan fon tam 13 misli olmuş. Ayrıca bu sürede yüksek bir büyüme oranı da tutturuldu çünkü yatırımlar genelde doğru yönde kullanıldı. Böylece milli gelir de üç misline çıktı.”

Etyen Mahçupyan, akıl sağlığını kaybetmeyen insanın bir çırpıda görebileceği gerçekleri yazmaya devam ediyor;

“Buna dağılımın da eşit olmadığını, muhafazakâr kesimin coğrafi olarak kayırıldığını da ekleyin… Demek ki Anadolu’nun alabileceği yatırım AKP iktidarı döneminde geçmişe kıyasla belki de en az 40 misli olmuş. İsterseniz gerçekçilik adına bunu 30’a indirelim. Şimdi günümüzün kritik sorusunu soralım: Acaba bütün bu yolsuzluk ithamlarına ve belirtilerine rağmen muhafazakâr kesim niçin hükümete olan desteğini azaltmıyor? Herhalde cevap açık olmalı. Yolsuzluk yüzünden örneğin yüzde 2 kaybedilmiş olsa bile halka giden yatırım sadece 28’e düşüyor. İnsanların geçmişe oranla geldikleri ve gelmeyi umdukları konum o kadar mukayese dışı ki, bunun yanında yolsuzluğun ağırlığı çok düşük kalıyor.”

Bir türlü gazeteden atamadıkları, atmayı göze alamadıkları Etyen Mahçupyan kadar sağduyu sahibi değil bu ihanet örgütü.

*
Özet olarak ihanet örgütünün kalbi her geçen saniye biraz daha sıkışıyor. Seçim yaklaştıkça nefes alışları zorlaşıyor, akıl sağlıkları iyice bozuluyor. Bundan sonra ihanet örgütü mensuplarından “makul” tek bir cümle bile duyma ihtimali kalmadı.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir