ÇİFT HUKUK PSİKOLOJİSİ

ÇİFT HUKUK PSİKOLOJİSİ
Müslümanların kendi hukuku ve hukuk sistemi var. İslam Hukuku… Bir de ülkede mer’i olan batı hukuku var. İslam Hukukuna iman ile bağlı, batı hukukuna cebri olarak bağlı. Çift hukukluluk ülkedeki hukuk rejiminde tanınmış değil ama her Müslüman’ın zihni evreni bu mesele ile her an meşgul. Resmi hukuk sistemi tarafından tanınmadığı için siyasi ve hukuki karşılıkları yok gibi görünüyor ama en azından Müslümanların kalp ve zihin dünyasında ciddi ve büyük problemler mayalıyor.
Müslümanlar için İslam Hukuku (Şeriat), meşruiyet kaynağı. Şeriat’a uymayan herhangi bir iş, amel, fiil meşru değil. Mer’i hukuk tarafından o fiilin serbest bırakılması Müslüman için bir anlam ifade etmiyor. Diğer taraftan Şeriat’ın serbest bıraktığı hatta emrettiği herhangi bir fiil, mer’i hukuk tarafından yasaklanmış ve hatta suç olarak kabul edilmiş olabiliyor. Mer’i hukukun suç saydığı bir fiil, eğer Şeriat tarafından helal ise, Müslümanlar için o fiili yapmak mümkündür. Hele de Şeriat’ın bir emrini (mesela farzını) yasaklamış ise mer’i hukuk, Müslümanların nazarında hiçbir önemi yok. Özet olarak söylemek gerekirse ülkedeki rejim, kuruluşundan başlayarak Müslümanları, iman ile devlet (özellikle hukuk) arasında üretilen devasa bir tezat hattına mahkum etmiş durumda.
*
Müslümanlar birisi rızai diğeri mecburi olmak üzere iki hukuk sistemine tabi durumdalar. Hayatlarını yaşarken her iki hukuk sistemini de dikkate almak zorunda kalıyorlar. Hukuk özü itibariyle, hayatı tanzim etmek ve ihtilafları halletmek için vardır. İnsanların hayatlarını zorlaştırmak için değil aksine kolaylaştırmak içindir. Biri mer’i diğer yasaklanmış olmak üzere iki hukuk sistemine tabii olmak, hayatı zorlaştırmaktadır. Birbiriyle temel zıtlıkları olan iki hukuk sistemine aynı anda tabii olmak mecburiyeti, hayatı fevkalade zor ve ağır hale getiriyor. Milyonlarca Müslüman için bu büyük problem her gün yaşanıyor.
Müminler bir taraftan Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşamak arzusu ile Şeriat’a tabii olmak çabasında diğer taraftan hayatın altyapısını (en azından güvenlik altyapısını) muhafaza edebilmek için mer’i hukuka riayet etmek durumunda. Hayatını İslam Hukuku üzere inşa edemiyor. Çünkü İslami müesseselerin kurulması yasaklanmış durumda. İnşa edemediği gibi İslami hayatı muhafaza da edemiyor. Zira İslam Hukuku mer’iyetten kaldırıldığı için “maddi müeyyideden” mahrum kılınmış halde.
Maddi müeyyideden mahrum kılınan hukuk, ahlak haline gelir. Müslümanlar zaman içinde mevcut siyasi ve hukuki rejimi kanıksadıklarından mıdır bilinmez, iki hukuk arasında çelişki yaşamaktan uzaklaşmış görünüyor. İslam Hukukunu, (maddi müeyyideden mahrum kılınmasının da tesiriyle) hukuk olmaktan çıkarmış ve ahlak haline getirmiş gibiler. Hayatın mer’i hukuk ile kurulabilmesi, yaşanabilmesi, devam ettirilebilmesi gerçekliği, İslam Hukukunun İslam Ahlakına nakledilerek, “hukukilik” hususiyeti ortadan kaldırılmış intibaı veriyor. Mer’i hukuktaki mecburiyet ve maddi müeyyide baskısı, psikolojik travmalar ve vakumlamalar oluşturuyor.
Mer’i hukuk ile İslam Hukuku arasında kalan Müslümanlar aynı zamanda “gerçek” ile “hakikat” arasında kalmış durumda. Mer’i hukuk, gerçek olan, geçerli olan, cari olandır. İslam Hukuku ise ideal olan, hakikati temsil edendir. Hakikat “gerçekleştirilmeli”, gerçek kılınmalı bu yapılamıyorsa “gerçek” hakikate yaklaştırılmalı ve ulaştırılmalıdır. Hakikat ile gerçek arasındaki makas sıfırlanmalı, vuslat vaki kılınmalıdır. Bu yapılırken, hakikatten taviz vermek mümkün değil. Çünkü hakikat, nihai maksattır.
Türkiye “Hakikat” ve “gerçek” anlayışlarının farklı kaynaklardan beslendiği önemli bir laboratuardır. Hakikat ve gerçek farklı kaynaklardan besleniyor ve farklı dünya görüşlerini izhar ediyorsa, aralarındaki makasın sıfırlanması fevkalade güçtür. Ülkedeki gerçek (mer’i hukuk), “farklı gerçekliklerin” mümkün olabileceğini reddeden dolayısıyla da onların zuhuruna imkan ve fırsat vermeyen otoriter bir yapıdır.
*
Gerçek, hayatın altyapısıdır. Hayatı yaşamayı mümkün kılan malzeme ve vasıtaların şekillenmiş (üretilmiş) halidir. Gerçeği reddetmek, hayatı reddetmektir. Gerçeğin reddi, hayatı yaşamayı imkansız kılar. Gerçek, hayatın zeminidir. Gerçeğin reddi, basacak yer bile bulamamaktır. Gerçek, hayatın organize olmuş mevcut halidir. Onun reddi hayatı darmadağın eder. Diğer taraftan gerçek ile iktifa etmek, hakikatin reddidir. Gerçeğe nazari (akli) manada mahkum olan Müslüman, hakikati, ufkundan çıkarmış demektir. Gerçeği kanıksamak, hedefi unutmaktır. Tamamen gerçek ile meşgul olmak, hakikati umursamamaktır. Her ikisi de yapılabilecek veya tavsiye edilebilecek bir hal değil.
Gerçeğe yaslanarak hayatı yaşamak kolay… Nefs ve akıl tabiatlarındaki ataletle beraber gerçeğe meyletme istidadındadır. Hem gerçeğin imkanları ve kolaylığı hem de nefs ve aklın intibak mahareti ve atalet tabiatı, hayatı sadece gerçek çerçevesinde yaşamaya sevkediyor. Hakikatin (Şeriat’ın) elan tatbik imkansızlığı ise “zaruret” mazeretini üretince kompozisyon tamamlanıyor. Müslümanların hayatı “gerçeğe” sımsıkı bağlı hale geliyor. Hakikat ise kırıntılar halinde hayatın ziyneti olarak kullanılıyor. Ne de olsa insan imanından vazgeçemiyor.
Hassas ve hamiyetli Müslümanlar var. Hakikati hayatlarının sabit hedefi yapan… Hakikatten başka hiçbir şeyi umursamayan… Her gün gerçeği tekmeleyen… Çok büyük insanlar bunlar. Fakat bunların ekserisi de yukarıdaki handikabın tersten kurulmuş denklemine yakalandı. Nazari çerçevede sadece hakikat ile meşgul olabilmek, onları gerçekten kopardı. Gerçekten kopmak, hayattan da kopmaktı. “Saf nazariyat” hakikatin kendisi değil, kelamıydı. Bu haliyle bile “gerçek” olandan misilsiz kıymetlidir muhakkak ama hayattan tecrit olan hakikat, bir müddet sonra hakikat vasfını kaybeder. Gerçeğe mahkum olanlar hakikatten uzaklaştılar ama nazari hakikate bende olanlar, hayat ile irtibatlarını kestiklerinde onlar da hakikatten uzaklaştılar. İslam, felsefi gelenekle karıştırıldı. Felsefede nazari hakikat (ideler alemi) teorik çalışmalarla ulaşılabilir bir kıymettir. İslam ise nazariyat ile tatbikatı birbirinden tefrik etmek bir tarafa terkip eder.
Meselenin özeti, “gerçek”, hayatı mümkün kılıyor. “Hakikat” ise imanın hedefi… Hakikat ile gerçek arasında kalmak, iman ile hayat arasındaki berzahta zikzaklar çizdirdi. Seksen yıldır Kemalist siyasi rejim, her Müslüman’a her gün defalarca psikolojik işkence yaptı. “İman mı hayat mı?” sorusu Müslümanların kalbini ve beynini her gün presledi.
*
Son birkaç asırdır Müslümanlar iman ile hayat arasına sıkıştı ve sıkıştırıldı. Cumhuriyetin ilk dönemini hatırlayın… Müslümanlar imanları ile hayatları arasında tercih yapmak zorunda kaldı. Bir kısmı en küçük iman alameti için katledildi. Geri kalan kısmına hayat alanı bırakılmadı. Hayatın her alanı iman alametlerinden tecrit edildi. Hayatın içine girmek isteyen müminler, iman alametlerinden soyunmak zorunda kaldı. Ne kadar melun bir siyasi rejimmiş bu…
Şapka için insan asan bir siyasi rejim… İnsanların akıllarını patlattı. İslam’ı yaşamak bir tarafa, Allah ve ahlaktan bahsetmenin yasak olduğu dönemler yaşandı. Bu derecedeki zulümden sonra Müslümanlarda nasıl bir akıl kırıntısı kalması beklenir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir