Cumhuriyet Millî Mücadele’nin devamı değildir

Cumhuriyet Millî Mücadele’nin devamı değildir

Cumhuriyetin, Millî Mücadele’nin devamı olmadığı tek cümleyle dahi anlaşılabilir: “Vatan-ı İslâmiyye ve hilafeti kurtarmak için millî cihad ilân edilmiştir…”

Millî Mücadele’nin ruhu İslâm, 1925 sonrası Cumhuriyet’in ruhu lâdinî ve pozitivisttir. Kemalist ilke ve inkılâplarından, diğer adıyla Chp programlarından teşekkül eden Cumhuriyeti Millî Mücadele’nin devamı zannedenler yanılıyorlar.

Millî Mücadele bir başka adıyla “Millî Mücahede / Mücahede-i Milliye” Birinci Dünya Savaşı’nda ardından Heyeti-i Temsiliye’nin ve sonraki teşekkülüyle Birinci Meclis’in fetvalarla aldığı millî cihadın ikincisidir.

Bu sebeple Türkiye dışından cihad ilânının dâvetine koşup gelen diğer Müslüman ülkelerin kanaat önderlerinden Şeyh Ahmed Senusî gibi birçok zât Millî Mücadele için canla başla çalışmıştır.

MİLLÎ MÜCADELE CİHATTAN İBARETTİR

“Yalan söyleyen” ve aldatan laikleştirilmiş resmî tarih görüşünün aksine Millî Mücadele cihattan ibarettir. Nutuk’ta anlatılmasa da İstiklâl Savaşı’nın, M. Kemal’in bizzat talep ettiği fetvalarla gerçekleştirilmiş cihat çağrısı olduğu belgelerle sabittir.
1925’de başlayıp 1928’de yüz seksen derece şekil değiştiren lâdinî Cumhuriyet’in Millî Mücadele’nin ruhu ve fikriyle hiçbir ilgisinin kalmadığını aşağıdaki fetva örneği anlatmaya yetiyor:

“Millî Mücadele için bütün Anadolu’da cihad ilân edilmiştir. (…) Konya’da karargâh kurmuş olan Mersinli Cemal Paşa, ‘mukaddes cihad’ ilân eden beyannameyi şehrin sokaklarına astırır… Şehrin ileri gelen âlimleri karargâha çağrılarak halkı cihada dâvet etmek üzere görevlendirir. (…) Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, Sancak-ı Şerif’i açarak halkı müftülük binası önünde toplar. Halka hitabesinde, ‘cihad’ kavramı öne çıkar. “İşgal karşısında cihad tam mânasıyla teşekkül etmiş dinî bir farîze’ olarak ortaya çıkmaktadır. İşgalci düşmana karşı cihad etmek farz-ı ayndır, yani bütün Müslümanlara farzdır. “Bu mutlak olarak cihad-ı mukaddestir. Müftünüz olarak Cihad-ı mukaddes fetvasını ilân ve tebliğ ediyorum” (D. Mehmet Doğan, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş).

Bu tesbite karşı çıkanlar 1921 anayasasının kısmen değiştirilmiş hâliyle ilân edilen 1923 Cumhuriyeti’nin, “Birinci Madde: Hâkimiyet, bilâ kayd ü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müsteniddir (dayanır). Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti Cumhuriyettir. İkinci Madde: Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslâm’dır. Resmî lisanı Türkçe’dir” maddelerine sahip olduğunu söylüyorlar.

Meseleyi yanlış kavrama ve anlama noksanlığı da burada başlıyor. Milliyetçi mukaddesatçıların “29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilân edildiğinde anayasamızda ‘devletin dini dinî İslâm’dır ibaresi bulunuyordu. Dolayısıyla Cumhuriyet millîdir…” diyerek kısa bir müddet sonra lâdinîliğe doğru hızla değişen1923 Cumhuriyeti’ne toz kondurmuyorlar.

Atatürkçü ve ulusalcı cenahın Millî Mücadele’yi Cumhuriyetle aynileştirmesi ciddiyeti olmayan, baştanbaşa yalan ve ideolojik bir edebiyattan ibaret…
1923 Cumhuriyeti’nin kağıt üstündeki muhtevasına o şartlarda pekâlâ itiraz edilmeyebilir. Bu muhtevanın fiili olarak 1925’de başlayan ve 1928 Anayasası’yla resmîleştirilen lâdinî Cumhuriyete dönüştüğü görmezden gelinebilir mi?

Devrin Gelibolu milletvekili Celâl Nuri İleri’nin (bu zat soyadı gibi, 1928’den sonra pozitivist ilerici bir devlet ve “ulus” teklifi yapanların içindedir) İslâmî bir muhteva ve üslûba sahip “Anayasanın değişiklik mazbatasını” 29 Ekim 1923’de Meclis’te takdim eder. Şimdi 1925’de başlayıp da 1928’de tamamen değişen iki zaman arasındaki Cumhuriyet’in farkını görmeye çalışalım:

“Milletimizi refah ve saadete ulaştırıp tam bir bağımsızlığa kavuşturan ve Allah’ın da takdir ettiği savaşta millî hâkimiyet esası kat’î surette kabul edilmiş ve daima buna riayet edilegelmişti. Bu usulün necib Türk milletine ne büyük muvaffakiyet temin ettiği aşikârdır. Hâkimiyetin kayıtsız-şartsız millete ait olması ve idare usûlünün milletin mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmek esasına dayanması zaten ‘Cumhuriyet’ demek olduğundan, saltanatı kesin şekilde kaldıran bu kelimenin kullanılıp Türkiye Devleti’nin şeklinin cumhuriyet hükümeti olması hakkında Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun özel maddesinin bir fıkra ile açıklığa kavuşturulması hukuk ve uygulama bakımından münasip görülmüştür.” (D. Mehmet Doğan, a.g.e.)

“Cumhuriyetimize toz kondurmayız” diyen herkese soruyoruz: Yukarıdaki mazbatada beyan edilen Cumhuriyet yürürlükteki Cumhuriyet midir?

YÜRÜRLÜKTEKİ CUMHURİYET LÂ-DİNÎ CUMHURİYETTİR

Laikçi pozitivizm üzerinde kurulan Cumhuriyet ideal vatandaşın nasıl biri olduğunu, kimliğinden duygularına kadar târif eden, karar altına alan, dikte eden seçkinci ve partizan bir Cumhuriyettir. Böyle olduğunu, Kemalizm’in Şefi M. Kemal, 1937’de “Chp’nin Program Çalışmaları” na el yazısıyla yazdığı satırlarla tescil eder ve Cumhuriyetin Altı Ok’la ve kendisinin adına oluşturulan ideolojiyle bir olduğunu belirtir: “Partinin güttüğü bütün bu esaslar ‘Kamalizm prensipleri’dir…” (Tek Parti- Cumhuriyet ve Şefleri / Prof. Dr. Cemil Koçak)

Lâdinî dil inkılâpları gereğince “Arapça” diye reddedilen “Kemal” yerine, sözde Türkçe sayılan “Kamal” kelimesine karar verildiğini ve M. Kemal’in 1935’ten itibaren resmi yazışmaları “Kamal Atatürk” adıyla imzaladığını da hatırlatalım.

CHP’nin şedit kurucularından keskin bir lâdinî Cumhuriyetçi olan Faik Ahmet Barutçu’nun 1935 Meclis’inde yaptığı “İşi millete bırakamayız. Çünkü o zaman korktuğumuz şeriatçılığın hortlamasına imkân sağlamış oluruz. İşi devlet eliyle düzenlemekte mecburiyet vardır…” (Cemil Koçak, a.g.e.) konuşmasından da anlaşılacağı üzere Cumhuriyet’in Millî Mücadele’nin düşüncesiyle ilgisini kestiği gayet açık.

Hülâsa-ı kelâm; Millî Mücadele’nin ruhuyla ve Müslüman cumhurun değerleriyle uzaktan yakından alâkası olmayan Cumhuriyet, 1923’de Halk Fırkası, 1924’de Cumhuriyet Halk Fırkası, 1935’de Cumhuriyet Halk Partisi adını alan partinin programlarının birebir aynısıdır. ———————————————–
DOSTÂNE FİSKE:
5816 SAYILI KANUN NE ZAMAN KALKACAK EY HÜKÜMET!

“Yalan söyleyen” resmî tarihin martavallarını ortaya çıkaran ve doğrusunu yazan yakın tarihçilerden Mustafa Armağan’ın “Atatürk’ün hâtırasına karşı suç işlemek” ten hapis cezasına çarptırılması bu ülkede tarih ve düşünce ilmi adına yüz kızartıcı bir durumdur. Zihniyet ve dimağları Atatürkçülükle zincirlenmiş olanların verdiği kararlara yazıklar olsun! Bu ülkede doğru söyleyen tarih elbet bir gün resmiyet kazanacak ve Atatürkçülüğü koruyan despot kanun çöpe atılacaktır.

Atatürkçülük!… Atatürkçülük!… Asırlardır devlet geleneği olan böylesine şanlı Türk milleti ve devletinin, abartılan bir kişi ideolojisiyle “özdeş” hâle getirilmesi son derece ilkel ve gülünç… En ilkel kabile topluluklarında dahi görülmeyen bu pespâyeliğe ve komediye son verilmeli.

Ders kitaplarından kamu alanlarına, anayasadan devlet protokol usullerine kadar her yerde kişi ideolojisinin ve dayatmasının kırılması için Atatürkçülükle mücadele etmek, bunun için de Atatürkçülükle Mücadele Dernekleri kurup, Türk milletinin ve Türkiye’nin kimlik ve varlığının bir kişinin düşünceleriyle bağdaştırılmasının yanlış olduğunun anlatılması gerek. ———————————————
YOL GÖSTERİCİ BİR YAZI: “MUHACİRE ENSAR OLMAK”

Ali Yurtgezen hocanın Semerkand Dergisi Ekim 2017 sayısındaki “Muhacire Ensar Olmak” yazısı, İslâmların hâmisi Türkiye’ye sığınmak için gelen muhacir kardeşlerimizin çoğaldığı bugünlerde muamelemize, gönül ve dimağımıza yol gösterici muhtevada bir yazıdır. Her Müslüman sokağa çıkmadan evvel bu yazıyı okuyup öyle çıkmalı:

“Muhacire kardeş olup evini, işini, aşını paylaşan Medineli müslümanlara, ‘yardım edenler’ anlamına ‘Ensar’ isminin ilk kez Kur’an-ı Kerim’de Allah Tealâ tarafından verilmesi dahi bu vasfı taşımanın şerefini anlatmaya kâfidir.
Hz. Peygamber s.a.v. Ensar’ı ‘dünyanın en değerli ve makbul insanları’ diye nitelemiş, onların ve nesillerinin bağışlanması için Allah Tealâ’ya dua etmiştir.
Ensar olmak, Âlemlerin Efendisi’nin bu övgüsüne ve duasına mazhar olmaktır.
Ensar olmak; mümin kardeşliğini hatırlamanın, tasaddukla arınmanın, ahiret için azık toplamanın, infak ederek ‘birr’e ulaşmanın, böylece Allah katında ‘ebrar’, yani iyiler zümresine dâhil olmanın imkânıdır.”

Açıklama: Bu muhterem yazıda geçen “birr” kelimesinin mânasını bendeniz gibi bilmeyip merak edenler olabilir. Sözlük kıymetli bir hocadır ve hasbîdir; hemen söylüyor: “İyilik, güzellik, hayır, bağışta bulunma…”
—————————————————-
TERKİP VE İNŞA DERGİSİ KASIM 2017 / 32. SAYISI ÇIKTI
Sahipliğini Haki Demir’in yaptığı Aylık İlim İrfan Hikmet dergisi TERKİP VE İNŞA Kasım 2017 / 32. sayısı “İnşa Süreci-İslâm Devletinin İnşası” dosyasıyla okuyucu huzuruna çıktı. Derginin mündericatı şöyle:

İslâm devletinin muhteva haritası / Prof. Dr. Veysel Aslantaş
İslâm Devleti neden zarurettir? / İbrahim Sancak
İslâm’ın devlet tasavvuru / Haki Demir
Müslüman hayatını kaybeder mi? / Ahmet Doğan İlbey
İslâm devletine dair çalışmalarımız / Nurettin Saraylı
İslâm Devletinde Anayasa meselesi / Ebubekir Sıddık Karataş
Fıkıh hukuk kanun / Faruk Adil
İslâm devletinde teşri mercii / Abdullah Tatlı
İslâm devletinde hükumet / Osman Gazneli
İslâm devletinde kaza (yargı) teşkilatı / Hamza Kahraman
Yargı bağımsızlığı / Alihan Haydar
Devlet-millet-cemaat-ferd / Ahmet Kamil Tuncer
Devlet ve içtimai müesseseler A.Bülent Civan
Devlet ve ferd / Ünal Yılmaz
Medeniyet Şurası / İktibas

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir