CEMAAT VE TEŞKİLAT

CEMAAT VE TEŞKİLAT

Türkiye’de Müslümanların içtimai bünyeleşmeleri cemaat şeklinde zuhur etti, bu sebeple cemaat bahsini ayrıca tetkik etmek ehemmiyet arzediyor. Cemaat bir tarafından bakıldığında müthiş bir teşkilat numunesidir, başka bir tarafından bakıldığında teşkilat numunesi değil, teşkilatların kuluçka makinesi gibidir. Türkiye’de ve İslam coğrafyasında her fikir bünyeleşmek istediğinde önce cemaatleşiyor. Cemaat, kadimden beri kullanılan içtimai bünye numunesi olduğu için tecrübe müktesebatı da büyük, dolayısıyla içtimai oluşumlar tabii olarak bu havzaya akıyor.

İslam, modern zamanlardaki sivil toplum kuruluşlarına benzer teşkilatları arzu etmez. İslam, Müslümanları günde beş vakit bir araya getirecek kadar yoğun bir teşkilatlılık haline sahiptir, beş vakit bir araya getirme mekanı cami, bir araya getirme sebebi namaz, bir araya getirme şekli ise insanların tamamını, sınıf oluşturmadan yan yana ve aynı istikamete doğru dizmek şeklindedir. Diğer taraftan, herhangi bir iş için bir araya gelen iki kişinin birini diğerine (diğerlerine) imam, reis tayin eden bir içtimai yoğunluğa sahiptir. İslam, her an teşkilat kurmakta, her iş için teşkilat kurmakta, her alan için teşkilat kurmaktadır. Bu yoğunlukta “teşkilatlılık halini” taşıyabilecek bir teşkilat numunesi keşfedilmiş değil.
İşte cemaat, bir taraftan İslam’ın muhtevasına uygun olarak elzem bir taraftan da modern zamanların şartlarında fiili bir zarurettir. Hala batıda (belki doğuda da) İslami cemaatlerin teşkilatlılık halinin yoğunluğuna ulaşan bir teşkilatlanma numunesi yoktur. Ehl-i tasavvufun haftada en az iki defa “hatim” okumak için, diğer cemaatlerin “ders” veya başka bir isim altında haftada birkaç kez bir araya gelmesi, bir araya geldiklerindeki münasebet yoğunluğu, başka tür teşkilat numunelerinde gerçekleştirilemiyor.
Cemaatlerdeki bir araya gelme, birlikte iş yapma, beraber yaşayabilme yoğunluğu, modern teşkilat formlarının tamamen dışındadır, bunlardaki ruhi, hissi, tabii münasebet yoğunluğu modern çağın sivil toplum kuruluşlarının ufkunu aşar. Modern dünyanın teşkilatlanma meselesinde çözemediği, oluşturamadığı en önemli mesele; ruhi, hissi, tabii birlikler, beraberliklerdir. Bu eksikliği kapatmak için batı dünyasındaki gizli teşkilatlar, tuhaf, saçma, sapık ritüeller geliştirme yoluna gitmişlerdir; masonik teşkilatların ve Hıristiyan teşkilatlarının gizli ritüellerine bakıldığında ne kadar sapıkça temayüller geliştirdikleri görülür. Cemaat şeklindeki içtimai bünyelerin ulaştığı derinlik, batıda, ruh ve akıl sıhhatini bozmadan gerçekleştirilemiyor. Bunun kıymetini bilmek, cemaatleşmeyi tenkit ederken (ki tenkide tabi tutulacak cihetleri var) hoyrat ve vicdansız davranmamak, özellikle de meseleyi anlamadan sığ şekilde cemaatleşmeye savaş açmak, intihar olur.
Cemaatleri teşkilat olarak değerlendirip tenkit etmek sıhhatli görünmüyor. Cemaatler, ruhi, kalbi, hissi mayalama bünyesi olarak kabul edilmeli. Zaten yaptıkları iş derinlik boyutuyla bu… Modern teşkilat numunelerine benzemediği için tenkit etmek ise kendimizi inkar olur. Cemaat bünyesinde mayalanan ruhi, kalbi yapı, içtimai sahaya muhtelif teşkilatlarla çıkmaktadır.
Ruhi-kalbi bünyeyi yoğurma, mayalama, inşa etme hususunda cemaatlerin gerçekleştirdiğini, başardığını yapabilecek başka bir içtimai bünyeleşme çeşidi keşfetmiş değiliz. Başka bir bünyeleşme çeşidini keşfedememiş olmamız, sadece bizim idrak zafiyetimizle ilgili bir durum değil, bu keşfi dünya da yapamadı. Öyleyse cemaat bünyeleşmesi, İslam cemiyetlerinin tarihi keşfidir, bu keşfi hoyratça bir kenara atamayız.
Türkiye’de ve diğer İslam ülkelerinde, on dokuzuncu ve yirminci asırda uygulanan batı operasyonlarına karşı coğrafyanın kalbini muhafaza eden ana unsurlar, tasavvufun deruni, cemaatlerin de içtimai bünyeleridir. Batının son iki asırdır doğrudan uyguladığı planlarına rağmen dünyada hala İslam ve Müslümanlar varsa, bu bünyelere borçluyuz. Dikkat edilirse, son birkaç asırdır batının dünya hakimiyetinden kurtulan medeniyet, kültür, anlayış kalmamıştır, buna direnebilen sadece İslam coğrafyasıdır, direniş merkezleri de tasavvuf ve cemaatlerdir.
Cemaatlerin birçok yanlışı olabilir, cemaatleşme tarzlarının da yanlışları olabilir fakat batının nihai hamlesini yirminci asırda hilafeti kaldırarak yaptığı çok sayıda operasyonlarına karşı ümmeti ayakta tutan bu bünyelere karşı tarihi bir borcumuz olduğu unutulmamalıdır.
*
Cemaatlerin, teşkilatlarını kendi bünyelerinde kurmaları tabiidir. Ruhi ve ahlaki altyapısını hazırladıkları bünyeler, aynı zamanda teşkilatların kuluçka makinesidir. Tenkit edilecek husus, cemaatlerin teşkilatları kendi bünyelerinde kurmaları değil, cemaatler üstü şemsiye teşkilatlar veya müşterek teşkilatlar kurmamış olmalarıdır. Şemsiye teşkilatların “birliğe” doğru giden güzergah olması cihetinden ehemmiyeti büyük fakat kurulması da aynı nispette zordur. Lakin müşterek teşkilatların kurulmamasının mazereti yok. Son zamanlarda cemaatler arası müşterek teşkilatlar kurulduğunu, kurulmaya teşebbüs edildiğini görmek ise memnuniyet vericidir.
Cemaatlerden bir cemaat olmak ve böyle kalmak, başka bir ifadeyle tüm hayatı kuşatacak kadar genişleyememek ve derinleşememek, müşterek teşkilatlara ihtiyacımızı artırıyor. Bir cemaat büyüyüp diğerlerini şubeleri haline getiremediği müddetçe, müşterek teşkilat fikrinin geliştirilmesi gerekiyor. Doğru olan ise bir cemaatin diğerlerini yok etmesi değil, müşterek hayat ve faaliyet alanları oluşturmak, bunu mümkün kılacak müşterek teşkilatlar kurmaktır.
Teşkilat anlayış ve tatbikatının gelişmemesinden dolayı bir müddet büyüyen cemaatler, büyümeleri nispetinde diğer cemaatlerle münasebetlerini sıklaştırmak yerine onları hakir görmeye ve imkanlarını paylaşmamaya başlıyor. Kuvvet ve iktidar, zenginlik ve imkan, bilgi ve maharet geliştikçe birleştirici olmak yerine bağımsızlığını artıran, gücünü ve imkanlarını hasisçe kullanan misaller çoğalıyor. Güçlü insan ve cemaatlerin kudret ve imkan hasisliği ve cimriliği çok çirkin görünüyor. Bunun en tipik misali, Fethullah Gülen cemaatidir, büyüdükçe her sahada kendi teşkilatını kuruyor, diğer cemaatlerle hiçbir müşterek hayat ve faaliyet alanı oluşturmuyor, mevcut olanlardan geri çekiliyor. Gayrimüslimlerle müşterek hayat ve faaliyet alanı oluşturan Fethullah Gülen cemaati, Müslüman cemaatlerle müşterek faaliyetlere girmekten imtina ediyor. Güçlendikçe kudret ve imkan hasisliği artıyor. Bu hususta o kadar ileri gitti ki, ülkeye ve ümmete ihanet etmekte hiç tereddüt etmedi. Fethullah Gülen’in ihanet örgütü, Müslümanların teşkilat anlayışı için üzerinde çalışılması gereken bir mevzudur. Cemaatçilik bahsinin ihanete kadar gidebilecek bir kapalı sistem oluşturma ihtimali vardır ve cemaat gibi aziz bir mefhum ve içtimai bünyenin bu zehirden muhafaza edilmesi gerekir.
*
Türkiye’de her nedense küçük ve zayıf cemaatlerin ittifak ve ittihat bahsini gündeme getirmesi, güçlü ve büyük cemaatlerin ise tam aksine bağımsızlaşması alışkanlık haline geldi. Kuvvetin tabiatında bağımsızlık yatıyor, ferdi veya içtimai bünyeler kuvvetlendikçe bağımsızlaşma sürecine giriyor. Bu durum, insan ve hayatın “çıplak tabiatı” ile ilgilidir, İslam ahlakı bunun tam aksini işaret eder, güçlü olanların Müslümanlara bağlanma mesuliyeti daha fazladır.
Müslümanlar ne zamandır İslam ahlakına değil de, hayatın çıplak tabiatına uygun davranmaya başladılar? Farkında olmadan (muhtemelen farkında olmadan, farkındalarsa durum vahim) İslam ile aralarına koydukları mesafe azalmak yerine artıyor. Kuvvetlenen cemaat ve teşkilatların Müslümanlarla münasebetleri ve müşterek hayat alanları azalıyorsa, sıhhatsiz bir durum var demektir.
Türkiye’de (belki de tüm İslam ülkelerinde) son bir asırdır iktidar olamayan Müslümanlar, anlaşılabilir bir güç ve iktidar açlığı içindeler. Derinleşmiş ve müzminleşmiş olan bu açlık, biraz kudret ve iktidar sahibi olan fert ve cemaatlerde, anlaşılmaz bir hasisliğe ve cimriliğe sebep oluyor. İslam dışı siyasi rejimler tarafından yönetilen İslam ülkelerindeki halkın iktidara uzaklığının uzun sürmesinden kaynaklanan ciddi problemler yaşanıyor. İktidarsızlık, ruhi, akli, ahlaki kaynaklarda sıhhatsiz oluşumlara sebep olmuş gibi görünüyor. Zalimlerin yönetimleri altında mazlum ve mağdur olan Müslümanlar, bir miktar kudret ve iktidar sahibi olduklarında, bunu, birbirlerine karşı da kullanmaktan imtina etmiyorlar. Son birkaç asırlık tarihi süreçler, Müslüman halklarda tedavisi uzun sürecek hastalıklar başlatmış gibi.
Müslümanların elde ettikleri kudret ve iktidar, gayrimüslimlere karşı bağımsızlaşmalarını, Müslümanlara karşı ise bağlanmalarını iktiza eder, İslam ahlak ve mesuliyeti bunu gerektirir. Bu durumun tam aksine olan gelişmeler yani kuvvetin Müslümanlara karşı bağımsızlaşma, gayrimüslimlere karşı bağlanma halini ve tavrını tetiklemesi, İslam ile kurulan münasebetin sıhhatsizliğine delalet etmez mi?
Kudret ve iktidar mahrumiyeti ne kadar yıkıcı ise bunlara karşı doymak bilmez bir açlığa sahip olmak da o kadar yıkıcıdır. Türkiye’de ve diğer İslam ülkelerinde Müslümanlar iktidarla imtihan devrine girdiler. Birçok İslam ülkesinde İslamcılar iktidarları ele geçiriyorlar, Arap baharının rüzgarıyla birlikte hazır olmayan İslami teşkilat ve hareketler, devlet ve iktidarı kucaklarında buldular. Aniden büyük güç sahibi olmak, derin ruhi tesirler meydana getirir. Müslümanların iktidarla imtihanı çetin geçecek gibi görünüyor. Lakin başka bir yolu yok, iktidarla imtihan olmanın yolu, iktidardan geçer. İktidar olmadan iktidarla imtihan olmak kabil değil. Şimdi bu imtihanla (hem de hazırlıksız olarak) karşı karşıyalar, kaçınılmaz olarak birçok problem yaşanacak, ne var ki bu durumla yüzleşmekten başka yol yok.
Müslümanlar kudret ve iktidar imtihanını bir an önce geçmeliler, sıhhatlerine kavuşmalılar, iktidarla harmanlanmış ruhi ve ahlaki muvazenelerini kurmalılar. Yapacak çok işimiz var, yolun ortasında imtihandan sınıfta kalma lüksümüz yok.
FARUK ADİL farukomaradil@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir