CEMAATİN PSİKOLOJİK KAOSU-4-CEMİYETTEN SOYUTLANMAK…

CEMAATİN PSİKOLOJİK KAOSU-4-CEMİYETTEN SOYUTLANMAK

“Normal ölçüsü” arayışı çok girift bir meseledir. Psikiyatrinin ve psikolojinin hala altından kalkamadığı, hala bir ölçü geliştiremediği bilinmeli. Psikiyatrinin “normal ölçüsüne” ihtiyacı hayati mahiyettedir, bu ölçü olmadan hastalarını teşhis ve tedavi edemez. Bu sebeple psikiyatrinin normal ölçüsü arayışından vazgeçmesi düşünülemez.

Psikiyatri ve psikolojinin bulamadığı ve geliştiremediği “normal ölçüsü”, kültürler tarafından tayin edilmeye çalışılmıştır. Her kültür evreni, kendi esaslarına ve hassasiyetlerine göre bir normal ölçüsü geliştirmiştir. Keza, kültürlerle birlikte hayat da bir normal ölçüsü ortaya koymaktadır.

Kültürler, kendi evrenlerini “hayat alanı” olarak kabul etmekte, o evrende, o evrenin esaslarına göre yaşamayı teklif etmektedir. Normal ölçüsü de o evrenin ortalaması, o evrende vücut bulan hayatın ortalamasıdır. İşte buradan mülhem, hayat da bir normal ölçüsü geliştirmekte, kültürel evrenin parçalanmış, dağılmış, ölçü koyamaz hale gelmiş ahvalinde, kendi ortalamasını üretmiştir. Hayat, kendini yaşayan, yaşamak zorunda kalan cemiyetin ortalamasını normal ölçüsü olarak fertlere dikte etmektedir.

Yirminci asırda zirveye çıkan, halen de devam eden batı kültür hakimiyeti, dünyadaki tüm kültür evrenlerini zehirledi ve onların yerine kendini ikame etmeye başladı. Dünyanın hiçbir bölgesinde ve hiçbir ülkesinde saf kültür evreni kalmadı. Her coğrafya batı kültüründen az veya çok etkilendi ve kendi kültürünü ve kültür evrenini zehirledi, parçaladı, dağıttı, yozlaştırdı. Bu durumun tabii neticesi olarak da tüm ülkelerde bir kültür kaosu oluştu.

Saf kültür evrenine sahip bölge ve ülke kalmayınca, batı kültürü dışındaki hiçbir kültür kendi normal ölçüsünü üretemez ve cemiyete kabul ettiremez oldu. Parçalanmış kültürel hayat, birbirine zıt ahlak ve alışkanlıkları aynı cemiyet hayatında yaşatmaya başladı. Birine göre normal olan diğerine göre anormal olmaya başladı ve hayat bu kaos karşısında istikametini kaybetti. İstikametini kaybetti ve normal ölçüsü üretemez hale geldi. Hiçbir ülkenin ve cemiyetin kültürel ortalaması kalmadı, her hayat tarzının saf kompozisyonu, varlığını muhafaza etme gücünü kaybetti. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her tarafında bu kültürel kaos yaşanmakta, hayatı dağıtmakta, şahsiyet terkibini imkansız kılmaktadır. Apartmanda karşılıklı oturan iki ailenin dünyası, kültürü, ahlakı, normal ölçüsü farklı ve farklılık da çok zaman birbirine zıt durumda…

İşte bulanık su, işte sisli hava bu… Bu atmosferde, saf kültür ve ahlak kompozisyonuna sahip olmak isteyen hiçbir fikri ve siyasi hareket var olamadı, varoluşunu gerçekleştiremedi, gerçekleştirenler de marjinal kaldı, büyüyemedi. İslami hareketlerin belli bir noktadan sonra akim kalmasının temel sebebi olan bu durum anlaşılamadı, anlaşılamadığı için de tedbir alınamadı.

*
İslami hareketler, Türkiye’deki parçalı ve nesepsiz kültürel yapıya ve onun oluşturduğu hayatın ortalamasına karşı mücadele etmek zorunda kaldı. İslami hareketlerin fikir ve ilim adamları, ülkedeki Kemalist siyasi rejime karşı mücadele yürütürken, kültürel dokunun ve hayatın nasıl tuzaklar kurduğunu görmedi. Akılları ve zihinleri siyasi rejime o kadar kilitlenmişti ki, hayatı tahlil edemedi, izah edemedi, teşhisler yapamadılar, hayatın tabiatından kaynaklanan tuzakları ise siyasi rejime hamlettiler. Hal böyle olunca siyasi rejimin çok zeki olduğu vehmine kapıldılar. Oysa hayatın tabiatından kaynaklanan tuzaklar, siyasi rejimin kurduğu tuzakların bin katından fazlaydı. İslami hareketler, hayatın tuzaklarını da rejime hamledince, rejimin çok zekice kurulduğunu zannetti ve psikolojik üstünlüğü kaybetti.

Siyasi rejime karşı yürütülen fikri ve siyasi mücadele, hayatın tuzaklarına takılıyor ve ilerleyemiyordu. Mesele doğru teşhis edilemeyince siyasi rejimin çok güçlü olduğu vehmi psikolojik dünyalarını işgal etti, bu arada hayatı teşhis edemedikleri için de ona karşı tedbirler ve müesseseler geliştiremedi. On yıllık Akparti iktidarında görüldü ki siyasi rejim çok ahmakça kurulmuş ve temsilcileri de bu ülkenin en ahmak insanlarından seçilmişti. Akparti’nin başarısının en önemli özelliği ise siyasi rejimin temsilcilerin çok zeki görmemek, psikolojik üstünlüğü onlara kaptırmamaktı.

Birçok İslami hareket ve özellikle tasavvuf merkezleri kendi mensuplarını cemiyetten tecrit etmekten başka çıkar yol bulamadı. Batının etkisiyle piçleşmiş kültürel bünye ve o bünyenin gayrimeşru çocuğu olan hayat karşısında mensuplarını korumanın başka yolunu bulamadılar. Cemiyete kapalı, kendi içinde deveran eden, cemiyetle münasebeti asgariye indirilmiş cemaat yapıları kurdular. Bu yolla mensuplarını ve cemaatlerini koruma imkanı buldular ama cemiyetten ve hayatın gerçeklerinden de uzaklaştılar.

Necmettin Erbakan bu modeli siyasette uygulamaya teşebbüs etti. Resmi olarak parti kurdu ama aslında bir cemaat kurmuştu. Kendinin tüm zekasına rağmen, tercih ettiği yolun çıkmaz sokak olmasından dolayı parti bir türlü büyüyemedi. Buna mukabil Akparti, gerçek anlamda partiydi, cemaat yapısını siyasete taşımadı. Tüm halka açık bir parti kurabildiği için tüm halka hitap etti ve başarılı oldu. Fikri hareketleri ve faaliyetleri ise cemaatlere bıraktı, onları siyasi rakip olarak görmedi ve tamamını siyasi arenada kendi bünyesine alabildi. Netice ortada…

*
Fethullah Gülen’in cemaatini cemiyetten tecrit etmesi, diğer cemaat ve hareketlerden çok farklı özelliklere sahip. Cemiyetten cemaate girişine izin verdiği sadece iki şey var; para ve insan… Bilgi, fikir, kültür, ahlak gibi girişlere tamamen kapalı bir sistem… Cemiyetten iki şey almak için uğraşıyor, para ve insan, bunların dışında cemiyetten istediği hiçbir şey yok ve cemiyete vermek istediği de hiçbir şey yok. Mesela insanlara asla yardım etmiyorlar, asla Müslümanlarla beraber hareket etmiyorlar, asla Müslümanlarla tartışmıyorlar. Kendi fikirlerini cemiyete sunmuyorlar, tartışılmasını istemiyorlar, mensuplarının tartışmalara girmesine müsaade etmiyorlar.

Kültürel kaosun yaşandığı, hayat tarzlarının farklılaştığı ve sayıca fazlalaştığı ortamda, Fethullah Gülen, cemaatini cemiyetten tecrit etmenin mazeretine sahiptir. Farklı nispetlerde ve niteliklerde her cemaat bunu yaptığı için, tenkit etmek kolay değil. Fakat Fethullah Gülen, kaos ortamını iyi teşhis etmiş olmalı ki, istediği gibi kullanabiliyor, her cemaatin nispeten yaptığı işi, özel hedefler için kullanmayı seçiyor.

İslami cemaat ve guruplar, kendilerinin cemiyetten tecrit ediyorlar ama birbirlerinden tecrit etmiyorlar. Meselenin püf noktası da zaten burası… Fethullah Gülen, cemaatini cemiyetten daha çok, Müslüman cemaatlerden tecrit ediyor. Bu nokta çok problemlidir.

Fethullah Gülen, cemaatini, Müslüman cemaatlerden tecrit etmekle, İslam anlayışının ve ahlakının ortalamasından (normal ölçüsünden) tecrit ediyor. Eğitim modelinin netice vermesinin sırrı burada. Müslüman cemaatlerin içinde en keskin inançlı kişileri nasıl yetiştirdiği sorusunun cevabı bu noktada aranmalıdır.

Herkes içinde yaşadığı cemiyetten etkilenir. İçinde yaşadığı cemiyetten tecrit olmaktan başka etkilenmemenin yolu bulunamamıştır. Batı kültürü ile yozlaşmış olan hayatın ve o hayatı kanıksamış toplumun nispeten dışında kalmak anlaşılabilir ama Müslüman cemaatlerin dışında kalmak izah edilemez. Müslüman cemaatleri de, kendilerinden tecrit olunacak (uzak durulacak) nitelikte görmek, onların iman, fikir, ahlak anlayışlarını da “yabancı” sınıfına almaktır. İslam’dan bahseden, bir İslami cemaat kurmak derdinde olan, İslami faaliyet gösterdiği iddiasında bulunan kimse, böyle bir işi yapamaz.

Fethullah Gülen, Türkiye’deki ve dünyadaki Müslümanlara o kadar yabancı bir anlayışı temsil ediyor ki, tüm Müslümanlardan ve Müslüman cemaatlerden uzak durmayı prensip edinmiş durumda. İşte cemaatin şifrelerinden birisi bu…

İslami cemaat olduğu iddiasındaki bir yapı, kendini Müslümanlardan neden tecrit eder? Siyasi rejimden ve halktan tecrit etmesi anlaşılabilir ama Müslümanlardan neden tecrit eder? Örgütsel altyapısını herkese (ve Müslüman cemaatlere) açmasını beklemiyoruz, bu makul bir talep olmaz. Ama cemaat mensuplarının Müslümanlarla sohbetini, konuşmasını, tartışmasını yasaklamak ne anlama gelir?

Çünkü Fethullah Gülen’in cemaate anlattığı İslam anlayışı, Müslümanların anlayışlarının dışındadır. Müslümanların şiddetle karşı çıkacağı, şiddetle tenkit edeceği, şiddetle itiraz edeceği bir anlayışı cemaate pompalayan Fethullah Gülen, vaazlarında ilmi donanım sahibi gibi görünmesine rağmen, cemaate anlattıklarının hiçbiri İslami açıdan savunulabilir düşünceler değildir. Fethullah Gülen’in kendi adamlarınca kamuoyuna sunulan vaaz ve konuşmaları, cemaatin reklam ve propagandasıdır. Cemaat mensuplarına kapalı kapılar arkasında başka şeyler anlatıyor.

Bu nasıl mümkün olabilir? Bir İslami cemaat, Müslümanların kahir ekseriyetinin anlayışı hilafına bir anlayış ve cemaat yapısı nasıl kurabilir? Bu sorunun cevabı iki noktada gizli; cemiyetten tecrit etmek ve takiyye…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir